Philippa Gregory sayesinde tanıştık bu
Boleyn’ler ve İngiltere Kralı 8. Henry ile. Kadın hepimize tarihi yeniden
sevdirdi. Peşinden Türkiye’den Demet Altınyeleklioğlu girdi aynı kulvara.
Boleyn Kızı çevirilerini yaparken kendisi de Osmanlı sultanlarını yazmaya
başladı ve sanırım tüm dünyada tarihi romanlar belki de hiç olmadığı kadar
büyük bir yükselişe geçti. Bu furyadan faydalanmak isteyen bir çok yazar da
çıktı elbette.
Öncelikle Boleyn Kralı’nı
yazan Laura Andersen’den bahsedeyim. Kitabın arkasında benim bugüne kadar
okuduğum en keyifli biyografi vardı. Kısa olduğu için bir kısmını buraya
alacağım. “... eline geçen her şeyi okumak gibi kar getirmeyen bir amaçla
kullandığı bir Edebiyat diploması var. Mali çöküşünün sebebi, “Üçü de sizi bir
yerlere götürüyor.” diyerek savunduğu
kitaplar, ayakkabıları ve seyahat etmek.” Ayakkabı almak için çok güzel bir
bahane, bir kadın olarak çok takdir ettiğimi söylemeliyim. Ancak tabii ki
sevgili Laura Türkiye’de yaşamadığı için artık biz kadınların kutusu için
ayakkabı alacağını bilmiyordur.
Internette şöyle bir
dolaştım ve sadece iki tane kitabını gördüm Laura Andersen’in. Biri Boleyn
Kralı, diğeri Boleyn Deceit (Boleyn Hilesi). Ancak ikinci kitabın Türkçesi
sanıyorum henüz yayınlanmamış.
Edebi olarak
değerlendirmeyeceğim. Popüler kitapların çok edebi olduklarına inanmıyorum
çünkü. Buna Elif Şafak da, Orhan Pamuk da dahil. Yazar olmak ve edebiyatçı
olmak çok farklı olmalı diye düşünüyorum. Şarkıcı olmakla müzisyen olmak
arasındaki fark gibi belki de biraz.
Kitapta ilk on sayfadaki
bazı cümleler beni sıktı. Sanıyorum bu çevirenden kaynaklanıyordu. Bazı
cümleleri bir kaç kere döne döne okumak zorunda kaldım anlamak için. Hatta
kitabı bırakasım bile geldi. Ancak sonradan açıldı ve normal cümlelerle devam
etti neyse ki.
8. Henri İngiltere’nin en
büyük krallarından biri. Krallık yetenekleri haricinde boşanmanın yasak olduğu
bir dönemde tam altı tane eş almış olması bir diğer yeteneği. İlk eşi ile
birlikteyken Mary Boleyn’i metres tutmuş ancak sonrasında kız kardeşi Anne’e
aşık olmuştur. Anne yüzünden ilk karısını boşamak için Vatikan’a karşı gelmiş
ve Anglikan
Klisesi’ni kurmuştur. Ancak Anne’in kendisine bir erkek çocuk verememesi ve erkek
kardeşi ile ensest ilişki yaşayarak bu çocuğa hamile kalmış olduğu söylentileri
kralın da kulağına ulaşınca idam edilmiştir.
İşte bu kitap Anne’in
sağlıklı bir erkek çocuk doğurmuş olma ihtimali üzerine yazılmış bir kitap. Seriye
bir kitap daha gelmiş gibi bir duygu ile almıştım kitabı. Ama hayal ürünü
olması diğer Boleyn serisinin biraz gerisinde kalmasına sebep oluyor bence. Kitap
yine saray entrikaları ve tabii ki aşk oyunları ile ileriyor.
Kitap hakkındaki yorumlara
baktığım zaman, sürükleyici olduğuna yüzde yüz katıldığımı söyleyemeyeceğim. Genelini
sıkılmadan okudum ama elimden bırakamadım diyemem. Hatta benim gibi genellikle beş
günde altı yüz - yedi yüz sayfayı okuyabilen birisi için üç yüz altmış sayfa
bile olmayan bu kitap elimde süründü diyebilirim.
Karakterler iyi
kurgulanmış, ancak ana karakter Boleyn Kralı değil. Bence bu büyük bir
eksiklik.
“Tudor hayranlarını tatmin
edecek, serinin diğer kitaplarını dört gözle bekleyecekler.” denmiş. Daha önce
de tarihi romanlar vardı. Philippa Gregory’nin en büyük avantajı gerçek tarihi
roman tadında önümüze sermesiydi. Bu yüzden hiç bir tarihsel zemini olmayan,
başından sonuna kurguya dayanan bu tür tüm romanlar gerçek olaylara
dayananların çok gerisinde kalmaya mahkumlar bence.
Olaylar biraz ne olduğu
belirsiz şekilde sonlanırken kitabın son üç sayfası bombayı patlatıyor ve
süpriz bir şekilde her şey çözülüyor. Şaşırtıcı olması güzeldi. Ancak ben bu
hissi Hangover filminde de yaşamıştım, süpriz son güzel ama her şeyin tadını tam
çıkarabilmek için biraz daha uzun olması gerekiyordu bence.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder