6 Kasım 2012 Salı

Sodom'un 120 günü / Justine - Erdemin Felaketleri







Marquis De Sade'nin yazdığı 2 kitaptan bahsetmek istiyorum; Sodom'un 120 Günü ve Justine - Erdemin Felaketleri. 

Marquis De Sade, Sadizm’in adından türediği kişidir. Fransız aristokrat ve felsefe yazarıdır. Yazmış olduğu kitaplar ise okuyanı iliklerine kadar zorlayan sert pornografik (ve bir çok yerde iğrenç) sahnelerle doludur.


1740 yılında Fransa'da Paris’te Condé Sarayı'nda doğmuş. Hayatı da eserlerindeki kadar çalkantılı geçmiş. Çocukluğunda rahip amcasının yanında eğitim görmüş olması (bence) kuvvetle muhtemel ki; kitaplarında başrol oynayan rahiplerin temelini oluşturmuş. Yedi Yıl Savaşları’nda süvari komutanı olarak bulunması da içindeki hükmetme ve ele geçirme duygularını iyice açığa dökmüş sanırım. 1763’ten itibaren dönem dönem tutuklanmıştır. Evinde çalışan kadın ve erkek hizmetliler, birlikte olduğu fahişeler kendilerine kötü muamelelerde bulunduğundan hakkında sürekli şikayetçi olmuşlar. Bastille dahil bir çok hapishanede 29 yılını ve akıl hastanesinde 13 yılını geçirmiş ve zamanına göre oldukça uzun yaşayarak 74 yaşında (1814 yılında) ölmüştür. 
Böyle bir girişten sonra nasıl bir yazarın kitapları hakkında bilgi vereceğimi anlamışsınızdır sanırım. Öncelikle neden böyle bir adamı okumak istediğimi açıklamak istiyorum. Çünkü karısı ile ilgili bir kitap yazılmış, böyle bir adamın eşi olmak ile ilgili. Adını çok uzun zamandır duyduğum Marquis De Sade’ı karısı hakkındaki MARKİZ isimli kitap vesilesiyle okumaya başladım.

Sodom’un 120 Günü ve Justine – Erdemin Felaketleri isimli iki kitabını aldım. Hangi kitabını önce yazdığı ile ilgili fazla bir bilgi bulamadım açıkçası, Justine’in çok daha yumuşak bir dille ve bazı noktalarda Sodom’un 120 Günü’ndeki kadar ileriye gitmeden yazılmış olmasından dolayı daha önce kaleme alınmış olduğunu tahmin ediyorum. İlk kitabı bitiremediğimi de eklemeden geçemeyeceğim. Justine ise erdem timsali bir genç kızın kaçmaya çalıştıkça karşılaştığı felaketleri, her iyi niyetinin suistimal edilmesini “bu kadar da olmaz” dedirtecek şekilde yazıyor. Okuduğum 2 roman da bir anlatıcının ağzından yazılarak ilerliyor. Mekanların kasveti ve ulaşılmaz yerlerde oluşu kitabın içeriğini daha da güçlendiriyor. 

Sayfalarca süren monoloğa yakın konuşmalar kötülüğün, acımasızlığın, muhtaç olanın ezilmesinin hiç bir sakıncası olmamasının, doğanın da en az bu düşüncede olanlar kadar acımasız olduğunu gözler önüne serdiğini düşünerek felsefi bir şekilde devam ediyor. Tanrı’nın kötülükler karşısındaki umursamazlığını örnek göstererek zayıf olanın, kaçırılanın, esir edilenin, kadının, erkeğin ve ergenliğe anca ermiş çocukların bile kendi zevkleri için hiç acımadan kullanılmasının kapısını açtığını sanıyor. Kadını kümesindeki tavukla eş değer tutarken, pornografinin de ötesinde sadizmin en derinlerine kadar açık seçik bir şekilde inmekten çekinmiyor. Gerçek hayatında bu derece ileri gitmiş midir bilemiyorum ancak (nasıl olduğunu anlamasam da) hala bunları yaşamaktan hoşlananlar olduğuna göre ve Sade’ın yaşadığı dönemde insanın en büyük öneminin taşımakta olduğu unvandan kaynaklandığını bilince okuduklarım daha da korkunç geliyor.

Okuyup okumama konusundaki fikrime gelince... Kesinlikle tavsiye etmediğimi söyleyebilirim. Markiz’i de okuyup, en kısa sürede yazacağım. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder