27 Şubat 2014 Perşembe

GÜLÜN SOLDUĞU AKŞAM


 


Bu yazı da 2-3 haftadır elimde sürünüyor, bir türlü bitirememiştim. Bugün Deniz Gezmiş’in doğum günü (27 Şubat 1947) olması sebebiyle bitirip, sizlerle paylaşmanın çok hoş bir anma olacağını düşündüm.
***

Geçtiğimiz günlerde kütüphanemi biraz derleyip toplamaya karar verdim. Yeni kitaplara yer açmam gerekiyordu. Bir çok kitabı ikinci defa okumayı düşünmediğimden onları sahaflardan değiştirebilirdim üstelik de. İki koli kitap ayırdım. Ama bu arada bazı kitapları hiiiç hatırlamadığımı fark edip onları da tekrar okunmak veya incelemek üzere kütüphaneye yerleştirdim tekrar.

Bu arada Erdal Öz’ün yazdığı Gülün Solduğu Akşam kitabına denk geldim. Üniversite sıralarındayken okumuştum bu kitabı ve çok etkilendiğimi hatırlıyordum, ancak şöyle bir yoklayınca doğru düzgün aklımda kalan hiç bir şey olmadığını fark ettim. Aslında ben de bu kitapla ilgili uzun bir özet vermek istemiştim. Onun için de okurken cep telefonuma notlar alarak okumuştum. Ancak teknolojiye bu kadar güvenmemek gerekiyor. Telefonum bir güncelleme esnasında içindeki tüm her şeyi uçuruverince benim yazı da gidiverdi. Şimdi detaylı değil, aklımda kalanlarla size anlatmaya çalışacağım olanları. Benim için bile oldukça eski bir olaydan bahsettiği için yazar ve konu hakkında bilgi vermek istiyorum.

1935 Sivas Yıldızeli doğumlu yazar Erdal Öz 2006 yılında İstanbul’da kanserden dolayı vefat etti. Ankara Hukuk Fakültesi Mezunu. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında üç kere tutuklanmış. O esnada yani hapisteyken tanışmış Deniz Gezmiş’le de. Bu kitabın amacı da Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Sinan Cemgil’in hikayelerini paylaşmakmış.

Deniz Gezmiş ise; Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun kurucusu, 25 yaşında iki dava arkadaşı ile birlikte idam edilen Sosyalist devrimcidir. (wikipedia)

Erdal Öz’ün hiç beklemediği bir anda salıverilmesi, peşinden de Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının asılması ne yazık ki bir son vermiş vermiş bu anlatılara.

Giriş kısmından sonra Can Yücel’in Mare Nostrum (Latince: Bizim Deniz) adlı şiiri ile başlıyor kitap. Son iki dizesi;

Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun.

O kadar acıklı bir hikaye ki onlarınki... Deniz Gezmiş 25 yaşında idam edilerek öldürülmüş. Türkiye’yi bu kadar severken, hükümete karşı geliyor olması, bir türlü zapt edilemiyor olması korkutmuş devleti. Başa çıkamamış devlet, üniversiteli bir avuç gençle. Kimi zaman delikanlılığın verdiği güçle yapılmaması gereken şeyler de yapmışlar. Bir bankayı soymuşlar mesela. Bir kaç Amerikalı askeri kaçırmışlar. Kendi ağızlarından dinlemelisiniz, okumalısınız ama... Bir taraftan kaçırıyorlar, bir taraftan rahat ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kaçırdıkları askerleri ya vurmak zorunda kalırlarsa diye uykusuz kalanları oluyor. Türkiye'nin dağlarındaki kaçışları, yaralanma, vurulma hikayeleri, köylüye bile gözükmemeye çalışırken yakalanmaları. Düşünüyor insan şimdi hangimiz doğru bildiklerimiz uğruna rahatımızı bırakıp da onca eziyet çekeriz diye.

Deniz Gezmiş bugünün deyimiyle hiç geri vitesi olmayan birisi. Yakalanıp yetkililerin karşısına çıkarıldığı zamanlarda bile sözünü esirgemiyor, hatta söyleyeceğini en sert şekilde söylüyor. İdam edilmeye giderken bile boyun eğmiyor, imam istemiyor, yüzünün kapatılmasını kabul etmiyor.

Bunların hepsi görevdeki yetkilileri rahatsız ediyor haliyle. Ama insan düşünüyor, asmak mı olmalıydı çaresi? Deniz Gezmiş’in hapisten kaçmışlığı da var gerçi. Filistin’de gerilla eğitimi almış olması benim için en çarpıcı, sarsıcı detaylardan biriydi mesela. Bir insan, gencecik, hukuk fakültesinde okuyan bir insan neden gerilla eğitimi alır? Böyle mi kurtulur insan anca, böyle mi kurtarabilir vatanını diye düşünüyorum. Tarih bilgimi karıştırıyorum. Silahsız doğru yol bulunamamış ki hiç. Gerçi silahla bulunan yol da doğru mudur bilemiyorum. Çok aklım karışık bir şekilde okumaya başladım, bittiğinde değişen pek bir şey yoktu yine de. Ama bildiğim bir şey var ki; dünkü tarihi bugünkü medeniyetle (!) yargılamamak lazım.