6 Aralık 2013 Cuma

BORA’NIN KİTABI – AYŞE KULİN


Gizli Anların Yolcusu’nu bitirir bitirmez, arayı hiç açmadan başladım Bora’nın Kitabı’na. Beklentim bu değildi pek aslında. Çünkü ilk kitapta Bora’nın gerçekten bir kitabı vardı yazdığı ve belki de bir çok şeyin başlangıcı olan, bir çok şeye sebep olan. Bu kitap o kitaptır diye düşünmüştüm ben. Olsa da şık olurmuş hani. İlk kitabı da okuduğunuzu düşünerek burada ilk kitaba dair detaylar vereceğim. Eğer okumadıysanız ve okumayı planlıyorsanız tadını kaçırmamak adına bu yorumu okumamanızı öneririm.

İlk kitabı İlhami’nin bakış açısından okumuştuk. Bu kitapta hem Bora’nın geçirdiği zor çocukluğu daha derinlemesine görüyoruz, hem de ilk kitapta göremediğimiz noktaları görüyoruz. Bora’nın ailesini tanıyoruz biraz daha. Doğu’daki hayatı görüyoruz, bize anlamsız gelen... Töre diye kendi çocuklarından vazgeçebilen aileler görüyoruz. Çocuklarını kendi elleriyle para için dedesi yaşında adamlara satan babalar görüyoruz. Kız çocuklarını yok sayan aileler görüyoruz. Kadının değil adının, neredeyse kendisinin bile yok edilmeye çalışıldığı, ne evladının ne kendisinin hakkını koruyamadığı, gözünü bile yerden kaldırıp karşısındakinin gözünün içine bakamadığı bir yer. Erkeğin de öyle çok hakkı yok aslında. Öyle bir coğrafya ki soğukla birlikte kalpler de donmuş, “töre” diye anlamsız bir şey yüzünden herkes mutluluğu unutmuş, yüreklere tipi vurmuş.

İlk kitaptaki Hüsam’ın aslında Bora’nın biricik arkadaşı Recep olduğunu öğreniyoruz. Recep’in Bora gibi farklı duyguları yok, erkek yani. Çok daha rahat etmesini bekleriz, değil mi? Yok. Onun başından da öyle şeyler geçiyor ki erkeğin bile orada rahat edemediğini anlıyoruz. Babası hapiste. Annesi ve dedesi (babasının babası) ile birlikte yaşayıp gidiyorlar. Ama dedesi annesine tecavüz ediyor, bir kere de değil üstelik. Ve Recep görüyor bunu. Bir şey yapamıyor. Ne yapabilir ki? Tecavüze uğrayanın bir hakkı yok ki oralarda. Bir de başına daha da kötü şeyler geliyor ondan sonra. Hani tecavüze uğramakla da kurtulamıyorsun yani. Bir kız seviyor Recep, söyleyemiyor bile. Başlık parası yok ki, neyine güvenip isteyecek? Sevgisine mi? Oralarda hiç adı anılmayan bir şey sevgi. Bir komün hayatı yaşanıyor ama o kadar kalabalığın içinde herkes hem tek başına, hem de birey bile olamamış.

O gözle okursanız Türkiye’nin doğusu ile ilgili çok ciddi tespitler var. İnsanın içini acıtan, yaralayan, kanatan... Neden böyle diye durup düşündüren... Kızını babası hatta dedesi yaşında bir adama satmaktan yana hiç bir beis duymayan bir baba, yaşıtı bir oğlanla gördüğünde namusu bahane ederek kızını vurabiliyor. Veya kızı asıyorlar, intihar etti diyorlar. Eli eline değmememiş belki de... Veya Bora’nın yaşadığı gibi tecavüze uğrayan bir erkek dahi olsa, yapanın hiç bir suçu yok. Tecavüzcünü yakalatmaya bile korkuyorsun suç sana kalacak diye.

Ben neden tecavüze uğrayan kadını öldürdüklerini çok düşünmüşümdür. Çok eskiden sanıyorum TRT’nin Parmaklıklar Arkasında diye bir programı vardı, mahkumlarla röportajlar yaptıkları. Orada bir mahkumla yaptıkları görüşmede sorumun cevabını aldım. Kadının ne kadar değersiz olduğunu bir kere daha görerek aldım bu cevabı. Adam “Tecavüze uğrayan kadın öldürülür. Çünkü namusun temizlenmesi gerekir. Tecavüzcüyü öldürürsen olay kan davasına döner. Bir o aileden, bir bu aileden derken senelerce sürer gider, bir sürü insan ölür. Kan davasına dönmesin ve namus temizlensin diye en kolayı kadını öldürmektir.” dedi. Ne kadar acı değil mi?


Bora’nın Kitabı da güzel. Ama bende ilk kitabın bıraktığı etkiyi bırakmadı. Her iki kitapta da satır aralarında güncel, özellikle siyasi konularla ilgili değerlendirmeler veya laf dokundurmalar var. Aynı bakış sahip olduğumuz için benim hoşuma gitti tabii ki. Ve serinin son kitabı olan Dönüş’e de bugün başladım. Bu sefer olayları İlhami’nin kızının gözünden göreceğiz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder