14 Kasım 2013 Perşembe

MİMAR - Keith Ablow



Keith Ablow ile daha önce Otopsi (http://ipeksi-kitaplarvesozler.blogspot.com/2013/07/otopsi.html ) kitabı ile tanışmıştım. Yazar "insan ruhunda otopsi yapabilen bir psikiyatrist" olarak lanse ediliyor ve anladığım kadarıyla otopsiye gerçekten çok özel bir ilgisi var.

Burada itirazım olan bir şeyi belirtmeden geçemeyeceğim; kitapların üzerindeki yorumların kimi zaman kitap ile ilgili çok fazla beklenti yaratması okurken kitabın değerini düşürüyor aslında. Yayınevleri tabii ki en çarpıcı, en çok sattırıcı yorumları alıp kitabın üzerinde paylaşıyorlar. Mimar kitabının arka kapağında Catherine Crier diye kim olduğunu bizim bilmediğimiz birisinin “Tüyler ürpertici bir sahneyle başlayan roman son sayfaya kadar korkunun sizi terk etmesine izin vermiyor.” şeklinde bir yorumu var. Kitabın giriş sahnesi bir otopsi sahnesi aslında. Ve neredeyse şiirsel bir şekilde yazılmış. Üstelik de konuya çok hakim olmayan ben ve benim gibiler için çok anlaşılır şeyler anlatmıyor. Roman bir korku romanı değil. Üstelik pek alışık olmadığımız bir şekilde katili neredeyse en başından beri biliyoruz. Sadece bir tek sahne bence tüyler ürperticiydi, o da finale yakındı. Bu belki de Catherine’in okuduğu ilk cinayet romanıydı diye bile düşündüm kitabın sonunda. Ben Stephen King’in gerçekten kral olduğu dönemlerden geçtiğim için şiirsel bir cinayet kitabı gibi geldi bana Mimar. Harlan Coben diye yine tanımadığımız birisi “Keith Ablow’un en karanlık kurgularından birisi... İnsan zihninin karmaşası karşısında hayrete düşeceksiniz.” demiş. Sanıyorum ki Harlan Otopsi’yi okumamış. Okuduğum kitaplarda ilgimi çeken, bana bilgi veren, daha sonra yeniden okumamı gerektiren veya ben bunu paylaşmalıyım dediğim bir şey varsa o sayfanın alt kenarını kıvırırım. Otopsi’de öğrendiğim şeyleri ve beni üzerinde düşünmeye sevk eden konuyu yukarıda paylaştığım linkten bulabilirsiniz. Ama bu kitapta sadece 1 sayfanın kenarını kıvırmışım. Kişisel gelişim kitaplarında bazen 20-30 sayfa kıvırırken, romanlarda 10 sayfayı pek bulmaz genelde. Ama bir sayfa, kötü, gerçekten çok kötü benim için. Netice olarak kitapların üzerindeki yazan yorumlara dikkat edin diyorum :)

Kitaba dönecek veya daha doğrusu başlayacak olursak... Daha önceki kitaptan da tanıdığımız adli psikiyatr Frank Clevenger yine olayı yürüten kişi. Evlatlık oğlu Billy ile sorunları halen devam ediyor bu kitapta da. Billy evlenmeden baba oldu. Yakışıklı ve güçlü bir çocuk. Ancak çocukluğu, öz babası ile olan kötü ilişkisi, hatta Frank’in de babası ile olan sorunları ilişkilerine yansıyor. Erkek erkeğe yada kadın kadına sorunları çözmek kimi zaman çok daha zor oluyor sanırım.

Ama Frank’in bu sefer sorunu çok daha büyük. Bir seri katilin peşinde. Kendisini çok iyi saklayan, iyi bir cerrah. Amacı acı çektirmek değil. Kurbanlarını mümkün olan en acısız yöntemlerle öldürüyor. Ama asıl yapacaklarına öldürdükten sonra başlıyor. Her cinayette kurbanının sadece bir tek yerine otopsi yapıyor. Kendince gerçekten bir sanat ortaya koyuyor. Sıradan bir cerrahın belki de yapamayacağı kadar titiz bir çalışma yapıyor. Öldürdüklerinin hepsi çok zengin ailelere mensup. Frank tüm aileler ile görüşüyor. Yola çıkabileceği, peşinde koşabileceği bir ipucu arıyor. Ve garip bir şey dikkatini çekiyor. Bu aileler hala espri yapabilecek durumdalar. Ölen kişilerin bulunma şekilleri de göz önünde bulundurulduğunda bu ailelerin bu kadar sakin, olayı kabullenmiş ve rahat olması çok rahatsız edici geliyor Frank’e. Cinayetler giderek hızlanırken katil bir de Başkan’a bir not gönderiyor.

Bir çok kitapta olduğu gibi katilimiz yine cinayetlerini tanrısal bir sebeple işlediğine inanıyor. Kurbanları aslında ailelerin ayrık otları diye tabir edebileceğimiz kişileri. Ailelerini huzursuz eden, onların mutsuzluğuna sebep olan kişiler. Aslında katil kendince bir toplum mühendisliği yapıyor. Ki bu kitapta da bunun nerelere kadar gidebileceğini ve ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görüyoruz.


Kitabı hızlı okudum. Çok kaçırılmaması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Beni çok tatmin etmedi. Kitabın sonlanış şeklini çok beğenmedim. Sanki yazmış, yazmış tam sona geldiğinde birisi çağırmış ve üç satırda toparlayıp bitirmiş gibi geldi bana. Belki daha görkemli sonlara alıştığımız için. Belki hayatta bir çok şeyin sonu o kadar net bir şekilde gelmediği için romanlarda görmek istiyoruz ilahi adaleti. Mutlu son yok, görkemli son da yok, hatta aslında Frank’in başarılı olduğunu bile söyleyemeyeceğim. Ama biraz daha devam edersem kitabın sonunu da anlatacağım sanırım. Netice olarak, çok beğenmedim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder