Grange,
Grange, Grange... Bu adam bu işi biliyor kesinlikle...
Daha
önce Grange’dan bahsetmiştim, o yüzden tekrarlamayacağım. Doğrudan kitaptan
bahsedeceğim. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim; Grange’ı çoklukla Stephen
King ile kıyaslarlar. Hatta yeni Stephen King olarak tanımlandığı da olmuştur.
Eskiden çok sıkı bir Stephen King severdim. Ancak King ile Grange’ın tarzı
tamamen farklı. King’de olaylar doğa üstü güçlere bağlanabilir, yaratıklar,
zombiler çıkabilir. Ancak Grange’da olaylar sonunda mutlaka gerçek, mantıklı
bir açıklamaya bağlanır. King korku yazarıyken, Grange polisiye gerilim yazar.
King’in kitaplarında sevişme sahneleri pek yoktur. Grange ise kitaplarının
genelinin aksine bence çok ciddi edebi değeri olan, farklı betimlemeler
kullanarak sevişme sahneleri yazar. Grange’ın kitaplarında muhakkak
şaşırırsınız. Olaylar birbirine öyle karmaşık ve umulmadık bir şekilde bağlanır
ki yazarın zekasına hayran kalmaktan başka bir şey gelmez elden. Ama bu sefer
yani Leyleklerin Uçuşu’nu okurken kendimi çok tebrik ettim, çünkü kısmen de
olsa olayı çözdüm J
Aslında
kitap o kadar sıkıcı başladı ki, bir ara bırakmayı bile düşündüm. Okumaya
Grange’ın hatrına devam ettim diyebilirim. Ama bir yerden sonra öyle bir açıldı
ki kitap elimden bırakmak istemedim.
Kahramanımız
Louise Antioche (Antakya’nın eski ismi) ailesini çocukluğunda bir yangında
kaybetmiş, bu yangında elleri yandığından ellerindeki hisleri de kaybetmiştir.
Ancak hayat ona en azından bundan sonra iyi davranmış ve zengin bir aile
kendisi ile ilgilenmiştir. Pek yakın olmasalar da maddi olarak rahattır.
Kendisine iş ararken bu ailenin yardımı ile leylekleri takip edeceği bir işe
girer. Onu bu işe alan Böhm leylekleri incelemekte ve takip etmektedir. Ancak
büyük bir sürü kaybolmuştur. Louise’in işi bu kayıp leylekleri araştırmak
olacaktır.
Ancak
tam işe başlamadan önce Böhm feci bir şekilde ölmüş olarak bulunur. Louise ise
aldığı parayı iade etmek yerine üstlenmiş olduğu işi bitirmeye karar verir.
Leyleklerin rotasını takip ederek Bulgaristan’ın çingene mahallelerine,
Kalküta’ya, İsrail Filistin arasındaki
kibutzlara, Orta Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına ve hatta Türkiye’ye bile
seyahat edecektir. Böhm’ün ölümüyle ilgili ise şöyle ilginç bir gerçek ortaya
çıkar, bir kalp ameliyatı geçirmiştir, ancak geçirmiş olduğu ameliyat ile
ilgili hiç bir yerde kayıt bulunamaz. Halbuki kalp ameliyatı geçiren birinin doktor
kontrolünde olması gerekir.
Polisin
de yardımıyla olayın içinde elmas kaçakçılığı olduğunu anlar. Elmas
kaçakçılarının peşine düşer. Leyleklerin rotasındaki her adım bilmecenin bir
parçasını çözer, ama önüne daha karışık bir parça koyar.
Gittiği
her yerde cesetler kendisine eşlik eder. Hatta Louise’in peşinde de birileri
vardır artık. Bu seyahatler sırasında yaşamış olduğu aşklardan birinden silah
kullanmayı öğrenir ve bunun ona çok faydası olur. Peşindeki bir kaç kişiyi
böylece temizler. Ancak cesetler ona başka bir şey anlatmaktadır. Anlamsız bir
şekilde goril saldırısı gibi görünen ve farklı şehirlerde, coğrafyalarda
gerçekleşen bu cinayetlerde cesetlerin kalpleri kaybolmaktadır.
Tek
Dünya diye bir sağlık kuruluşu gittiği her yerde karşına çıkmaktadır. Ancak bu
örgüt ile ilgili kimseden olumsuz bir şey duymadığı gibi sağlık alanında
özellikle Afrika bölgesinde çok ciddi çalışmaları vardır.
Sonunda
bütün bu olaylar birbirine öyle bir bağlanır, düğüm öyle bir çözülür ki...
Sonunu anlatmaya gönlüm el vermiyor, okumak isteyenler varsa tadı kaçmasın
diye. Ancak leylekler, elmaslar, kahramanımızın ölmüş ailesi, Tek Dünya, kayıp
kalpler hepsi bir bulmacanın parçaları gibi yerli yerine oturuyor.
Dediğim
gibi, en başta konuya kapılana kadar belki biraz sıkılabilirsiniz. Ancak bu
adam gerçekten merak uyandırmayı, kitabı elinizden bıraktırmamayı, şaşırtmayı
ve sonunda her şeyi mantıklı bir şekilde açıklamayı harika bir şekilde
beceriyor. Kaçırmayın derim.

