6 Kasım 2017 Pazartesi

Keyifle Değişim

Dün evde iş yaparken yarım parmak büyüklüğünde bir böcekle karşılaştım.
Çocukken bakıcım beni sinekle korkuttuğu için tüm haşerat benim için fobiydi. 18 yaşlarımdayken bile odama giren bir sivrisinek yüzünden kriz geçirebilirdim.
Oysa bugün karşılaştığım o hayvancağızı (hala biraz tırsarak da olsa) sakin bir şekilde camdan dışarı bıraktım.
Yemek seçmeye hakkım olmaya başladığı andan itibaren salatayı hayatımdan çıkartmıştım. Neredeyse otuz beş yaşıma kadar... Evet, gerçekten HİÇ salata yemiyordum. Sonra kilo vermek için razı oldum yemeye. Ucundan kıyısından derken şimdi kahvaltıma domates kesen biri oldum, maydanoz hala pek yiyemesem de...
Demem o ki;
Hayat bizi değiştiriyor.
Kimi zaman isteyerek, severek değişiyoruz, kimi zaman mecburiyetten ve çok zorlanarak.
Sadece değişmenin mümkün olduğunu kabul etmek,
değişebileceğine inanmak
ve hayatın bunu sana burnunu sürte sürte öğretmesini beklemek yerine ondan önce davranarak bunu gönüllü yapmak ve keyifli bir sürece dönüştürmek elimizde.

Doğadaki Çocuk Eğitimi



Görmek için bakmak lazım deriz ya... özellikle doğaya, hayvanlara bakmak, incelemek lazım, anlamak için...
Evdeki kedimiz Ney doğurdu. Ne endişeli bir anne oldu, inanılmaz. Evde olmasına rağmen başlarından ayrılmayan, yemek için mutfağa gittiğinde bebeklerinden en ufak bir ses gelse koşarak geri dönen...
Amaaa...
2 aylık oldular şimdi ve sert eğitim ile birlikte gitmelerini istemeye başladı. Oyun oynarken (ki aslında bu yavruların avlama becerilerini geliştiriyor) yavruları bağırtacak kadar ısırıyor, arka patileri ile tekmeliyor. Halen sevgi göstermekten vazgeçmese de onların her yaklaşımına ilgiyle karşılık vermediği gibi artık hoş gelmediklerini açıkça belirtiyor.
Oysa bizler çocuklarımızı el üstünde tutarak, hiç üzmeyerek, her istediklerini vererek, üzülmesine sebep olabilecek herkesi etraflarından uzaklaştırmaya çalışarak kollarını kanatlarını kırıyor, hayatla baş edemeyen, bireyselleşemeyen çocuklar yetiştiriyoruz.
Bırakın kendi yapabilecekleri şeyleri kendileri yapsınlar, hatta kendi yapamayacağı şeyler için bile oturun, konuşun, nasıl yapabileceği konusunda sorular sorarak çocuğunuzu düşünmeye, akıl yürütmeye sevk edin, bir sorunla karşılaştığı zaman nasıl çözebileceğini düşünmeyi öğretin. Siz onun yerine düşünmeyin.
"Hayır dedim, o kadar! " demek yerine nelerden endişelendiğinizi açıklayın ki ileride bir konuda karar vermesi gerektiğinde nasıl bir karar mekanizması çalıştıracağını bilsin.
Etrafa yine güvenmeyin ama çocuğunuza güvenin.
30 yaşına gelmiş evladınız hala sizinle yaşıyor diye sevinip, övünmeyin. "Ben nerede hata yaptım da bu çocuk hala kendi evini kuracak (evlenmekten bahsetmiyorum), sorumluluğunu alacak hale gelemedi?" diye üzülün.
Siz her zaman yanında olamayacak ve onu tüm kötülüklerden koruyamayacaksınız (ki güçlenmesi için de böyle olması gerekiyor) ama ona hayatla başa çıkmayı öğretebilirsiniz.
Bu arada çocuğunuzun sizin aynanız olacağını unutmayın. O dediklerinizi değil yaptıklarınızı kopyalayacak. Çocuğunuzun nasıl bir yetişkin olmasını istiyorsanız öyle bir birey olun.

3 Kasım 2017 Cuma

SIZLANMA

''Asla sızlanma. Sızlanmak, bir zalime etrafta bir kurban olduğunu haber verir.''
(Kızıma Mektuplar - Maya Angelou)
Ayrıca sızlanmak gereksiz bir eylemdir. Rahatsız olduğun durumu tespit ettikten sonra yapabileceğin sadece 2 şey var;
- Ya bu durumu değiştirmek için çaba harcayacaksın,
- Ya da durumu kabullenip bunu kendin için zevk alınır bir hale getireceksin.
2 sene önce annem akciğer kanseri nedeniyle ameliyat olacaktı. 10 gün kadar hastanede kalmamız gerekiyordu. Hastanede 10 gün oldukça tatsız bir fikir... ama ben ne yaptım? Bu 10 günü kafa dinleme tatili ilan ettim. Yanıma kitaplarımı, eşofmanlarımı ve laptopumu aldım. Her gün yürüyüş yaptım, annemle ilgilendim, okudum, yazdım, izledim ve hastaneden dinlenmiş ve mutlu bir şekilde çıktım.
Bakış açını değiştir, hayat aslında o kadar da zor değil 

ÖFKENİN NEDEN OLDUĞU YEME DAVRANIŞLARI ve ÖFKE İLE BAŞA ÇIKMA YOLLARI


Öfke; korku, hayal kırıklığı ya da acı sonucunda ortaya çıkan meşru bir tepki olabilir, ancak bu ele alınması kolay bir duygu değildir. Özellikle Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde pek çok durumda bunu ifade etmenin toplumsal olarak kabul edilemez olduğu düşünülmektedir. Akdeniz insanları olarak bizler öfkemizi göstermeye daha meyilliyiz, bazen biraz aşırıya kaçıyor olsak da...
Bazıları öfkeli olduklarında yüksek sesle bağırır, bazıları korkudan ya da çatışmayı önleme ihtiyacıyla sessizce kızarlar. Aşırı duygusallığınız nedeniyle veya başka sebeplerle kendinizi gıda bağımlısı olarak tanımlıyorsanız, kendinize ya da başkasına kızgın olduğunuzda ya da öfkeniz kaygı veya diğer duygulara yol açtığı zaman duyguları bastırmak için yiyecekleri kullanırsınız.
Duygusal bir aşırı yiyiciyseniz, düşünceleriniz hemen yemeğe döner. Böylece dikkatinizi dağıtır, yemeğe kilitlenir ve duygularınıza odaklanmayı bırakırsınız. Yemek, kendinizi yalnızca bir an için daha iyi hissetmenizi sağlar.
Öfke incinmekten daha iyi ya da en azından daha güçlü hissetmenizi sağlar ve bir de yemek yerseniz daha da iyi hissedersiniz, sadece kısa bir süreliğine.
Yemek bitip de odaklanma dağıldığında duygular tekrar ortaya çıkar.
Üstelik diğer kişiye olan kızgınlığınıza bir de çok yediğiniz için kendinize karşı duyduğunuz öfkeniz de eklenir. Ve bu duygulara tepki olarak, kendinizi tekrar yemek yerken bulursunuz.
Bu döngü, öfkenizle kendinize zarar vermeyen yollarla nasıl baş edeceğinizi öğrenerek durdurana kadar devam eder.
Bir düşün... Birisi seni kızdırmak için bir şeyler söyledi veya yaptı. Sen de kızdın ve senin için iyi olmayan yeme alışkanlıkları ile kendine daha fazla zarar verdin. Öfke ile başa çıkmanın diğer bazı yolları kadar kötü görünmeyebilir, ancak yaptığın şey aslında öfkeni kendine çevirmektir.
Giderek daha küçük tetiklemelerin sende daha büyük öfke patlamalarına yol açtığını fark edersin. Çünkü beynin öfke anında salgıladığı hormonları aynı seviyeye çıkartabilmek için bir bağımlı gibi, dozajı giderek arttırarak hareket eder.
Öfke sadece bir duygudur ve utanacak bir şey değildir. Öfkeye tepki olarak yemek de aynı şekilde normaldir. Ancak bu çözüm öfkenizi ortadan kaldırmadığı gibi sizi daha sağlıksız bir hayata sürükleyecektir.
Eğer aşırı yeme öfkelendiğinizde verdiğiniz bir tepkiyse öncelikle bunu tespit edin. Sizi yemeğe yönlendiren açlığınız değil bir duygunuz. Ve şunu da lütfen unutmayın susuzluğumuzu çoğu zaman açlıkla karıştırırız. Çılgınca bir yeme isteği hissettiğinizde öncelikle en son ne zaman su içtiğinizi düşünün. Muhtemelen acilen su içmeniz gerekiyor aslında.
Yeme problemleri sadece öfke ile değil bir çok duygumuzla başa çıkamadığımızda bize kurtarıcı gibi gözüken, o anı mutluluk içinde atlatmamıza sebep olan ama uzun vadede kilo almamıza sebep olarak bize kazandırdığından çok daha fazlasını götüren hatalı bir çözüm.
Bundan kurtulmak istiyorsanız;
- Öfkenizi fark edin. Ne zaman, kime, neye ve neden kızgın olduğunuzu netleştirin. Kimi zaman tartışmaların aslında basit bir anlaşmazlıktan ya da yanlış anlamadan kaynaklandığını unutmayın.
- Öfkeniz hakkında konuşun. Sizi öfkelendiren kişiye hitap edemiyorsanız (ki bence sakinleşmeden bu yapılmamalı), bunları bir mektup veya günlüğe yazabilir veya güvenilir bir arkadaşınızla, aile üyenizle paylaşabilir veya bir profesyonele danışabilirsiniz.
- Sizi öfkelendiren kişi ile konuşursanız dediklerine cevap vermek veya kendinizi haklı çıkartmak üzere değil, onun ne demek istediğini anlamaya çalışarak, sorular sorarak, yargılamadan dikkatlice dinleyin. Karşınızdakinin iyi niyetli olduğuna inanın.
- Yazmak da aynı zamanda öfkenizle başa çıkmanın basit bir yoludur. Aradan bir kaç gün veya bir yıl geçip de satırlarınızı tekrar okuduğunuzda bir çok zaman aslında ne kadar gereksiz öfkelendiğinizi bile fark edersiniz.
- Rutin fiziksel aktivite öfkenin dağılmasının çok sağlıklı bir yoludur. Çalışmalar, öfke ve diğer olumsuz duygularla baş etmek için egzersiz kullanan kişilerin depresif hissetme olasılığının düşük olduğunu göstermiştir.
- Öfke ile baş edebilmenin diğer yolları, yoga, meditasyon, dua gibi gevşeme ve farkındalık teknikleridir. Bağışlama ve şükran duygularınızı arttırmanız da sizi bu acı verici veya negatif deneyimden uzaklaştıracaktır.

EŞİNİ NASIL SEÇERSİN?


Cinsiyet eşitliği insanların uzun vadeli eş arayışını değiştirmeye başlamış.
Birçok kişi, erkeklerin güzel yüzleri ve sağlıklı-kavisli figürleri olan kadınlar aradıklarını varsaymakla birlikte, Northwestern Üniversitesi ve İnnsbruck Üniversitesi'nden yapılan araştırmalar, günümüz toplumunda modern erkeklerin uzun vadede güzellik üzerinde beynin değerinin gittikçe arttığını ileri sürüyorlar.
Innsbruck Üniversitesi'nden psikoloji profesörü Marcel Zentner, "İncelemelerimiz, kadınların yanı sıra erkeklerin eşleşme tercihlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğine doğru hızla ilerlediğini gösteriyor" dedi.
Evrimci bilim adamları şimdi tercihlerimizin beynimizde evrimsel olarak kodlanmış olduğu görüşüne karşı meydan okuyorlar. Bunun yerine, insanların değişen ortamlara ve normlara büyük bir esneklikle cevap verecek şekilde programlanmış olduğunu savunuyorlar.
Bu esneklik, insanların sosyokültürel kuramcıların uzun süredir söylediklerini yapmalarını sağlar:
"Maliyetleri en aza indiren ve gelecek hayatlarında karşılaşacakları avantajları en üst düzeye çıkaran ortakları seçin."(Psikoloji Profesörü Alice Eagly)
"Bu bizim evlilik programlarımızdaki sonu gelmez maddi soruları açıklıyordur." diye düşünebilirsiniz. Ancak yukarıdaki bu cümle sadece kadınlar için değil artık erkekler için de aslında. Okumaya devam edelim...
----
Araştırmacılar beyinlerin fiziksel görünümden daha önemli hale geldiği sonucuna varmak için üç kanıt kaynağına baktılar.
Öncelikle, dünya çapında farklı ülkelerdeki kültürlere baktılar. Araştırmacılar, bir ülkenin cinsiyet eşitlikçiliği ne kadar yüksekse, ikili ilişkilerde "kadınların gençliği ve güzelliği"ne karşılık "erkeğin kazancı" üzerinden ticaret yapar gibi ilişki kurma olasılığının o kadar düşük olduğunu buldular.
Ayrıca, Finlandiya gibi cinsiyet eşitliği olan ülkelerde erkeklerin akıllı, eğitimli bir partnere kadınların ilgi duyduğundan daha fazla ilgi duyduklarını bildirdiler.
İkincisi, bireyleri incelediler ve bir eşte insanların aradıkları şeyin cinsiyete dayalı tutumlarıyla çokça ilgisinin olduğunu buldular. Geleneksel zihniyetli insanlar, erkeğin gelir sağladığı, kadının ev içi becerileri ve doğurganlığı özelliklerini tercih etme eğilimindeydi. Bununla birlikte, araştırmacılar, bu tercihlerin, erkekleri ve kadınları eşit olarak gören insanlar arasında önemli ölçüde zayıfladığını buldu.
Son olarak, erkek ve kadınların yakın tarihte toplumsal cinsiyet rollerinde meydana gelen değişiklikleri incelediler. Araştırmacılar, "kadın - evcillerin" ve "erkek - ekmek kazananların" birçok ülkede artık mevcut olmadığını saptadılar. Oysa bizim ülkemizde kadınların çalışma oranı hala çok düşük. Ayrıca çalıştıkları işler açısından da değerlendirirsek eşitliği yakalayabilmemiz için halen aşmamız gereken çok yol olduğunu görürüz.
Örneğin, ABD'de 18 yaşın altındaki çocuklu annelerin yüzde 70'i çalışıyor. Ayrıca, çalışan bir kadının olduğu evliliklerin yüzde 38'inde kadın erkekten daha fazla kazanıyor.
Erkekler eskiden kadınların görünüşlerine ve ev becerilerine daha fazla ilgi duyarken, giderek eğitim ve gelir daha önem kazanmıştır. Bunlar kadınların erkeklerde uzun süredir aradığı özelliklerdir, ancak yeni haber şu ki; erkekler artık beyine bakarak eşlerini seçmektir.
Eagly, "Günümüz dünyasında çoğu insan iyi bir yaşam tarzı elde etmek için birlikte çalışabilecekleri, iyi bir ücret kazanabilecek, eğitimli, akıllı bir eş istiyor" dedi. "Buna karşılık erkekler zenginlik üretme konusunda biraz endişelenebilir ancak onlar da dış görünümlerini hoşlaştırarak ve ev içi becerilerini arttırarak puan kapabilirler."
İyi haber; insanların eş seçimlerinin toplumlar ve cinsiyetlerle birlikte gelişmeye devam etmesi. Bu, biyolojinin eş seçiminde hiçbir rolü olmadığı anlamına gelmese de, bu araştırma sosyal faktörlerin ortak tercihlerini önceden düşünülenden çok daha fazla şekillendirdiğini göstermektedir.
Artık kadınların daha fazla kariyerlerine, erkeklerin ise dış güzellik yerine beynimize odaklanacağını umalım. Gerçi kim elinde neyi varsa onu takas edecek neticede. Hepimiz eşit şartlarda doğmuyoruz, kimi çok güzel, kimi çok zeki, kimi çirkin, kimi paralı... Yine de bir gün kadın ile erkeğin tamamen eşit olabileceği bir dünya hayal edebilmek çok güzel.

Koçluk mu Psikolog mu?

Bir haber vardı Hürriyet'te. 
( http://www.hurriyet.com.tr/erkek-kariyer-kadin-ask-pesinde-40352109 )

Bu mesleği yapan birisi olarak cevaplamam gerek diye düşünüyorum.

Meleklerle irtibat (Kuran-ı Kerim tüm aracıları ortadan kaldırmışken neden melekler?), nur terapisi (hiç bir fikrim yok), davranış bilimi (çok daha bilimsel ama insana dair hiç bir şeyde iki kere iki dört etmiyor) vs...
100 - 3.000TL arasında değişen fiyatları var.

Psikolog veya psikiyatristlere gidecek kadar büyük sorunlarınız yoksa bizleri tercih etmeniz çok normal.

Ancaakkk... Burada size sunulanı çok iyi değerlendirmeniz gerekiyor. Hap gibi bir çözüm sunuluyorsa, sürekli seans alma gibi bir noktaya doğru gidiyorsanız, önerilenler aklınıza, mantığınıza aykırı ise lütfen uzak durun. 

Zayıflama ilaçları nasıl sadece cüzdanınızı zayıflatıyorsa bu insanları da araştırmadan, televizyonda görüyorsunuz, popüler, kitabı var diye gitmeyin, olan sadece cüzdanlarınıza olacak çünkü.

"Kuzeye dönüyoruz, hop yükledim sana evrenin aşk kitabını" gibi şeylere lütfen inanmayın. Çaba göstermeden hayatınıza sihirli bir değnek değmesini beklemeyin.

Önemli olan gittiğiniz kişinin size bir bakış açısı kazandırabilmesi, hayatla nasıl başa çıkabileceğinizi öğretmesi. 

Uzman psikolog danışanım varsa, psikolog desteği alan danışanlarımın psikologları bile zaman zaman onları bana yönlendiriyorsa bir farkım var sanıyorum.

Benim amacım insanlara yardım edebilmek, yeni bir bakış açısı katabilmek, hayatta karşılaşacağı sorunlar karşısında neler yapabileceğini öğretmek... Zengin olmak değil... Hiç bir zaman bir seansa 3.000TL ücret almak değil. İnsanları olmadık hayaller peşinde sürüklemek değil... Lütfen kime gittiğinize çok dikkat edin.

Düşüncelerimiz Hakkında Düşünmek

Düşüncelerin hakkında düşünmelisin. 
Zihnimizden günde 60.000 düşünce geçer. Bunların 50.000'i geçmişe, 10.000'i ise geleceğe aittir.
Oysa önemli olan an'da yaşamayı becerebilmek.
Bu ancak düşüncelerini fark ettiğin zaman olur.
Beynini yönetemeyeceğini düşünüyorsan kumandası sende olmayan bir televizyon izliyor gibisindir.
Bir çok insan beynini yönetebileceğine inanmıyor, annem de dahil. Oysa iyi bir koşucu olmak istiyorsan çok çalışmalı, antreman yapmalısın desem herkes buna katılıyor. Beyin de bir kas, gerekli antremanları yaptığın zaman kumandası sende olacak.
Meditasyon, yoga, namaz, diğer yöntemler... Aslında hepsi beynimizin kumandasını ele geçirmek için geliştirilen disiplinler.
Sen yeter ki buna inan ve çalışmaya başla. Çalışarak her şeyi başarabilirsin.

BAŞLANGIÇ - Dan Brown


Ah bu Dan Brown... Bir İngilizce hocası olarak başladığı çalışma hayatına bizleri, en azından beni geceleri uyanık tutarak devam ediyor. Burada Dan Brown ile ilgili detaylı bilgi vermeyeceğim. Daha önceki yazımdan bu bilgilere ulaşabilirsiniz.

http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/07/cehennem.html 

Bu kitapta da simgebilimci profesörü Robert Langdon ile macera devam ediyor. Konunun dinler ile ilgili olduğunu öğrendiğimden beri ise daha da meraklandığımı itiraf etmem lazım. Merak ettiğim bir diğer konu ise Tom Hanks daha ne kadar zaman bu karakteri canlandırmaya devam edebilecek. 

Kitap ile ilgili en ilginç bilgilerden biri kitabın diğer dillere çevrilmesi ile alakalı. Çevirmenlerin gizli bir yerde tutularak, yanlarında cep telefonları dahil hiç bir özel eşyaları bulunmadan çeviriyi yaptıkları duyuruldu. Ve tüm çeviriler bitmeden hiç biri orayı terk edemedi. Çok sıkı güvenlik önlemleri yani. Tabii Amerikan işi pazarlama çalışmalarında sınır gökyüzü, biliyorsunuz. 

Nereden geldik, nereye gidiyoruz sorularıyla ilgilenen fütürist Edmond Kirsch 3 büyük dini temelinden sarsacak bir buluş yapmıştır. Bunu dünyaya açıkladığında ise tüm insanların üç dinin ortak bir noktası olduğunu anlayacağına inanır; hepsinin tümden yanlış olduğuna.

Tabii ki bu kadar iddialı bir girişten sonra malum buluşu öğrenebilmek için hızla okumaya başladım. 450. sayfaya kadar kitabı yedim desem yalan olmaz. Ama üzgünüm ki aradığımı bulamadım. Yani inancım sarsılmış değil. Ama din konusu hakkında düşünmeyi sevmiyorsanız pek size göre bir kitap olduğunu söyleyemem. 

Böyle diyerek kitabı sadece din tartışması yapan ucuz bir roman haline de düşürmek istemem. Polisiye roman görüntüsü altında aslında ciddi bir şekilde düşünmeye sevk ediyor. Sadece dinleri değil, aynı zamanda yapay zekayı da. Nereden geldik, nereye gidiyoruz ve biz bu bilgisayarlar ile ne yapacağız? 

Winston kitaptaki yapay zekalı, kendini geliştirebilen bilgisayar. Ve belki de ileride insan ve android sistemler birleşecek ve insanoid gibi bir şey olacağız. Bazılarımızın hala evrimini tamamlayamadığını göz önünde bulundurursak daha iyi bir şeye dönüşüyor olabilme ihtimalimiz var. 

Kendi şifre çözme ve gizli hükümet kuruluşlarına olan merakını roman yazarken kullanıp zengin olan Dan Brown'ın eşi de sanat tarihçisi ve ressam. Kitaplarını okurken neredeyse  her sayfasında ayrı bir arama yapmak zorunda kalıyorum Google'dan. Çünkü çok ciddi sanat eserlerinden bahsediyor. Bu bilgisi nereden geliyor diye meraktayken öğrendim eşinin sanat tarihçisi olduğunu. 

Yazma ve kurgulama yeteneği tartışılmaz sanırım. Okunmalı mı? Kesinlikle evet. 

Bu arada aslında çok klasik bir kurgu ile bitiyor kitap; katil uşak çıkıyor :)

1 Kasım 2017 Çarşamba

Aeden - AKİLAH Azra Kohen




Azra Sarızeybek Kohen yani Akilah... Akilah aslında takma adı. Kendinin değil kitaplarının konuşulması için takma isim kullandığını söylese de 5 romanının ilkinden itibaren kendi adını da taşımış olması benim aklımı karıştırdı açıkçası. 





Fi (600 sayfa), Pi (704 sayfa) ve Çi (320 sayfa) serisini 10 günde bitirdiğimi söylersem bu kadının kitapları ile ilgili ne hissettiğimi net olarak anlayabilirsiniz sanırım. 

Aeden'ı heyecanla bekledim. Okuyan bazı arkadaşlarım ilk 100 sayfanın zor geçtiğini, kitabın ancak oradan sonra açıldığını söylemişlerdi. O gazla ilk 100 sayfayı da 1-2 gün içinde bitirdim. 

Azra Kohen söyleyecek, anlatacak çok şeyi olan bilgili bir kadın. Bunları bizimle gözümüze sokmadan paylaşmak istiyor. Serideki Bilge gibi karakterlerle doğruyu hissedelim istiyor. 

Aeden biraz masal, biraz bilim kurgu, biraz Avatar tadında.

Ben bilim kurgu pek sevmem. Kitap yine akıcı bir kitap olmuş ancak Can Manay gibi bir karakterden sonra buradaki karakterler oldukça hafif kaçıyor. O derinliği bulamadım. İki ergenin aşkı üzerinden insanlık anlatılmış. 

Sayfa diplerindeki notlar belki de kitaptan daha önemli. Çünkü Azra Kohen asıl demek istediklerini oralara saklamış. Ancak olmayan gezegenlerden veya elementlerden bahsederken biraz fazla mı detaya girmiş yoksa başka bir şey var da ben mi kaçırdım bilemiyorum. 

Ne gibi bilgiler veriyor sayfa diplerinde bir göz atalım;

- Mesela İngilizler'in Çin'e eroinin ham maddesi olan opiumu %465 karla satmalarına karşı Çin hükümetinin aldığı tedbirler nedeniyle İngilizler'in başlattıkları savaşlar. Hatta bir de film önerisi var; Opium Wars by Xie Jin (1997)



- Vimana: Suyun derinlerinde yada uzayda yol alabilen Hint Tanrılarının aracı. Hint Antik Sanskrit mitolojisinde yer alıyormuş. Aynı zamanda Wikileaks belgelerinde de... İlginç, değil mi? Bir Sovyet askeri tarafından tespit edildiği ve Rusya ile Amerika arasında Afganistan nedeniyle süren çekişmenin temelinin bu olduğu da söyleniyor. 

- Kullandığımız kozmetik ürünlerin ana karnındaki bebeklerin cinsel organlarınını, saç boyalarının ise bebeğin zeka gelişimini olumsuz etkilediği... Diş macunlarındaki flordan hepimiz bir şekilde haberdarız zaten. (Bu arada aklıma FlorMar geldi, bir alakası var mı acaba?) Kozmetik sektörünün hayvanlarda test edilmesinin iğrenç sonuçları... 

- Kanseri engelleyecek GcMAF enzimini aslında vücudumuz üretirken kendi isteğimiz ile enjekte ettirdiğimiz aşılar ile bu enzimi baskılayacak NAGALASE enzimini aldığımızı biliyor musunuz mesela?

- Araştırılması önerilenler; The Georgia Guidestones, Lemurya (Lemuria), Elam Mu, Nacaallar (Nacaals), Bielderberg meetings (1954) (bu aynı zamanda kendime de not)

- www.khanacademy.org.tr ücretsiz eğitim alabileceğimiz bir site.

- Dünyanın merkezinin sandığımız gibi yoğun bir magma değil tüm okyanusların toplamından 3 kat daha fazla sudan oluştuğu ancak bu suyun bizim bildiğimiz genel formların ötesinde Hydroxyl Radicals formunda olduğu. (Hidden ocean locked in earth mantle başlığı ile livescience.com sitesinde bulabilirsiniz.)

- Afrika'nın aslında dünyanın 2. en büyük kıtası iken tüm haritalarda aslında %40 daha küçük gösterildiğini biliyor musunuz mesela? Avrupa, Amerika, Çin ve Hindistan'ı içine alabilecek kadar büyük!!! 200.000 yıllık insan fosilleri bu kıtada bulunmasına rağmen insanlığın sadece 6.000 yıldır burada olduğuna inanmamızı isteyenler bizi bu kıtayı küçük gösterenlerle aynı kişiler mi? Peki ama neden? Basit değil mi? Çünkü herkesi, hepimizi oradan uzak tutmak istiyorlar. 

Bir kaç not daha var, ancak benim en ilgimi çekenler bunlar oldu. (Bazıları da not değildi bu arada.) 

Aslında insanlığımızı sorgulamamız ve bu dünyadaki çarpıklıkları öğrenmemiz için yazılan bir kitap olmuş bence. Siz de bir düşünün bakalım; insan mısınız yoksa insansı mı?

Roman formatında olmasa bu kadar çok kişiye ulaşabilir miydi? Veya malum çevreler tarafından bu kadar rahat bırakılır mıydı? Kitabı okumadan anlayabilmeniz biraz zor bence. 

Azra Kohen'in internetteki özgeçmişi aşağıdaki gibi;

İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema ile Ottawa Üniversitesi Üçüncü Dünya Ülkelerine Yardım Ekonomisi bölümlerinden mezundur. Daha sonra, Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Master Programına katılmıştır. İyi derecede İngilizce ve İtalyanca konuşan Azra Sarızeybek Kohen, bir çocuk annesidir. Organik tarıma, evrenin matematiğine ve bir Yaratıcı olduğuna inanır. Hiçbir politik görüşü yoktur. Dünyadaki en büyük problemin ne eğitim, ne işsizlik, ne de parasızlık olmadığını bilir; ona göre en büyük problem annelerdir. Çocuklarına kimlik bilinci yüklemeyerek bireyselliğe erken yaşta uyanmalarını engelleyen anneler yüzünden dünyanın bugün bu karmaşada olduğunu düşünür. Bir bireyin bile doğru davranarak dünyayı değiştirebileceğine ve hakiki insan olmak için her an evrimleşebildiğimize inanır. Emektar bir canseverdir.