21 Mart 2014 Cuma

HANNIBAL



Kuzuların Sessizliği’ni ve Hannibal’ı hangimiz unutabiliriz ki? Anthony Hopkins’in sevecen yüzü ve içimizi donduran bakışlarıyla hafızalarımıza kazıdığı seri katil Dr. Hannibal Lecter.  Kuzuların Sessizliği ile başladık seriye. Yazar Thomas Harris'in aynı adlı romanından beyazperdeye aktarılan, yönetmenliğini Jonathan Demme'nin yaptığı, 1991 yapımı psikolojik gerilim türünde bir film. 1992 yılında 7 dalda Oscar'a aday olan film, yönetmenine ve başrol oyuncularına altın heykelciği getirirken; en iyi film ve en iyi senaryo uyarlaması dalında da ödüle layık görülmüştü. Filmde başrol oynayan Jodie Foster 30 yaşına gelmeden iki oscar kazanan nadir oyuncular arasına girdi. Anthony Hopkins, bu filmdeki toplam 16 (24 olduğuna dair de bilgi var)  dakikalık performansıyla en iyi erkek oyuncu Oscar'ını kazandı. Ki bu süre, bir oyuncunun bir filmde gözüktüğü en kısa süredir. En iyi film Oscarını alan tek korku filmidir.

Thomas Harris 5 tane kitap yazmış bir yazar. Kanlı Pazar (1975), Kırmızı Ejder (1981), Kuzuların Sessizliği (1988), Hannibal (1999), Hannibal Doğuyor (2006). Kişisel hayatı ile ilgili neredeyse hiç bir şey bilinmiyor. 1976’dan sonra röportaj bile vermemiş.

Filmden önce de kitap bu kadar meşhur muydu bilemiyorum. Ancak 1988’de yazılan kitap 1992’de filme çekilmiş ve daha sonraki 2 kitap ve serinin devamını sağlayan filmler 1999 ve 2006 yıllarını gösterdiğine göre bence Anthony Hopkins’in buradaki becerisi inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Ayrıca Kırmızı Ejder kitabının da filmi çekilmiş. Hannibal Lecter’ın ilk çıkışı burada aslında. Filminde de  tabii yine Anthony Hopkins oynamış. Kanlı Pazar ise yazarın ilk romanı. Bundan sonra Hannibal Lecter’ı yaratmış ve anladığım kadarıyla sayesinde, Hannibal kadar rahat ve gözlerden uzak bir yaşamı kendisine sağlayacak kadar çok para kazanmış.

Aslında ilk kitabı okumadım ve daha da komiği bu kitabı 15 sene kadar önce bir arkadaşımdan alıp okumuştum. Filmini kaç kere izledim hatırlamıyorum bile. Ancak geçen gün sahaf bir arkadaşımın dükkanında denk gelince dayanamadım aldım yine. Garip bir şekilde hatırlayamıyorum kitabın sonu ile filmin sonu aynı mıydı değil miydi. Ancak şimdi hedefim bu manyak yazar Thomas’ın tüm kitaplarını okumak. Ancak okuma listem sürekli kabardığından ve filmlerin aslına oldukça yakın çekilmiş olduğunu göz önünde bulundurarak filmini seyretmeyi de tercih edebilirim.

Hannibal Lecter. Sofistike, ürkütücü, korkutucu ve saygı uyandıran bir yamyam. Sanıyorum aradan bunca sene geçtiğine göre kitap ile ilgili ipucu vereceğimi düşünmeden istediğim gibi yazma rahatlığına sahibim. Yine de uyarmadan geçmeyim eğer kitabı okumadıysanız veya filmi izlemediyseniz yazımın buradan sonrası tadınızı kaçırabilir, devam etmeyin derim ben.

Kuzuların Sessizliği’nden sonra Hannibal ortadan kaybolmuştur. Çok nadir zamanlarda tek taraflı ve tamamen kendi isteğine bağlı olarak Clarice Starling ile irtibata geçmektedir. Hala polis tarafından aranmasına rağmen İtalya’da bir müze müdürü olarak kendine güzel bir hayat kurmuştur. İnce zevklerle donatılmış Hannibal müzede aradığı ruhsal doyumu yakalar. Starling ise kucağındaki bebeğe zarar vermeden aranmakta olan bir kadını vurur ve başı FBI ile derde girer. Bu arada polisin haricinde birisi daha Hannibal’ın peşindedir. Üstelik de çok daha ümitsiz, çok daha vazgeçilmez bir şekilde peşindedir. Elinden kurtulan tek kurban olan Mason Verger. Hannibal psikiyatristtir eskiden ve Mason onun hastalarından biridir. Çok zengin bir aileye mensup olan Mason “o sırada güzel bir fikir gibi gözüken” bir felaketin kurbanı olur. Uyuşturulmuş bir vaziyetteyken yüzünün neredeyse tamamını keser. Göz kapakları ve dudaklarını yer bir de üstelik. Mason, Hannibal’dan daha iyi bir karakter değildir. Hatta bana sorarsanız Hannibal’ın sofistikeliğinden ve karizmasından tamamen uzakta bir zavallıdır. Çocuklara işkence etmeyi sever, onların gözyaşlarını eklediği Martini’ler içer. Filmde göremediğimiz bir karakter de Mason’ın işkence ettiği kız kardeşi Margot. Ve Clarice’in başının belası Krendler. Geldiği noktayı hazmedememiş, reddedildiği için Clarice’i yok etmeye ant içmiş bir it. Ancak unuttuğu veya fark etmediği nokta Clarice’in Hannibal için büyük önem taşıması.

Kitap Mason’un Hannibal’ın peşine taktığı kişilerin birer birer Hannibal tarafından yok edilmesi ile sürüyor. Kendini bekleyen korkunç sondan her seferinde kaçmayı başarıyor. Ancak sonunda yakalanıyor Hannibal. Özel olarak eğitilmiş yaban domuzları tarafından parçalanmak üzere çarmıha geriliyor. Plan ilk gün domuzların ayaklarını yemesi, ertesi güne kadar yaşatılması ve sonrasında geri kalan kısmın da yine domuzlara sunulması.

Filmi birebir çekmeye kalksalarmış sanıyorum ya çok zor olurmuş yada sansüre uğrarmış. Gerçi Clarice’i de davet ederek zarif bir yemek ziyafeti veren Dr Lecter, Krendler’ı bir iskemleye bağlayarak verdiği uyuşturucular sayesinde Krendler’ın bilinci açıkken beynini yerler hep birlikte.

Margot ve Hannibal’ın işbirliği ile Mason ölür. Krendler da cezasını bulur. Ve Clarice ile doktor sonsuza kadar mutlu yaşarlar şeklinde biter roman.

İlk filmde/kitapta daha çok Clarice’in Doktor tarafından analiz edilmesine ve sıkıştırılmasına şahit olurken, bu kitapta Hannibal’ın hafıza sarayında daha fazla gezmeye ve onu bu duruma iten sebepleri daha fazla görmeye başlıyoruz.


Şimdiye kadar okumadıysanız, izlemediyseniz ve eğer gerilim filmi severseniz KESİNLİKLE kaçırmamalısınız bu seriyi. Hannibal Lecter öyle güçlü bir karakter ki korkuturken neredeyse insanı kendine aşık ediyor. Sadece bir kitap karakteri olduğuna inanmak çok zor ancak hepimizin iyiliği için de öyle olduğuna sevinmemiz gerek :)

19 Mart 2014 Çarşamba

Sinyora Da Vinci


Bu kitap uzun süredir annemin kütüphanesinde idi. Bir türlü okuma fırsatı bulamamıştım. Sonunda elim değdi ve başladığım gibi hızla bitirdim. Bitsin istemedim ama hızıma da engel olamadım. Okuduğum en güzel, en ilham verici kitaplardan biriydi. Öncelikle tüm anneler ve sonra tüm aile okumalı bence. İnancın, sevginin ve hür düşüncenin neler yaratabildiğini görmek için...



Kitabın yazarı Robin Maxwell, bir tarih sihirbazı olarak sunulmuş. The Secret Diary of Anne Boleyn, The Wild Irish: A Novel of Elizabeth I and the Pirate O'Malley,Mademoiselle Boleyn ve Signora da Vinci kitaplarının yazarı. Son kitabı ise O, Juliet ise Shakespeare'in Juliet’ini yeniden anlatıyor. Robin Maxwell California’da kocası Max ile birlikte yaşıyor. Internet sitesinden ( www.robinmaxwell.com ) veya blogundan ( robinmaxwell.blogspot.com ) ulaşabilirsiniz. Yaptığım araştırmaya göre Sinyora Da Vinci haricinde hiç bir kitabı Türkçe’ye çevrilmemiş ki bence çok büyük kayıp.



Sinyora Da Vinci Ortaçağ’ın karanlık günlerinde, Engizisyon mahkemelerinin gölgesinde, kadının sadece temizlikçi ve çocuk doğurmaya yarayan bir varlık olarak görüldüğü, ahırdaki hayvanlardan daha üst bir seviyede görülmediği günlerde çok zor bir hayat yaşamış.



Arka kapağındaki bilgi şu şekilde;



“1452 yılında, Vinci’nin ufak bir köyünde, babasız bir çocuk doğurduğumda on beş yaşındaydım. Adı Leonardo’ydu ve dünyayı değiştirmek onun kaderiydi.

Evlenmemiş bir anneydim ve akıl almaz eziyetler çektim. Oğlumu benden aldıklarında gidecek yerim yoktu. Hiçbir hakkım, umudum ve geleceğim de... Herkes, bunun, benim sonum olduğunu düşünüyordu. Ama çocukluğumdan beri sakladığım sırları bilmiyordu hiçbiri. Oğlum büyüyüp sıradışı yeteneklere sahip bir adama dönüşürken, onu korumak için tehlikeli planlar yapmak zorundaydım. Ve yaptım da.

Kimse farketmedi. Kimse bilmedi.

Bazılarınız bana yalancı diyebilirsiniz. Çünkü anlatacaklarım benim konumumda bir kadınla bağdaştırılamayacak kadar tuhaf. İstediğim de buydu. Tam anlamıyla bu.

Adım Caterina. İşte benim hikayem.”



Caterina ile evlenmeyi planlayan ama ailesinden izin alamadığı için bunu gerçekleştiremeyen noter katibi, varlıklı, üst sınıftan bir baba, ne yazık ki ufak bir iyilik haricinde hiç bir işe yaramayan... Caterina’ya en büyük desteği eczacı olan babası veriyor. Şaşırtıcı bir şekilde kızını zamane kızları gibi yetiştirmemiş, dinin sınırlandırmalarından uzak tutmuş, annesini kaybetmiş olmasına rağmen ona annelik yapabilmiş, sevgisini sunmuş bir baba, Leonardo’nun dedesi. Aslında Leornardo bana sorarsanız kendi babasından ruhsal olarak ve genetik olarak hiç bir şey almamış. Açık görüşlü, tabiatla iç içe geçmiş, simya ile uğraşan annesi ve dedesi atmışlar bütün temeli. Araştırmacılığının, doğayı rahatça inceleyebilmesinin ve buna ilgi duymasının sebepleri. Neredeyse eczacılık yapmanın bile büyücülükle eşdeğer tutulduğu, kızıl saçlı olmanın veya herhangi birinin ortaya attığı ispatlanamayan bir iddianın bile diri diri yakılmaya sebep olduğu karanlık ve ürkütücü bir dönemden bahsediyoruz. Caterina bu dönemde babasının da desteği ile belki de hiç bir kadının cesaret edemeyeceği bir işe kalkışıyor ve Floransa’ya oğlunun yanına gidiyor. Kitabın büyüsünü kaçırmamak için çok detay veremeyeceğim ancak burada büründüğü rol ile toplumda kendine çok iyi bir yer ediniyor. Floransa’nın yöneticileri ile, en üst seviyedeki sanatkarlar ve bilim adamlarıyla bir arada yaşamaya başlıyor. Oğluna sahip çıkıyor. Onu kısıtlamadan zamanın kör ve geri kafasından korumayı becerebiliyor ve hepimizin tanıdığı bir dahi çıkıyor ortaya.



Leonardo Da Vinci’den de kısaca bahsetmek istiyorum ki Sinyora Da Vinci’nin büyüklüğü bir kere daha anlaşılabilsin. Aslında en çok Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği tablolarıyla tanırız biz onu.



Döneminin önemli düşünürü, mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı, botnisti, jeoloğu, kartografı, yazarı ve ressamıdır. Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapısına değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından ve dehalarından biri kabul edilir. 2. milenyumun adamı seçilmiştir. 17 yıl boyunca Milano Dükü için çalıştı. Dük için sadece resim ve heykeller yapmak, festivaller organize etmekle uğraşmadı, aynı zamanda bina, makine ve silah tasarımları yaptı. 1485 - 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanı sıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, anatomi çalışmaları yaptı, öğrenciler yetiştirdi. İlgi alanı o kadar genişti ki, başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490 - 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. Bu koleksiyonculardan birisi de Leonardo’nun hidrolik alanındaki çalışmalarının el yazmalarını toplayan Bill Gates’dir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Leonardo_da_Vinci )

7 Mart 2014 Cuma

ŞEYTAN VE ŞAİR


Şeytan ve Şair’i okumaya büyük bir hevesle başlamıştım. Çünkü arka kapak yazısı beni girdap gibi içine çekmişti.

“.....
Shakespeare, gerçekten bir dâhi mi, yoksa bir sahtekâr mıydı? 
.....
John Underwood'un usta kaleminden çıkan Şeytan ve Şair, gerçek belgelere dayandırılmış, ezber bozan bir roman.”

Özellikle gerçek(lere) belgelere dayandırılmış olması beni artık kitaplarda en çok çeken kısmı oluyor. Ancak kitap hakkındaki yorumlarıma gelmeden önce yazarımız John Underwood’dan bahsetmek istiyorum biraz. Yazarın Gerçek adı Gene Ayres, ancak hem E.C Ayres adıyla hem de John Underwood adıyla romanları yayınlanmaktadır. Yaratıcı yazarlık diploması aldıktan sonra diziler yazıp, yapımcılık yapmıştır. Kendisi ile ilgili bulabildiğim en net bilgiler başka bir blog sahibine ait. Emeğe saygı açısından yazar ile ilgili daha fazla bilgi almak isteyenlerin aşağıdaki linki ziyaret etmesini rica ederim.


Kitaba gelince... Dan Brown tarzı bir roman olmuş, en öncelikle söylenmesi gereken şey bu. Çok da dikkat çekici bir konu bulmuş bence. Ancak bir şekilde ben bir türlü romanın heyecanını yakalayamadım. Bahse konu tarihi kişilerin bir çoğu hakkında bilgi sahibi olmamam mı, aşkın kitabın taa sonlarında kendini bir gösterip kaybolması mı, yoksa çok fazla Dan Brown taklidi gibi kalması etkiledi beni bilemiyorum. Ama bu kitabı normalde 5 günde bitirecekken 12 günde falan, ite kaka bitirebildim ancak.

Kitap tam 600 sayfa ama 400 – 450 civarında olsa belki daha iyi olabilirmiş. Ayrıca kitapta bence mantık hataları veya hadi günümüz Türkiye’sinin sözleriyle söyleyim “hayatın akışına uygun” olmayan durumlar vardı. Peşlerinde bir çok kişi olmasına rağmen halen büyük bir rahatlıkla herkesin bildiği otellerinde kalmaya devam etmeleri, ellerini kollarını sallaya salllaya gezmeleri mantık hatalarından biriydi bence. Çünkü hiç bir baba bu kitaptaki şartlar altında kızını tehliye atmamak için aynı otelde kalmaya devam etmezdi bence.


Kitabı bitirdiğimde Shakespeare hakkındaki fikrim neydi peki? Dediğim gibi kitap gerçek belgeler üzerine kurgulanmış bir roman. Daha da ilginci orjinal dili İngilizce olmasına rağmen kitabın ne İngiltere’de ne Amerika’da hala basılmamış olması. Bence bu gerçekler kitaptan daha heyecan verici. İngiltere halen Shakespeare turizmi üzerinden inanılmaz paralar kazanıyor. Ki burada aklıma babamın bundan belki 20 yıl önce söylemiş olduğu bir cümle geliyor “İleride sadece tek bir –izm kalacak, turizm”. Netice olarak artık aslında Shakespeare yerine ilgilenmemiz gereken kişinin  bir başkası olduğuna inanıyorum. Çok şaşırmadığımı da eklemem gerekiyor. Hristiyanlık ve klise tarihinin benzeri bir çok pazarlama dehası ortaya koyduğu yer olduğunu çok net görebiliyorum.