Bu yazı da 2-3 haftadır elimde
sürünüyor, bir türlü bitirememiştim. Bugün Deniz Gezmiş’in doğum günü (27 Şubat
1947) olması sebebiyle bitirip, sizlerle paylaşmanın çok hoş bir anma olacağını
düşündüm.
***
Geçtiğimiz günlerde kütüphanemi
biraz derleyip toplamaya karar verdim. Yeni kitaplara yer açmam gerekiyordu.
Bir çok kitabı ikinci defa okumayı düşünmediğimden onları sahaflardan
değiştirebilirdim üstelik de. İki koli kitap ayırdım. Ama bu arada bazı
kitapları hiiiç hatırlamadığımı fark edip onları da tekrar okunmak veya
incelemek üzere kütüphaneye yerleştirdim tekrar.
Bu arada Erdal Öz’ün yazdığı
Gülün Solduğu Akşam kitabına denk geldim. Üniversite sıralarındayken okumuştum
bu kitabı ve çok etkilendiğimi hatırlıyordum, ancak şöyle bir yoklayınca doğru
düzgün aklımda kalan hiç bir şey olmadığını fark ettim. Aslında ben de bu
kitapla ilgili uzun bir özet vermek istemiştim. Onun için de okurken cep
telefonuma notlar alarak okumuştum. Ancak teknolojiye bu kadar güvenmemek
gerekiyor. Telefonum bir güncelleme esnasında içindeki tüm her şeyi
uçuruverince benim yazı da gidiverdi. Şimdi detaylı değil, aklımda kalanlarla
size anlatmaya çalışacağım olanları. Benim için bile oldukça eski bir olaydan
bahsettiği için yazar ve konu hakkında bilgi vermek istiyorum.
1935 Sivas Yıldızeli doğumlu
yazar Erdal Öz 2006 yılında İstanbul’da kanserden dolayı vefat etti. Ankara
Hukuk Fakültesi Mezunu. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında üç kere tutuklanmış. O
esnada yani hapisteyken tanışmış Deniz Gezmiş’le de. Bu kitabın amacı da Deniz
Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve Sinan Cemgil’in hikayelerini paylaşmakmış.
Deniz Gezmiş ise; Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun
kurucusu, 25 yaşında iki dava arkadaşı ile birlikte idam edilen Sosyalist
devrimcidir. (wikipedia)
Erdal Öz’ün hiç beklemediği bir
anda salıverilmesi, peşinden de Deniz Gezmiş ile arkadaşlarının asılması ne
yazık ki bir son vermiş vermiş bu anlatılara.
Giriş kısmından sonra Can
Yücel’in Mare Nostrum (Latince: Bizim Deniz) adlı şiiri ile başlıyor kitap. Son
iki dizesi;
Acıyorsam sana anam avradım
olsun,
Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun.
Ama aşk olsun sana çocuk, AŞK olsun.
O kadar acıklı bir hikaye ki
onlarınki... Deniz Gezmiş 25 yaşında idam edilerek öldürülmüş. Türkiye’yi bu
kadar severken, hükümete karşı geliyor olması, bir türlü zapt edilemiyor olması
korkutmuş devleti. Başa çıkamamış devlet, üniversiteli bir avuç gençle. Kimi
zaman delikanlılığın verdiği güçle yapılmaması gereken şeyler de yapmışlar. Bir
bankayı soymuşlar mesela. Bir kaç Amerikalı askeri kaçırmışlar. Kendi
ağızlarından dinlemelisiniz, okumalısınız ama... Bir taraftan kaçırıyorlar, bir
taraftan rahat ettirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kaçırdıkları
askerleri ya vurmak zorunda kalırlarsa diye uykusuz kalanları oluyor. Türkiye'nin dağlarındaki kaçışları, yaralanma, vurulma hikayeleri, köylüye bile gözükmemeye çalışırken yakalanmaları. Düşünüyor insan şimdi hangimiz doğru bildiklerimiz uğruna rahatımızı bırakıp da onca eziyet çekeriz diye.
Deniz Gezmiş bugünün deyimiyle
hiç geri vitesi olmayan birisi. Yakalanıp yetkililerin karşısına çıkarıldığı
zamanlarda bile sözünü esirgemiyor, hatta söyleyeceğini en sert şekilde
söylüyor. İdam edilmeye giderken bile boyun eğmiyor, imam istemiyor, yüzünün
kapatılmasını kabul etmiyor.
Bunların hepsi görevdeki yetkilileri rahatsız
ediyor haliyle. Ama insan düşünüyor, asmak mı olmalıydı çaresi? Deniz Gezmiş’in
hapisten kaçmışlığı da var gerçi. Filistin’de gerilla eğitimi almış olması
benim için en çarpıcı, sarsıcı detaylardan biriydi mesela. Bir insan, gencecik,
hukuk fakültesinde okuyan bir insan neden gerilla eğitimi alır? Böyle mi
kurtulur insan anca, böyle mi kurtarabilir vatanını diye düşünüyorum. Tarih
bilgimi karıştırıyorum. Silahsız doğru yol bulunamamış ki hiç. Gerçi silahla
bulunan yol da doğru mudur bilemiyorum. Çok aklım karışık bir şekilde okumaya
başladım, bittiğinde değişen pek bir şey yoktu yine de. Ama bildiğim bir şey
var ki; dünkü tarihi bugünkü medeniyetle (!) yargılamamak lazım.
