30 Ekim 2013 Çarşamba

HAYATA DÖN



Gülseren Budaycıoğlu'nun 3 kitabını almıştım ve bu (ne yazık ki) sonuncu kitabı. Diğer kitaplarında bir kaç hikaye birden anlatırken bu kitabında Ala'yı anlatmış (neredeyse) sadece. 

Daha önce de yazmıştım, Gülseren Budaycıoğlu'nu televizyonda görüp almıştım kitaplarını. Psikiyatrist kendisi. Psikiyatrist diyince aklıma Artist geldi, sanıyorum her psikiyatristin biraz artistlik taşıması gerekiyor. Bunu kitabı okuduğunuzda çok daha iyi anlayacaksınız.

3 kitabı sanıyorum 2,5 hafta gibi bir sürede bitirdim. O kadar akıcı ve o kadar heyecanlı yazıyor ki... Hem bir an önce okumak istedim, hem de hiç bitmesin istedim. Bu hikayelerin gerçek olması ise insanı çok daha derinden etkiliyor. Her biri bir filme konu olabilecek kadar farklı hikayeler. Genellikle ailelerimizin çocukluğumuzdaki hatalarının bizim bugünümüzü nasıl derinden sarstığını, beceriksizliklerimizin, huysuzluklarımızın aslında nasıl birer yardım çığlığı olduğunu görmek ve aslında hep o içimizdeki küçük çocuğu normale döndürmeye çalıştığımızı fark etmek hem üzücü, hem tedavi edici.

"Ala" kelimesini bilmeme rağmen bir dönem dizisinde denk geldiğimde yeniden sevmiştim. Bu kez bir kadın ismi olarak çıkıyor karşıma ve ben yine çok seviyorum.

Ala, Gülseren Hanım’ın ofisine bir bomba gibi düşüyor. Önce senelerdir kendisine asistanlık yapan Tuna’yı çıldırtıyor, peşinden bir psikiyatristi bile çileden çıkartıyor. Ortalığı çamur ediyor, bağırıp çağırıyor... Bir de çirkin ki kimse yüzüne bakmak istemiyor. Gülseren Hanım durumu toparlamaya çalışıyor ama bakıyor ki işin içinden çıkılacak gibi değil kovuyor Ala’yı. Hem de gayet sert şekilde, başından savarak falan değil yani.

Ala her nedense (ki nedenlerini ileride öğreneceğiz) bu kovulmadan sonra Gülseren Hanım’ın peşini bırakmıyor. Mutlaka kendisinin doktoru olmasını istiyor. Hem Tuna’ya, hem Gülseren Hanım’a çiçekler gönderiyor. Sanki bütün yaptıklarını affettirmek ister gibi. Gülseren Hanım ise kendini bile çözemiyor bu Ala konusunda. Her insanda bir güzellik, sevilecek bir özellik bulabilirken Ala’nın yüzüne bile bakmak istemiyor, ona karşı içinde bir şeyler bir türlü oluşmuyor. Hatta Tuna’dan da aynı şeyi duymuş ve çok şaşırmış, Ala’yı dövmek istiyorlar neredeyse.

Ala çok ama çok zor bir hasta. Hem hasta, hem çok zeki. Hem hasta, hem inanılmaz kültürlü. Üzerinde döküntü kıyafetler var ama hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş ve en iyi hukuk bürolarından birinde avukatlık stajı yapıyor. Kıyafet almaya parası yok gibi duruyor ama ofise gönderdiği çiçekler ile en iyi yerlerden giyinebilir. Kendini anlatmayı hiç sevmeyen, hatta anlatamayan birisinin psikiyatristte ne işi var peki? O anlatamayınca, bu sefer Gülseren Hanım ona değişik hikayeler anlatıyor. Bu kıza değişik hikayeler anlatmak için çeşitli kitaplar alıp, akşamları evinde bir nevi ders çalışıyor Gülseren Hanım. Freud ve Hitler’in ilişkisinden, Tutankamon’un esrarına, Eva Peron’a, Prenses Süreyya’ya varana dek anlatıyor. Aldığı tepkilerden bir Ala portresi oluşturmaya çalışıyor. Her yorum Gülseren Hanım için bir ipucu. Alt alta toplayarak, el yordamı ile ilerlemeye çalışırken Ala çözülmeye başlıyor. Ağır ağır çıkıyor hikaye ortaya. Ama ne hikaye. Korku, gerilim, şiddet, cinayet, intihar... Hepsi var bu hikayede.


Daha fazlasını anlatıp kitabın keyfini kaçırmak istemem. Ama bence bu kitap kesinlikle filme çekilmeli. Ve bence herkesin Gülseren Budaycıoğlu’nun 3 kitabını da okuması lazım, ama özellikle bunu kimse kaçırmasın. 

25 Ekim 2013 Cuma

BEATRICE - KÖTÜ TOHUM



Yine Philippa Gregory, yine bir solukta okumak için kıvrandıran ama bitmesin istenen bir roman. Tam bir sevgi-nefret kardeşliği.

Öncelikle kitap 763 sayfa. Yani boş zamanlarında takoz olarak görev yapabilecek kapasiteye sahip. Ama okuduktan sonra takoz yapmaya kıyabilir misiniz bilemem.

Phillpa Gregory üçleme yazmayı seviyor. Beatrice de Wideacre serisinin ilk kitabı. 18. Yüzyıl İngiltere’sinde geçiyor. Zamanımızdan da çok çok uzak değil. Hikaye İngiltere’nin en güzel topraklarından birinde geçiyor. Wideacre topraklarına sahip bir ailede doğan Beatrice’in hikayesi bu. Çocukluğundan başlayarak sonuna kadar gideceksiniz onunla. Kimi yerde bir kız çocuğu olmanın ne kadar zor olduğunu göreceksiniz, kadınlara yapılan haksızlıklara sahip olacaksınız. Neden sadece önümüzde pipimiz yok diye bu kadar saçma adetlerle, törelerle bu dünyanın şekillenmiş olduğunu düşüneceksiniz. Sonra kitabın sertliğinin arasında fırsat bulabilirseniz İngiltere’nin bu sorunları çoktan çözmüş olduğunu ama 21. Yüzyılda ülkemizde hala neden yaşadığımızı sorgularsınız.

Beatrice sahip olduğu topraklara aşık. Toprakla birlikte nefes alıyor, yağmurla birlikte ağlıyor, ekinleriyle büyüyor. Ama o büyüdükçe işler karışıyor. Tabii aslında, işlerin karışmadığı hiç roman okudunuz, film seyrettiniz mi? Ne kadar kötü ki; mutluluğun anlatılabilecek hiç bir yeri bulunamamış.

Beatrice’in problemi bir miras sorunu. O zamanın şartlarına göre baba öldükten sonra her şey erkek evlada kalıyor. Beatrice ise Wideacre’ı topraktan fazla anlamayan beceriksiz abisine bırakmamak için elinden ne gelirse yapmaya kararlı. İşte o zaman görüyorsunuz isteklerimizin nasıl korkularla çevrili olduğunu, o korkuların nasıl bizim içimizdeki kötülüğü ortaya çıkarttığını, o kötülüğün nasıl gözümüzü kararttığını ve insanı mahva sürükleyebildiğini. En başta sevdiğiniz Beatrice’den bir süre sonra nefret etmeye başlayacaksınız. Bir insan, bir kadın tüm bunları nasıl yapabilir diyeceksiniz. Ama elinizden bırakamayacaksınız. Beatrice – Kötü Tohum sizi de esir alacak. Eğer okuduysanız, Terzi romanındaki gibi. Sarsıcı, sert...


İkinci kitap Julia’yı da aynı hislerle okudum. En kısa sürede onu da yazacağım size. 

4 Ekim 2013 Cuma

GÜNAHIN ÜÇ RENGİ



Gülseren Budaycıoğlu'nu evde kaldığım bir gün, gündüz kuşağı kadın programlarından birinde keşfettim. O kadar tatlı tatlı anlatıyordu ki... Bir de kitapları olduğunu söyleyince hemen not aldım. Üç kitabı olduğunu öğrenip hepsini sipariş ettim. Madalyonun İçi, Günahın Üç Rengi (Madalyonun öteki yüzü) ve Hayata Dön.

Öncelikle biraz Gülseren Budaycıoğlu kimdir ona bakalım. 1947 Ankara doğumlu kendisi. TED Koleji, Ankara Üniversitesi Tıp Bölümü ve Psikiyatri üzerine ihtisas yapmış. Öğrenimi esnasında Ankara Radyosu'nda ve TRT'de kadrolu spikerlik yapmış. Ülkemizin en büyük psikiyatri kliniği olan Madalyon'un başkanlığına devam etmekte.

Benim uzun zamandan beri okuyup da bulamadığım tarzda bir psikiyatri kitabı çıktı bu kitap, 3 ayrı hikayeyi anlatıyor. Hikayeler birbirinden ilginç. Bir psikiyatristi bile şaşırttığına göre, gerisini siz düşünün. 

İlk hikaye Şevket Ağa. Anadolu'nun bağrından, yoksulluğun içinden kopup gelmiş, zaman içinde çok güçlenmiş, zenginleşmiş ama her zaman fakir babası olmaya devam etmiş, 4 kız çocuk babası bir adam. Kadınlardan ödü kopuyor ama. Karısı ve kızları köyde, kendisi Ankara'da tek başına. Cinsel tercihi farklı. Varoşlarda, orta yaşlı ve kasketli erkeklerde yakınlık arıyor. Eşcinselliğin rengi GRİ.

İkinci hikaye mevlüt okuyarak hayatını kazanan ve kazınmış saçları ile kızı tarafından zorla getirilen Meliha. Hayat onun yüzüne neredeyse hiç gülmemiş. Trajik bir hikayesi var. Kendisi çok yaralanmamış belki ama etrafında, ailesinde o kadar kötü şeyler olmuş ki Meliha yaşamayı unutmuş, kadın olmayı unutmuş. Üç kuşak boyunca devam eden fahişelik öyküleri Meliha'yı yıkmış. Ne yüzü gülmüş, ne eşini mutlu edebilmiş. Fahişeliğin rengi KIRMIZI.

Son hikaye ise Salih. Genç, yakışıklı, iyi bir işe sahip, evlenmiş, çok kısa sürede boşanmış. Mazoşizmde bulmuş mutluluğu. Henüz sınırlarda gezmiyor dahi olsa limitlerinin giderek artması korkutuyor onu. Ölüme yaklaştıkça hissedilen doyumun kendisini ölüme taşımasından korkuyor. Mazoşizmin rengi SİYAH.

Gülseren Budaycıoğlu (G.B.) pek bizim bildiğimiz psikiyatristler gibi değil sanırım. Psikiyatristler sizin anlattıklarınızı dinler, size sorular sorarak doğrunuzu kendi içinizde bulmanıza yardımcı olurlar. Direkt olarak yönlendirmelerde bulunmazlar. Bu da bence aslında hasta/danışan açısından oldukça zorlayıcı bir durum. Çünkü insanın içinde bulunduğu durumu net görmesi her zaman mümkün olmuyor veya çok uzun zaman alabiliyor. Ayrıca psikiyatrist veya psikologların hastalarının anlattıklarına karşı genelde mümkün olduğunca ifadesiz kaldıklarını, sarılarak destek olma gibi huylarının pek olmadığını bilirim. Ancak G.B. bütün bunların dışında hareket etmiş kitabından anladığım kadarıyla. İnsani yönünü de fazlasıyla işine katarak danışanlarına çok daha fazla yardımcı olduğunu düşünüyorum. 

Kitabı 2 günde bitirdim. Hikayelerin sonlarını o kadar merak ettim ki... Bu arada okuduğum hikayelerde ailelerimizin bugünümüzü nasıl etkilediğini çok net göreceksiniz. Eğer bugününüzde büyük sorunlar yaşıyorsanız temellerini dönüp ailenizin içinde aramanız gerekiyor. Benim her zaman dediğim bir şey vardır; Türk aile yapısında yetişen bireyler çoğunlukla mutsuz evlilikler yaşamaya mahkumdur. Nedenlerini, niçinlerini bu kitapta daha iyi gördüm. Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. 

2 Ekim 2013 Çarşamba

EĞLENCE PARKI


Stephen King. Bana göre korkunun kralı. The Shining'in filmi bile insanın tüylerini ürpertir, ki ben her zaman kitabı filme tercih ederim. Stephen King romanlarını gece de, gündüz de okusanız fark etmez, o ürperti geçer ensenizden... Kütüphanemde kitapları seri halde durur. Kimselere vermek istemem, vermem de. Nedendir bilmem çoook uzun bir ara vermiştik kendisiyle ilişkimize. Sonra MAHŞER isimli kitabını gördüm. Ofise gelen kitapçıya sipariş verdim, onunla birlikte Eğlence Parkı da geldi. 

Mahşer zaten beni bir şoka soktu. Çünkü kitap gibi gözükürken bir çizgi roman çıktı. Henüz başlayamadım bile. Ama hasret öyle yoğundu ki, okunmayı bekleyen diğer kitapları bırakıp Eğlence Parkı'nı aldım elime. Eski bir sevgiliye geri dönmek gibi geldi. Tanıdığın, neler olabileceğini bildiğin, güzel günler geçirdiğin... 

Ama ne oldu? Yavan bir tat bıraktı. Eski sevgiliyi niye bıraktığımı anladım mı desem. 

King yaşlanmış sanırım. "Korku tüneline girmeye kim cesaret edebilir?" kitabın kapağında yazan cümle. Muhtemelen kitap boyunca görüp görebileceğiniz en korkunç cümle de bu. Pardon, haksızlık etmeyeyim, kitabın ilk sayfasında kitabın içinden alınmış gibi duran bir sayfa var, orayı okuyunca insan bayağı bir umutlanıyor. Yine klasik bir medyum - hayalet hikayesi gibi dursa da, yazan King ne de olsa diyorsun. 

Ama 21 yaşında, kız arkadaşından ayrılmış genç bir çocuğun (Devin) Eğlence Parkı'nda geçen yazını anlatıyor. Korku hikayesinden çok bir yaz hikayesi gibi. Kitap zaten 290 sayfa, 220'lere geldiğim zaman hala bir ümit bir olay olacak, korkacağım diye bekliyordum. Ama HİÇ bir şey olmadı ne yazık ki. Bu klasik hayalet hikayelerinde cinayete kurban gitmiş ama katili hiç bulunamamış ölü kişi, birisiyle irtibata geçerek ona çeşitli ipuçları sunar ve katilinin açığa çıkması için yardım bekler. Kitap boyunca hayalet ile doğru düzgün hiç karşılaşmamız yok halbuki. Bir falcımız var Devin'e ilk geldiği gün bazı ipuçları sunan, medyum yerine. Daha sonra bir medyum daha çıkıyor ama onu da neredeyse kitabın son on sayfasında göreceksiniz.

Benim için okuduğum en, en, en ama en kötü Stephen King romanıydı diyebilirim. Neredeyse Beyaz Dizi tadında okudum bile diyebilirim. Hatta bir ara Sartre'ın "Akıl Çağı" isimli romanını okuyormuşum gibi hissettim. Hiç tavsiye etmeyeceğim bir kitap maalesef.