14 Kasım 2014 Cuma

Kurtlar İmparatorluğu - Jean Christophe Grange



Grange gerçekten büyük adam :) Bu aralar Fransız yazarlardan kurtulamıyorum ancak Grange okumak sahiden ayrı bir zevk. Tüm serisini tamamlamadan rahat edemeyeceğim.

Okuduğum bir önceki kitabı bana göre en az ilginç olanıydı. Ancak Türkiye'nin adının geçiyor olması çok hoşuma gitmişti. Ancak bu sefer olay çok daha ilginç tamamen Türkler'le ilgili yazmış. 

Kitap daha ilk sayfasından sarıp sarmalıyor. Elimden düşürmeyi istememekle, geç bitsin de tadını iyice çıkarayım diye ağır okumaya çalışmak arasında gidip geliyorum. Fransa'daki Küçük Türkiye'de geçiyor olay.

Kitap bir hastanede başlıyor. Beyninden tetkikler geçiren ve biyopsi yapılmasına karar verilen Anna ile... Kocası üst düzey polis. Ancak biyopsiye kesinlikle karşı çıkıyor. Beyninde bir takım gariplikler oluyor. Kocasının ve etrafındaki insanların yüzü dalgalanıyor, şekil değiştiriyor. Güvenebileceği bir doktor ararken bir psikolog ile tanışıyor. Olanlara mantıklı bir açıklama ararken kocasının belki de başka bir insan olabileceğini düşünüyor. Bunu anlamaya çalışırken aslında kendisinin sandığı insan olmadığını anlıyor. Estetik ameliyatı izleri buluyor yüzünde. Ve kocası da dahil olmak üzere bir sürü polisin arasından kaçarak psikoloğuna sığınıyor. 

Bu arada kadınları hedef alan seri cinayetler işleniyor. Üçüncü cinayetten başlıyoruz kitaba. Kurbanlar feci işkenceler neticesinde can vermiş Gaziantep kökenli, Fransa'da kaçak işçi olarak çalışan, kızıl saçlı Türk kadınlar. Polis Paul bunun hayatının davası olduğunu ve bu davayı çözebilirse kariyerinde büyük bir atlama gerçekleştirebileceğini düşünüyor. Bu amaçla emekli bir polis olan Schiffer'ı buluyor. Schiffer melek ve şeytanın karışımı bir polis. İnanılmaz başarılara imza atmış, hakkında bir çok soruşturma açılmış ancak hepsinden sıyrılmış bir efsane. Türk bir kadınla evlenecekken olmamış. Türkçe biliyor, Türkler'i iyi tanıyor. Türk Mahallesi'nde araştırma yapıyorlar. Schiffer gayet sakin, sevecen bir şekilde tanıdıklarını sorguya çekerken bir anda adamları neredeyse öldürecek duruma geliyor. Ama istedikleri bilgiyi alıyorlar. Ve karşılarına Bozkurt'lar çıkıyor. Yani bizim daha iyi bildiğimiz adıyla Ülkücüler. 

70'lerde ülkemizin geçirdiği kaos ortamı, tam bir iç savaş ortamı olduğu ve sonunda 80'de askerin yönetime el koyması ile olayların sakinleştiği anlatılıyor. Ülkücüler'in eli silah tutan eğitilmiş insanlar olması ancak iç savaşın bitmesi ile mafya ve devlet tarafından kullanılmalarına olanak sağlamış. Ali Ağca'nın da bir Bozkurt olduğundan bahsediliyor.  Hatta Tansu Çiller'den bile bahsediliyor. Kitabın daha ilerleyen sayfalarında yeniden MHP'ye dönüyor ve Alpaslan Türkeş'i anlatıyor. 

Bu arada aklıma gelen Grange'ın Taş Meclisi'nin aslında Türkler'i konu aldığı... Şamanizm'den bahsetmesi... Adam bizi sanıyorum oldukça mistik ve üzerinde yazmaya değer buluyor :) Tabii bir Türk olarak bunun hoşuma gitmemesi mümkün değil.

Kitabın konusu ile ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Grange kitap boyunca şaşırtıyor, her zaman karşılaştığımız sonlardan uzak duruyor. Bir kaç nokta daha belirteceğim aslında ama kitabı okuyacak olanların tadını kaçırmak istemiyorum. Bu arada kitabın filmi de çekilmiş, bu haftasonu izlemeyi planlıyorum. Ama Alacakaranlık Serisi haricinde kitabı aratmayan bir filme denk gelmedim pek. Alacakaranlık'ı neredeyse kitapla birebir çekmişlerdi. 

Kitabın arka kapak yazısı;

Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi.
Paris'i kana boyayan Türk mafyası. Kızıl Nehirler'in, Taş Meclisi'nin ve Leyleklerin Uçuşu'nun yazarı Grange'den yine çarpıcı, yine soluk soluğa bir roman.


Ve yorumlar;

Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek.
"Gerçekten etkileyici bir yazar."
- The Guardian
"Grange güçlü bir kalem. Onu seviyorum."
- Anita Brookner, The Spectator
"Eleştirilere, mantığa, gerçeğe meydan okuyan bir kitap..."
- The Washington Post
"Paris'te sokak sokak, cadde cadde yaşanan bir kedi-fare oyunu... İstanbul'a kadar süren ve Nemrut Dağı'nda sona eren bir kaçma-kovalamaca... Jean-Chritophe Grance'ye yaraşır bir kitap."
- Le Monde


Bence kaçırılmaması gereken bir kitap.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder