Marquis De Sade'nin yazdığı 2 kitaptan bahsetmek istiyorum; Sodom'un 120 Günü ve Justine - Erdemin Felaketleri.
Marquis De Sade, Sadizm’in adından türediği
kişidir. Fransız aristokrat ve felsefe yazarıdır. Yazmış olduğu kitaplar ise
okuyanı iliklerine kadar zorlayan sert pornografik (ve bir çok yerde iğrenç) sahnelerle
doludur.
1740 yılında Fransa'da Paris’te Condé Sarayı'nda doğmuş. Hayatı da eserlerindeki kadar çalkantılı geçmiş. Çocukluğunda rahip amcasının yanında eğitim görmüş olması (bence) kuvvetle muhtemel ki; kitaplarında başrol oynayan rahiplerin temelini oluşturmuş. Yedi Yıl Savaşları’nda süvari komutanı olarak bulunması da içindeki hükmetme ve ele geçirme duygularını iyice açığa dökmüş sanırım. 1763’ten itibaren dönem dönem tutuklanmıştır. Evinde çalışan kadın ve erkek hizmetliler, birlikte olduğu fahişeler kendilerine kötü muamelelerde bulunduğundan hakkında sürekli şikayetçi olmuşlar. Bastille dahil bir çok hapishanede 29 yılını ve akıl hastanesinde 13 yılını geçirmiş ve zamanına göre oldukça uzun yaşayarak 74 yaşında (1814 yılında) ölmüştür.
Böyle bir girişten sonra nasıl bir yazarın
kitapları hakkında bilgi vereceğimi anlamışsınızdır sanırım. Öncelikle neden
böyle bir adamı okumak istediğimi açıklamak istiyorum. Çünkü karısı ile ilgili
bir kitap yazılmış, böyle bir adamın eşi olmak ile ilgili. Adını çok uzun
zamandır duyduğum Marquis De Sade’ı karısı hakkındaki MARKİZ isimli kitap
vesilesiyle okumaya başladım.
Sodom’un 120 Günü ve Justine – Erdemin Felaketleri
isimli iki kitabını aldım. Hangi kitabını önce yazdığı ile ilgili fazla bir
bilgi bulamadım açıkçası, Justine’in çok daha yumuşak bir dille ve bazı
noktalarda Sodom’un 120 Günü’ndeki kadar ileriye gitmeden yazılmış olmasından
dolayı daha önce kaleme alınmış olduğunu tahmin ediyorum. İlk kitabı
bitiremediğimi de eklemeden geçemeyeceğim. Justine ise erdem timsali bir genç
kızın kaçmaya çalıştıkça karşılaştığı felaketleri, her iyi niyetinin suistimal
edilmesini “bu kadar da olmaz” dedirtecek şekilde yazıyor. Okuduğum 2 roman da bir anlatıcının ağzından yazılarak ilerliyor. Mekanların kasveti ve ulaşılmaz yerlerde oluşu kitabın içeriğini daha da güçlendiriyor.
Sayfalarca süren monoloğa yakın konuşmalar
kötülüğün, acımasızlığın, muhtaç olanın ezilmesinin hiç bir sakıncası
olmamasının, doğanın da en az bu düşüncede olanlar kadar acımasız olduğunu
gözler önüne serdiğini düşünerek felsefi bir şekilde devam ediyor. Tanrı’nın kötülükler
karşısındaki umursamazlığını örnek göstererek zayıf olanın, kaçırılanın, esir
edilenin, kadının, erkeğin ve ergenliğe anca ermiş çocukların bile kendi
zevkleri için hiç acımadan kullanılmasının kapısını açtığını sanıyor. Kadını
kümesindeki tavukla eş değer tutarken, pornografinin de ötesinde sadizmin en
derinlerine kadar açık seçik bir şekilde inmekten çekinmiyor. Gerçek hayatında
bu derece ileri gitmiş midir bilemiyorum ancak (nasıl olduğunu anlamasam da)
hala bunları yaşamaktan hoşlananlar olduğuna göre ve Sade’ın yaşadığı dönemde insanın
en büyük öneminin taşımakta olduğu unvandan kaynaklandığını bilince okuduklarım
daha da korkunç geliyor.
Okuyup okumama konusundaki fikrime gelince...
Kesinlikle tavsiye etmediğimi söyleyebilirim. Markiz’i de okuyup, en kısa
sürede yazacağım.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder