24 Ekim 2014 Cuma

LEYLEKLERİN UÇUŞU – JEAN-CHRISTOPHE GRANGE



Grange, Grange, Grange... Bu adam bu işi biliyor kesinlikle...

Daha önce Grange’dan bahsetmiştim, o yüzden tekrarlamayacağım. Doğrudan kitaptan bahsedeceğim. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim; Grange’ı çoklukla Stephen King ile kıyaslarlar. Hatta yeni Stephen King olarak tanımlandığı da olmuştur. Eskiden çok sıkı bir Stephen King severdim. Ancak King ile Grange’ın tarzı tamamen farklı. King’de olaylar doğa üstü güçlere bağlanabilir, yaratıklar, zombiler çıkabilir. Ancak Grange’da olaylar sonunda mutlaka gerçek, mantıklı bir açıklamaya bağlanır. King korku yazarıyken, Grange polisiye gerilim yazar. King’in kitaplarında sevişme sahneleri pek yoktur. Grange ise kitaplarının genelinin aksine bence çok ciddi edebi değeri olan, farklı betimlemeler kullanarak sevişme sahneleri yazar. Grange’ın kitaplarında muhakkak şaşırırsınız. Olaylar birbirine öyle karmaşık ve umulmadık bir şekilde bağlanır ki yazarın zekasına hayran kalmaktan başka bir şey gelmez elden. Ama bu sefer yani Leyleklerin Uçuşu’nu okurken kendimi çok tebrik ettim, çünkü kısmen de olsa olayı çözdüm J

Aslında kitap o kadar sıkıcı başladı ki, bir ara bırakmayı bile düşündüm. Okumaya Grange’ın hatrına devam ettim diyebilirim. Ama bir yerden sonra öyle bir açıldı ki kitap elimden bırakmak istemedim.

Kahramanımız Louise Antioche (Antakya’nın eski ismi) ailesini çocukluğunda bir yangında kaybetmiş, bu yangında elleri yandığından ellerindeki hisleri de kaybetmiştir. Ancak hayat ona en azından bundan sonra iyi davranmış ve zengin bir aile kendisi ile ilgilenmiştir. Pek yakın olmasalar da maddi olarak rahattır. Kendisine iş ararken bu ailenin yardımı ile leylekleri takip edeceği bir işe girer. Onu bu işe alan Böhm leylekleri incelemekte ve takip etmektedir. Ancak büyük bir sürü kaybolmuştur. Louise’in işi bu kayıp leylekleri araştırmak olacaktır.

Ancak tam işe başlamadan önce Böhm feci bir şekilde ölmüş olarak bulunur. Louise ise aldığı parayı iade etmek yerine üstlenmiş olduğu işi bitirmeye karar verir. Leyleklerin rotasını takip ederek Bulgaristan’ın çingene mahallelerine, Kalküta’ya,  İsrail Filistin arasındaki kibutzlara, Orta Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına ve hatta Türkiye’ye bile seyahat edecektir. Böhm’ün ölümüyle ilgili ise şöyle ilginç bir gerçek ortaya çıkar, bir kalp ameliyatı geçirmiştir, ancak geçirmiş olduğu ameliyat ile ilgili hiç bir yerde kayıt bulunamaz. Halbuki kalp ameliyatı geçiren birinin doktor kontrolünde olması gerekir.

Polisin de yardımıyla olayın içinde elmas kaçakçılığı olduğunu anlar. Elmas kaçakçılarının peşine düşer. Leyleklerin rotasındaki her adım bilmecenin bir parçasını çözer, ama önüne daha karışık bir parça koyar.

Gittiği her yerde cesetler kendisine eşlik eder. Hatta Louise’in peşinde de birileri vardır artık. Bu seyahatler sırasında yaşamış olduğu aşklardan birinden silah kullanmayı öğrenir ve bunun ona çok faydası olur. Peşindeki bir kaç kişiyi böylece temizler. Ancak cesetler ona başka bir şey anlatmaktadır. Anlamsız bir şekilde goril saldırısı gibi görünen ve farklı şehirlerde, coğrafyalarda gerçekleşen bu cinayetlerde cesetlerin kalpleri kaybolmaktadır.

Tek Dünya diye bir sağlık kuruluşu gittiği her yerde karşına çıkmaktadır. Ancak bu örgüt ile ilgili kimseden olumsuz bir şey duymadığı gibi sağlık alanında özellikle Afrika bölgesinde çok ciddi çalışmaları vardır.

Sonunda bütün bu olaylar birbirine öyle bir bağlanır, düğüm öyle bir çözülür ki... Sonunu anlatmaya gönlüm el vermiyor, okumak isteyenler varsa tadı kaçmasın diye. Ancak leylekler, elmaslar, kahramanımızın ölmüş ailesi, Tek Dünya, kayıp kalpler hepsi bir bulmacanın parçaları gibi yerli yerine oturuyor.


Dediğim gibi, en başta konuya kapılana kadar belki biraz sıkılabilirsiniz. Ancak bu adam gerçekten merak uyandırmayı, kitabı elinizden bıraktırmamayı, şaşırtmayı ve sonunda her şeyi mantıklı bir şekilde açıklamayı harika bir şekilde beceriyor. Kaçırmayın derim. 

14 Ekim 2014 Salı

RUHLAR KUYUSU / GERÇEKLİK TEORİSİ – TURGAY GÜLER


Kitap okumaya devam ediyorum ancak yoğunluktan paylaşmaya vakit bulamıyorum. Bu işin kötü tarafı da şu ki üzerinden geçen zaman uzadıkça o kitapla ilgili yazabileceklerin de azalıyor. Amaaa... Neyse ki kitap okurken altlarını çizemesem de sayfaların alt kenarlarını kıvırıyorum ;) Böylelikle en önemli noktaları yine de yakalama şansım oluyor ;)

Bu kitabı bizim oradaki küçük büfede gördüm. İkinci eli midir bilemiyorum. Turgay Güler’i ÜlkeTV’de Sıradışı programını yaparken tanıdım. Şimdinin moda deyimi ile “yandaş”lığına hiç aldırmadım. Çünkü birbirimizi bu kadar kategorize etmemek gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca programlarından da çok değişik bilgiler edinmişliğim vardır. Kendisi ile ilgili araştırma yaparken internette biyografisine rastlayamadım. Wikipedia’da olmamasına ise inanamadım. Ekşi Sözlük’te ise seveni de var, sevmeyeni de... Herkes gibi yani J Ben halini tavrını sempatik bulurum. O yüzden de kitabını görünce almadan duramadım. Hatta serinin 3. kitabı olmasına ve diğer ikisini okumamış olmama rağmen aldım. Biraz daha detaylı bilgi edinmek isteyen varsa bir röportajına denk geldim; http://www.ayasofya-zeitschrift.de/turgay-gueler-ile-siradisi-bir-roeportaj/ 

Kitap bir kurgu gibi gözükmesine rağmen daha çok Kurtlar Vadisi gibi gündemi odak noktasına alarak sanki RTE’ye destek olmak için yazılmış. İster Derin Dünya Devleti deyin, ister Gladyo, peşine Cemaat’i de takın ve hepsine karşı duran bir adam; ismi zikredilmeyen Türkiye’nin Başbakanı. Arka kapaktaki yazı sizlere biraz fikir verecektir;

"Yarın, gelecek hafta, gelecek ay, gelecek yıl, gelecek yüzyılda neler olacağını; hatta dün, geçen hafta, geçen ay, geçen yıl ve geçmiş yüzyılda neler olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız!

Siz bu kitabın kapağını açtığınız andan itibaren, bilin ki dünya aydınlık bir sabaha uyanmakta.

Bir zamanların hasta adamı artık iyileşti, gücü ve kudreti eskiden olduğu gibi yerine geldi. Dünyanın neresinde olursa olsun, mazlumun çığlığını duyan, ona kulak veren bir millet var artık.

Bilin ki kandan, gözyaşından, acılardan beslenenler yok olmaya yok olmaya mahkûmlar. Her nerede birini öldüren kardeşler gördüyseniz, arkasındakiler onlardı. Her nerede açlıktan ölenler varsa, ekmeğini çalanlar onlardı.
Nihayet yıllardır ülkemizde ördükleri kirli ağları deşifre edildi. Ne yaptılar, nasıl yaptılar, nerelerde yaptılar; hepsi ortaya döküldü. Bütün dünya görsün ve bilsin ki, asıl mücadelemiz şimdi başlıyor.

Soru sormanıza lüzum yok! Soracağınız soruların cevaplarını bu sözlerin arasında mutlaka bulacaksınız. Kalanını da gerçekleştikçe göreceksiniz zaten..."

Bu arada kitap ile ilgili araştırma yaparken bir de ne göreyim???

Sabah gazetesinde bir haber...

“Başbakan’ın Okuduğu Son Kitap” başlığıyla... (Haber 17.3.2014 tarihli. Haliyle RTE başbakandı o zaman.)

Neyi okuyormuş tahmin ettiniz tabii :) Elinde kitap ile çekilmiş bir resmi bile var.

Neyse, kitaba devam edelim. Benim çok sevdiğim bir konu olan Tapınak Şövalyeleri’nden başlayıp günümüze kadar getiriyor olayları. Bazı noktalarda kendisine katılmak pek mümkün gözükmüyor. Çünkü mesela Derin Dünya Devleti (DDD) her kıtanın sorumlusu olarak birini belirlemiş ve kendilerinin haberi olmadan oralarda hiç bir şeyin olmamasını sağlıyor. Ancak sistemlerini tehdit eden en ciddi tehlike olarak İslam dünyasını ve Müslüman’ları görüyor, “ne yaparsak yapalım her seferinde ayağa kalkabiliyorlar” diyorlar. Müslüman ülkelerin genelinin haline ve durumuna baktığım zaman ve DDD’nin amacının paraya hakim olmak olduğunu bildiğinizde bu cümle kendi kendini yalanlıyor hale geliyor zaten.

Bütün bu DDD’nin organizasyonunun temelinde ise İngiltere gözüküyor. İngiltere’yi seven bir insanım. Bu kadar uzun süre kadınlar tarafından yönetilmiş başka bir ülke olduğunu da sanmıyorum. Bu yüzden belki de bu kadar güçlüler ve her yeri bu şekilde yönetebilme becerisine sahipler. Her ne kadar Euro, Dolar çok daha fazla kullanılan para birimleri olsa da petrolsüz bir ülke olarak Türkiye karşısında en güçlü para birimi İngiltere. (Diğerlerini de görmek isterseniz http://onedio.com/haber/turk-lirasi-karsisindaki-en-guclu-paralar-238591 ) AB’ye girmiş olmasına rağmen para birimini tek değiştirmeyen ülke yine İngiltere. Yani DDD’nin temelinde İngiltere olması muhtemel.

Türkiye ile ilgili ise DDD şunları söylüyor; “Dillerini tahrip ettik. Kültürlerini yozlaştırdık. Ahlaklarını, inançlarını paramparça ettik. ...... Önce yeni kurulan devleti kıskaca alarak (Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten bahsediyor. - İÜ) köklerinden koparmak için radikal değişiklikler (Atatürk devrimleri burada da bahsettiği sanırım. – İÜ) yaptık. Sonra çok partili demokrasi dedik. Bununla da ekonomik hakimiyetimizi perçinledik. Baktık kontrolümüzden çıkıyor, askeri darbelerle sık sık hizaya getirdik.”


Bu cümleler ne yazık ki benim bakış açımla hiç uyuşmuyor. Hele de şu andaki Ortadoğu bataklığındaki ülkerin haline her baktığımda kitapta kıskaca alınmış olduğundan bahsettiği Cumhuriyet’imizin, bizi köklerimizden koparan (!) devrimlerin bizi ne kadar farklı bir noktada tuttuğunu gayet net görebiliyorum. 

Kitabı okumanız bence çok şart değil. Hele ki benim gibi Ataürkçü bir insansanız ve ülkenin şu andaki gidişini darbelerden bile daha zarar verici görüyorsanız sinir olursunuz muhtemelen.