27 Aralık 2013 Cuma

BOLEYN KRALI


Philippa Gregory sayesinde tanıştık bu Boleyn’ler ve İngiltere Kralı 8. Henry ile. Kadın hepimize tarihi yeniden sevdirdi. Peşinden Türkiye’den Demet Altınyeleklioğlu girdi aynı kulvara. Boleyn Kızı çevirilerini yaparken kendisi de Osmanlı sultanlarını yazmaya başladı ve sanırım tüm dünyada tarihi romanlar belki de hiç olmadığı kadar büyük bir yükselişe geçti. Bu furyadan faydalanmak isteyen bir çok yazar da çıktı elbette.

Öncelikle Boleyn Kralı’nı yazan Laura Andersen’den bahsedeyim. Kitabın arkasında benim bugüne kadar okuduğum en keyifli biyografi vardı. Kısa olduğu için bir kısmını buraya alacağım. “... eline geçen her şeyi okumak gibi kar getirmeyen bir amaçla kullandığı bir Edebiyat diploması var. Mali çöküşünün sebebi, “Üçü de sizi bir yerlere götürüyor.” diyerek  savunduğu kitaplar, ayakkabıları ve seyahat etmek.” Ayakkabı almak için çok güzel bir bahane, bir kadın olarak çok takdir ettiğimi söylemeliyim. Ancak tabii ki sevgili Laura Türkiye’de yaşamadığı için artık biz kadınların kutusu için ayakkabı alacağını bilmiyordur.

Internette şöyle bir dolaştım ve sadece iki tane kitabını gördüm Laura Andersen’in. Biri Boleyn Kralı, diğeri Boleyn Deceit (Boleyn Hilesi). Ancak ikinci kitabın Türkçesi sanıyorum henüz yayınlanmamış.
Edebi olarak değerlendirmeyeceğim. Popüler kitapların çok edebi olduklarına inanmıyorum çünkü. Buna Elif Şafak da, Orhan Pamuk da dahil. Yazar olmak ve edebiyatçı olmak çok farklı olmalı diye düşünüyorum. Şarkıcı olmakla müzisyen olmak arasındaki fark gibi belki de biraz.

Kitapta ilk on sayfadaki bazı cümleler beni sıktı. Sanıyorum bu çevirenden kaynaklanıyordu. Bazı cümleleri bir kaç kere döne döne okumak zorunda kaldım anlamak için. Hatta kitabı bırakasım bile geldi. Ancak sonradan açıldı ve normal cümlelerle devam etti neyse ki.

8. Henri İngiltere’nin en büyük krallarından biri. Krallık yetenekleri haricinde boşanmanın yasak olduğu bir dönemde tam altı tane eş almış olması bir diğer yeteneği. İlk eşi ile birlikteyken Mary Boleyn’i metres tutmuş ancak sonrasında kız kardeşi Anne’e aşık olmuştur. Anne yüzünden ilk karısını boşamak için Vatikan’a karşı gelmiş ve Anglikan Klisesi’ni kurmuştur. Ancak Anne’in kendisine bir erkek çocuk verememesi ve erkek kardeşi ile ensest ilişki yaşayarak bu çocuğa hamile kalmış olduğu söylentileri kralın da kulağına ulaşınca idam edilmiştir.

İşte bu kitap Anne’in sağlıklı bir erkek çocuk doğurmuş olma ihtimali üzerine yazılmış bir kitap. Seriye bir kitap daha gelmiş gibi bir duygu ile almıştım kitabı. Ama hayal ürünü olması diğer Boleyn serisinin biraz gerisinde kalmasına sebep oluyor bence. Kitap yine saray entrikaları ve tabii ki aşk oyunları ile ileriyor.

Kitap hakkındaki yorumlara baktığım zaman, sürükleyici olduğuna yüzde yüz katıldığımı söyleyemeyeceğim. Genelini sıkılmadan okudum ama elimden bırakamadım diyemem. Hatta benim gibi genellikle beş günde altı yüz - yedi yüz sayfayı okuyabilen birisi için üç yüz altmış sayfa bile olmayan bu kitap elimde süründü diyebilirim.

Karakterler iyi kurgulanmış, ancak ana karakter Boleyn Kralı değil. Bence bu büyük bir eksiklik.
“Tudor hayranlarını tatmin edecek, serinin diğer kitaplarını dört gözle bekleyecekler.” denmiş. Daha önce de tarihi romanlar vardı. Philippa Gregory’nin en büyük avantajı gerçek tarihi roman tadında önümüze sermesiydi. Bu yüzden hiç bir tarihsel zemini olmayan, başından sonuna kurguya dayanan bu tür tüm romanlar gerçek olaylara dayananların çok gerisinde kalmaya mahkumlar bence.


Olaylar biraz ne olduğu belirsiz şekilde sonlanırken kitabın son üç sayfası bombayı patlatıyor ve süpriz bir şekilde her şey çözülüyor. Şaşırtıcı olması güzeldi. Ancak ben bu hissi Hangover filminde de yaşamıştım, süpriz son güzel ama her şeyin tadını tam çıkarabilmek için biraz daha uzun olması gerekiyordu bence. 

12 Aralık 2013 Perşembe

DÖNÜŞ – AYŞE KULİN


Gizli Anların Yolcusu ile başlayan serüven üçüncü kitap olan Dönüş’ü de bitirmemle sanıyorum 10 günde sonlandı. Çok akıcı ve çok hızlı okunabilen bir seriydi. Tam bir hesaplaşma ve bence diğer seri kitapların tümünden farklı olarak aynı olayı herkesin açısından önümüze sermesi ile tam bir tatmin duygusu yarattı bende.

İlk kitapta olayı İlhami’nin gözünden okuduk, olaylara hakim olduk. İkinci kitapta Bora’nın tarafına geçtik. Gizli kalmış yönlerini ve geçmişini öğrendik. Üçüncü kitap ise olayın en dışında gibi gözüken ama aslında hem İlhami’nin kızı olarak her şeyin tam ortasında yer alan, hem de Bora’nın hayatında bir genç kız olarak kendine yer bulmaya çalışan Derya’nın gözünden olayları görüyoruz.

Derya olaylar patladığı anda annesi tarafından Londra’ya neredeyse sürüklenmiş ve babasının kendilerini terk ettiğini, eski ortağı Handan ile kendine yeni bir hayat kurmak üzere uzaklaştığını öğrenmiştir annesinden. Kardeşini de kaybetmiş olan Derya babası tarafından terk edilmeyi çok zor atlatır, bir çocuk böyle bir travmayı ne kadar atlatabilirse... Annesi ise bu arada yeniden evlenmiş ve kendine yeni bir hayat kurmaya çabalamaktadır. Annesi Singapur’dayken Derya tamamen tesadüf eseri ayrıldıktan sonra babasının annesine gönderdiği mektuplarını bulur ve aslında kendisini asla terk etmediğini, ulaşmak için çok uğraştığını öğrenir. Elindeki tüm imkanları zorlamasına rağmen babasını bulamamıştır daha önce. Ama bu sefer ulaşır sonunda. Ve tam bir yüzleşme süreci başlar.

Bu yüzleşme aslında sadece Derya’nın babası ile yüzleşmesi değildir. İlişkileriyle, annesiyle ve hepsinden önemlisi kendisi ile bir yüzleşmedir bu. Bence bu tür kitapların aslında en iyi tarafı bizim kendimizle de yüzleşmemizi sağlaması. Derya zaten sürekli yurtdışında okuduğundan gaylere yaklaşımı çok daha dostça, ona göre garip bir durum değil bu. Gayet kabul edilebilir. Ancak olay kendi başına geldiğinde, kendi yakın çevresinden birisinde bu durumla karşılaştığında verdiği tepkiler aslında hepimize kendi bakış açılarımızı yeniden düzenlemek açısından örnek oluşturacak nitelikte. Tabii ki genç bir kızın aşık olduğu adamın aslında babasının sevgilisi olduğunu anlaması çok travmatik bir durum.

Bu arada Hakan diye birisiyle tanışır. Seriye bir kitap daha eklenecek olsa sanırım bu da Hakan ile ilgili bir kitap olurdu. Ama tabii okurken ara ara kararsız da kaldım, acaba Derya’ya mı yoksa babasına mı yakın olmaya çalışıyor acaba bu Hakan diye.


Ben bu kitapta ilk kitaba göre çok daha fazla duygusal derinlik buldum. İlhami’nin inzivaya çekilmiş olması, annenin kendi içinde yaşadığı, kızına aktarmamak için uğraştığı, bir hiç yüzünden gibi gözüken patlamaları ve bunların arkasında yatan sebepler, Derya’nın ilişki kurmakta zorlanması... Gerçi hayat da böyle değil mi? Önce birisini tanırsın biraz, sonra onun hakkında daha fazla bilgi edinirsin ve sonunda artık onun ile ilgili yorumlar yapabilecek, psikolojisini tahlil edebilecek duruma gelirsin. İnsanların ortaya koyduğu sert tepkilerin arkasında aslında ne korkular, ne travmalar, ne kötü olaylar olduğunu görmek açısından da iyi bir örnek. 

6 Aralık 2013 Cuma

BORA’NIN KİTABI – AYŞE KULİN


Gizli Anların Yolcusu’nu bitirir bitirmez, arayı hiç açmadan başladım Bora’nın Kitabı’na. Beklentim bu değildi pek aslında. Çünkü ilk kitapta Bora’nın gerçekten bir kitabı vardı yazdığı ve belki de bir çok şeyin başlangıcı olan, bir çok şeye sebep olan. Bu kitap o kitaptır diye düşünmüştüm ben. Olsa da şık olurmuş hani. İlk kitabı da okuduğunuzu düşünerek burada ilk kitaba dair detaylar vereceğim. Eğer okumadıysanız ve okumayı planlıyorsanız tadını kaçırmamak adına bu yorumu okumamanızı öneririm.

İlk kitabı İlhami’nin bakış açısından okumuştuk. Bu kitapta hem Bora’nın geçirdiği zor çocukluğu daha derinlemesine görüyoruz, hem de ilk kitapta göremediğimiz noktaları görüyoruz. Bora’nın ailesini tanıyoruz biraz daha. Doğu’daki hayatı görüyoruz, bize anlamsız gelen... Töre diye kendi çocuklarından vazgeçebilen aileler görüyoruz. Çocuklarını kendi elleriyle para için dedesi yaşında adamlara satan babalar görüyoruz. Kız çocuklarını yok sayan aileler görüyoruz. Kadının değil adının, neredeyse kendisinin bile yok edilmeye çalışıldığı, ne evladının ne kendisinin hakkını koruyamadığı, gözünü bile yerden kaldırıp karşısındakinin gözünün içine bakamadığı bir yer. Erkeğin de öyle çok hakkı yok aslında. Öyle bir coğrafya ki soğukla birlikte kalpler de donmuş, “töre” diye anlamsız bir şey yüzünden herkes mutluluğu unutmuş, yüreklere tipi vurmuş.

İlk kitaptaki Hüsam’ın aslında Bora’nın biricik arkadaşı Recep olduğunu öğreniyoruz. Recep’in Bora gibi farklı duyguları yok, erkek yani. Çok daha rahat etmesini bekleriz, değil mi? Yok. Onun başından da öyle şeyler geçiyor ki erkeğin bile orada rahat edemediğini anlıyoruz. Babası hapiste. Annesi ve dedesi (babasının babası) ile birlikte yaşayıp gidiyorlar. Ama dedesi annesine tecavüz ediyor, bir kere de değil üstelik. Ve Recep görüyor bunu. Bir şey yapamıyor. Ne yapabilir ki? Tecavüze uğrayanın bir hakkı yok ki oralarda. Bir de başına daha da kötü şeyler geliyor ondan sonra. Hani tecavüze uğramakla da kurtulamıyorsun yani. Bir kız seviyor Recep, söyleyemiyor bile. Başlık parası yok ki, neyine güvenip isteyecek? Sevgisine mi? Oralarda hiç adı anılmayan bir şey sevgi. Bir komün hayatı yaşanıyor ama o kadar kalabalığın içinde herkes hem tek başına, hem de birey bile olamamış.

O gözle okursanız Türkiye’nin doğusu ile ilgili çok ciddi tespitler var. İnsanın içini acıtan, yaralayan, kanatan... Neden böyle diye durup düşündüren... Kızını babası hatta dedesi yaşında bir adama satmaktan yana hiç bir beis duymayan bir baba, yaşıtı bir oğlanla gördüğünde namusu bahane ederek kızını vurabiliyor. Veya kızı asıyorlar, intihar etti diyorlar. Eli eline değmememiş belki de... Veya Bora’nın yaşadığı gibi tecavüze uğrayan bir erkek dahi olsa, yapanın hiç bir suçu yok. Tecavüzcünü yakalatmaya bile korkuyorsun suç sana kalacak diye.

Ben neden tecavüze uğrayan kadını öldürdüklerini çok düşünmüşümdür. Çok eskiden sanıyorum TRT’nin Parmaklıklar Arkasında diye bir programı vardı, mahkumlarla röportajlar yaptıkları. Orada bir mahkumla yaptıkları görüşmede sorumun cevabını aldım. Kadının ne kadar değersiz olduğunu bir kere daha görerek aldım bu cevabı. Adam “Tecavüze uğrayan kadın öldürülür. Çünkü namusun temizlenmesi gerekir. Tecavüzcüyü öldürürsen olay kan davasına döner. Bir o aileden, bir bu aileden derken senelerce sürer gider, bir sürü insan ölür. Kan davasına dönmesin ve namus temizlensin diye en kolayı kadını öldürmektir.” dedi. Ne kadar acı değil mi?


Bora’nın Kitabı da güzel. Ama bende ilk kitabın bıraktığı etkiyi bırakmadı. Her iki kitapta da satır aralarında güncel, özellikle siyasi konularla ilgili değerlendirmeler veya laf dokundurmalar var. Aynı bakış sahip olduğumuz için benim hoşuma gitti tabii ki. Ve serinin son kitabı olan Dönüş’e de bugün başladım. Bu sefer olayları İlhami’nin kızının gözünden göreceğiz. 

4 Aralık 2013 Çarşamba

GİZLİ ANLARIN YOLCUSU – AYŞE KULİN


Zaten çok severdim Ayşe Kulin’i. Ama Gizli Anların Yolcusu beni benden aldı desem yeri var. Devamı olan Bora’nın Kitabı’na başladım şimdi. Sonrasında da Dönüş bekliyor beni heyecanla.

Kitap zaten yeterince sarsıcı bir şekilde başlıyor. Ama öncelikle bilmeyenleriniz için konusunu söyleyeyim; konu daha da çarpıcı; biri evli, diğeri bekar olan iki erkeğin aşkı, gay aşkı. Aslında kitabın isminde de görüyoruz bunu. Ben az  önce fark ettim ama mutlaka yazılmıştır bir yerlerde, Gizli Anların Yolcusu, yani GAY.

İlhami’nin polislere olanı kısaca anlatması ile başlıyor olay. Özel bir konu konuşmak için gittiği yerdeki kişi balkondan aşağı düşerek ölüyor. Ölen kişi kim bilmiyoruz. Ama roman ilerledikçe o balkonu öğreneceğiz.

Demin de dediğim gibi konu zaten sadece bizim topraklarımızda değil neredeyse dünyadaki tüm coğrafyalarda tabu haline gelmiş, tu kaka ilan edilmiş bir konu. Erkek erkeğe ilişkiye ancak şimdilerde gerçekten ileri demokrasiye sahip ülkelerde onay veriliyor, yadırganmıyor. Evlenebiliyorlar. Arap dünyasında ise ölüm sebebi. Bizim kutsal kitabımız bütün dünyada yaşanan tüm kötülüklere rağmen ancak Lut kavmi üzerine bela göndermiştir. Erkek erkeğe ilişkiyi tercih ettikleri için... Bu yüzden bir çoğumuz ön yargılıyız bu konuda. Hatta benim fark ettiğim bir şey var, özellikle erkekler arasında. Kadın eğer kendi cinsi ile birlikte ise, yani lezbiyense “Vaaayyy sosyetik...” derler. Ama kendi cinsini tercih eden bir erkekse “Bırak o’lum o ibneyi” olur. En çok kullanılan hakaret içerikli kelimelerden biridir. Çok zor bir durum. Çok sevdiğim gay arkadaşlarım da olduğundan çok yabancısı olduğum veya uzağında durduğum bir konu değil. Bu konudan en uzak duran, en tiksiniyor gözüken bir çok erkeğin neler yaşadığını bilseniz şok geçirirsiniz. Eğer karşınızdaki adam fazla homofobik davranıyorsa gizli eğilimleri olma ihtimali çok yüksektir. Her zaman derim; eğer o kişiyle yatakta olmayı düşünmüyorsan sana ne kiminle yatağa girdiğinden. Hırsızlık yapanı, namus diye cinayet işleyini yargılamazken neden bu insanlara karşı olan tavır? Bu olmamalı bir insanın iyi mi kötü mü olduğuna karar verme şeklimiz.

Kitaba geri dönecek olursak... Karşımıza çıkan ikinci sahne İlhami’nin eşiyle birlikte bir partiye katıldığı gece. Eşi dans ediyor. Rahat ve mutlu bir hayatları olduğunu zannedersiniz bu sahneyi okuduğunuzda. Ancak hemen peşinden iki çocukları olduğu ama küçük oğullarını bir kaç sene önce kaybettiklerini öğreniyoruz. Bir şekilde kendini işiyle uğraşarak, eşini hayata döndürmeye ve kızına sahip çıkmaya çalışarak toparlanmış bir baba. Tamamen dağılmış, komşusunda gittiği ruh çağırma seanslarıyla oğluna kavuşmaya çalışan bir anne. Bütün bunların ortasında hala var olmaya, bir ailesinin olduğunu hissetmeye çalışan bir kız. Zaten zor olan bu hayat adamın artık hiç bir şeyi sırtlayamaz hale geldiği ve çok sarhoş olduğu noktada karşısına çıkan bir gecelik kaçamakla hepten karışmaya başlıyor. Ertesi sabah gelen pişmanlık, utanma, korku... Ama ne yazık ki bu pişmanlık çok uzun sürmüyor. Eşiyle kaç senedir paylaşamadığı cinselliği kendine koşulsuz sunan bu arkadaş ona bir rahatlık getiriyor. Ama kadın bu... Aşık oluyor adama. Adam kaçıyor, o kovalıyor. Sonra erkek erkeğe gidilen bir iş gezisinde, yine bol rakılı bir gecenin sonunda İlhami’nin hayatı... Bilemiyorum alt üst mü oldu demeli, hayatının aşkını mu buldu demeli...

Kitabın içinde satır aralarını okuduğumuz bir kitap daha var. İlhami’nin sevgilisinin yazdığı kitap. Kendi hayatından satır aralarını okuyoruz. Doğu’da kadın olmanın ötesinde çocuk olmanın bile ne kadar zor olduğunu görüyoruz tüm yalınlığıyla. Çetrefilli cümleler, çok derin betimlemeler sıkar beni her zaman. Ama burada öyle bir sadelik var ki. Doğulu insanımızın saflığı ve güzelliği ile yazılmış. Çok net. Çok acıtıcı. Özellikle benim gibi köyü İstanbul olanların fazla karşı karşıya kalmadığı hayatlar bunlar. Belki gazetelerin üçüncü sayfasında karşımıza çıkan, belki sağdan soldan duyduğumuz ama bizim başımıza pek gelmeyen, yine yakın çevremizden pek duymadıklarıklarımız...


Kitabın gidişatı hakkında çok fazla bilgi vermek istemiyorum. Ancak şunu söylemeliyim, aslında İlhami’nin yaşadığı saf, tertemiz bir aşk. Bugüne kadar eşcinsel bir deneyimi olmamış bir adam. Böyle bir eğilimi de olmamış. Ama kadın, erkek diye ayırmadan, ayıramadan aşık olmuş. Bunu düşünmeye bile vakit kalmadan gelmiş aşk. Gerçek aşk yaş, eğitim, kültür, huy suy gözetmiyorsa cinsiyet de gözetmeyebilir mi? Bence bu kitap bittiğinde herkesin düşünmesi gereken soru bu. 

26 Kasım 2013 Salı

DİŞİLİK Mİ? KİŞİLİK Mİ?


Annemin Seda Diker ile karıştırarak aldığı kitap bizi çok eğlendirdi. Seda Akgül medyanın tanıdığı bir isim. Hacettepe Üniversitesi İngilizce bölümünü bitirdikten sonra İsveç Üniversitesi’nin bursu ile “Avrupa Birliği Gazeteciliği” okumuş.TRT’de spikerlik yaptıktan sonra kuruluşundan itibaren TV8’de görev yapmış. Işık Üniversitesi’nde medya dersleri vermiş. Burcu ikizler, yükseleni teraziymiş ki Allah etrafındakilere sabır versin diyorum. Ben bir teraziyim, ne zorluklardan geçerek şu anki halime geldim bilirim. Bir de bunun üzerine ikizlerin çift kararkterliliğini eklemek sanırım hem kendisi hem de çevresindekiler için oldukça yorucudur. Bir de bekarmış ve daha uzun yıllar bekar kalmak niyetindeymiş kendisi.

Kitap 190 sayfa. Sabah işe giderken okumaya başladım, akşam dönüş yolunun yarısını geçtiğimde bitmişti. Evet, akıcı yazılmış, eğlenceli bir kitap ancak yarım bırakılan sayfaları da atsak sanıyorum 100 sayfa civarındaymış aslında.

Konu aslında klasik kadın – erkek halleri. “Bir kadın olarak önce dış görünüşümüzle masaya oturur, aklımızla kalkmaya çalışırız. Bedenimiz ve ruhumuzun nadirdir aynı fikirde olduğu.” Yazıyor kitabın arka kapağında. Kitapta yazılan bir çok şeyin altına ben de imzamı atarım. Çok doğru ve haklı buldum. Kadınların, özellikle şehirli kadınların neredeyse %90-95’i için dış görünüm çok  önemli. Aslına bakarsanız belki de erkeklerden daha çok önem veriyoruz hem kendimizin, hem de diğer kadınların nasıl gözüktüğüne. Ama bize görünüşümüz için yaklaşan bir erkek olduğunu hissettiğimiz anda bütün nevrimiz dönüveriyor. Uzun süredir görmediğimiz bir arkadaşımızla karşılaştığımızda gözlerimiz neredeyse hassas terazilere dönüşüveriyor. Neresine kaç gram eklemiş, yüzünde kaç tane kaz ayağı oluşmuş hemen bir muhasebesini yapıveriyoruz. Erkekler inanın bizim kadar incelemiyorlar kadınları. Erkek gördüğü şeyden, özellikle de kadından memnun olmak üzere kurmuş dünyasını. Incık cıncık yapan bizleriz, hem de birbirimize. Bir de tabii kadını hep göz ardı etmeye, eve kapamaya yeltenen bir coğrafyada yaşadığımızdan belki de bu tavırlarımız. Erkeği ele geçireni gücü ele geçirmiş olarak algılıyoruz belki de. Evlenmiş kadın başarı kazanmış sayılıyor kadınların gözünde.

Kitap öncelikle erkekleri incelemekle ve sınıflandırmakla başlıyor. Gri tilkiler, karabataklar, metroseksüeller, aşk çocukları, kurbanlar, pintiler, enteller, kıskançlar, bilgisayar kurtları, 40’lık bekarlar, şıpsevdiler, maçkolikler ve narsistler. Başlıklar zaten kimin ne olduğunu az çok ortaya koyuyor. Sonra biraz kadın erkek ilişkilerine giriyor. Bu kadar geniş görüşlü ve komik yazabilen bir kadının hala “Zor Kadın” olarak koca avlanabileceğini yazması bana ilginç geldi. Yazımın başında da demiştim, yazdıklarının bir çoğunun altına imzamı atarım ama bence kadınlar bu “zor kadın” olma meselesini yanlış anlıyorlar. Türkiye’de kadın ve erkeğin ilişkisinde güç dengesi bence şu şekilde işliyor, kadını tavlayana ve yatağa atana kadar güç kadında, ama bir kere o yatağa girdikten sonra güç tamamen el değiştiriyor ve erkeğe geçiyor. Biz kadınlar ise bunun bütün suçunu, sorumluluğunu erkekte görüyoruz ki bu da bizim kurban psikolojisine girmemize sebep oluyor. Ancak aslında dengeleri değiştiren tamamen kadının içgüdüleri ve davranışları. Yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanan bir şekilde bir kere yattıysak ondan sonra erkeğin gözünde değerimizin düştüğünü düşünüyoruz. O güne kadar adamı peşinden süründürmekten hiç bir beis duymayan kadın bir anda 180 derece dönerek adamı sıkboğaz eden bir yaratığa dönüşüyor. Yaşanan belki de anlık bir heyecanın bir ay sonra evlilikle sonuçlanmasını bekliyor. Paylaştığımız anların mutluluk, rahatlık getirmesini beklemek yerine bir nedenle bunu yapıyoruz. Aslında erkeğin dürüstlüğü bu noktada kadında yok. İlişkide kadının bir hedefi var; evlilik. Ancak yine kadınların unuttuğu bir nokta var; yatakta performansı sorgulanan genelde kadın değil erkektir. Ve eğer erkek sizin tatmin olmadığınız gibi bir kanıya kapılırsa, performansından çok memnun kalmadığınızı düşünürse erkekliğini ispatlamak için zaten mecburen peşinize düşecektir. Yani aslında “zor kadın” olmanız gereken yer yatağa ne zaman girdiğinizle bağlantılı değil, o yatağa girdikten sonra yaptıklarınızla bağlantılı. Siz ağır kadın olursanız, erkeğin peşine düşmek yerine onun sizin hayatınızda yer almak için uğraşmasına izin verirseniz ama bu sırada da onu aşağılamaktan, kendisini eksik hissetirmekten uzak durursanız, yanınızda kendini mutlu hissettirirseniz karşınızdaki erkek hangi tipte olursa olsun sizi kaybetmemesi gerektiğini çözecektir.

Son olarak da kadın tiplerini yazmış. Burada tek tek sıralamak istemiyorum ancak bence bir iki eksik var; Plaza kadınları, Nişantaşı kadınları gibi. Onları da müsait bir zamanda ben yazarım.


Leblebi, çekirdek gibi okunacak, arada kahkahalarla gülünecek, kadın erkek ilişkileri hakkında bilgi verecek, etrafınızdakilerin hangi sınıfa girdiğini keşfetmenizi sağlayacak bir kitap arıyorsanız tam size göre bir kitap bu, kaçırmayın.

22 Kasım 2013 Cuma

FREUD’UN KIZKARDEŞİ


Kitabın yazarını hiç tanımıyorum, Goce Smilevksi. Kitabın üzerinde fikirlerini paylaşan diğer kişiler kim hiç bilmiyorum. Ama yine de Freud’un ismini görünce almadan duramadım. Aldığıma da pişman olmadım. 3 günde bitirdim sanıyorum. Gerçi ince bir kitaptı zaten, 242 sayfa.

Kitap okurken benim en çok karşılaştığım zorluklardan biri çok isim içermesi. Belli bir sayıdan sonra isimler karışmaya başlıyor ve kitaptan hiç bir şey anlamaz hale geliyorum. O bakımdan bu kitap çok kalabalık olmayan kişi sayısı ile benim için bulunmaz nimetti.

Freud benim çok ilgilendiğim insanlardan biri tabii ki... Bu nedenle de onun en yakınındaki kişinin gözünden onunla da ilgili olabilecek bilgiler alacak olmak beni çok heyecanlandırdı. Genellikle çok büyük beklenti ile alınan kitaplar, seyredilen filmler bende bir hayal kırıklığı yaratır. Bu sefer öyle bir şey de hissetmedim.

Kitap aslında hayatlarının sonu ile başlıyor diyebilirim. Freud Nazi Almanyası’ndan kaçmak üzeredir. Kendisi ve ailesi Yahudi’dir çünkü. Her ne kadar böyle bir başvuru talebini ilgili yerlere kendisi yapmamış olsa dahi böyle değerli birisinin ölmesini içine sindiremeyen birileri tarafından gitmeye ikna edilmiştir. Hatta kendisinden birlikte gitmek istediği kişilerin de bir listesini yapması istenmiştir. Freud bu listeyi hazırlarken eşi ve çocuklarını, eşinin ailesini, doktorunu ve ailesini, küçük köpeğini ve hatta hizmetçilerini bile listeye yazar. Listeye eklemediği sadece kız kardeşleridir. Üstelik de kız kardeşleri kendisine daha önce Almanya’dan gitmeleri gerektiğini söylemişlerdir. Gideceğini öğrendiklerinde kendileri için de başvuruda bulunması için yalvarmışlardır ancak Freud onlara hiç yardımcı olmamış. Freud’un taşınmasından kısa bir süre sonra ise kamplara götürülmek üzere evlerinden alınıyorlar.

Bize bütün hikayeyi anlatan ona en yakın olan kız kardeşi Adolfina. Adolfina kız kardeşlerin en küçüğü. Birlikte çok güzel zamanlar geçirmişler. Taa ki çocukluklarında oynadıkları bir oyundan sonra Adolfina Freud’u yatakta pantolonu dizlerine kadar inik bir halde masturbasyon yaparken yakalayıncaya kadar. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla belki biraz fazla yakın bir ilişkileri varmış. Adolfina’nın Freud’la evlenmek isteyeceği kadar yakın. Ancak bu yakalanma ilişkilerinde bir şeyleri değiştirmiş. Uzunca bir süre Adolfina Freud’un yüzüne bile bakamamış.

Freud bu arada bu kadar herkesin derdine çare olmaya çalışırken terzi kendi söküğünü dikemez misali en yakınındaki Adolfina’nın bile dertleri ile ilgilenmemiş. Yaşadığı bazı sorunlardan sonra (kitapta okuyacaksınız) kendi isteği ile gidip akıl hastanesine yatan Adolfina’ya psikanaliz yapmamış mesela. Belki de bulacaklarından korkmuştur. Ancak Adolfina ailenin kaybedeni olarak yaşamış ne yazık ki. Ne evlenebilmiş, ne çocuk sahibi olabilmiş, ne ressam olabilmiş istediği gibi, ne de (en önemlisi) annesi tarafından kabul görmüş. Ki sanırım bugününde psikolojik sorun yaşayanların çoğunun geçmişinde kendi aileleri daha da doğrusu ebeveynleri var. Hep onların en doğru şekilde hareket etmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama ne yazık ki bu her zaman mümkü olmuyor. Hele de bahsettiğimiz tarihleri düşünürseniz.

Kitapta çok fazla diyolog yok. Adolfina’nın iç dünyasına kocaman bir ayna tutmuş bu kitap. Demin de dediğim gibi ayrıca terzi kendi söküğünü dikemez hesabı Freud’un da hayatında çözemediği şeyler olduğunu görüyoruz. Bu da belki bizi de daha pozitif bakmaya sevk edebilir. Freud bile bazı şeyleri çözemediyse...

Netice olarak, kitabı tavsiye ediyor muyum? Eğer Freud’a ve psikolojiye meraklıysanız oldukça hoşunuza gidecek bir kitap olabilir. Amerikan sineması ile Avrupa sineması arasındaki fark gibi bir fark hissedeceksiniz. Çok fazla pazarlama yok, çok fazla hareket (action) yok. Ama ağırlığı olan, insanı sürükleyen, başka bir insanın iç dünyasına bir ışık ve ayna tutan, dönemin acılarını önümüze seren bir kitap. 

14 Kasım 2013 Perşembe

MİMAR - Keith Ablow



Keith Ablow ile daha önce Otopsi (http://ipeksi-kitaplarvesozler.blogspot.com/2013/07/otopsi.html ) kitabı ile tanışmıştım. Yazar "insan ruhunda otopsi yapabilen bir psikiyatrist" olarak lanse ediliyor ve anladığım kadarıyla otopsiye gerçekten çok özel bir ilgisi var.

Burada itirazım olan bir şeyi belirtmeden geçemeyeceğim; kitapların üzerindeki yorumların kimi zaman kitap ile ilgili çok fazla beklenti yaratması okurken kitabın değerini düşürüyor aslında. Yayınevleri tabii ki en çarpıcı, en çok sattırıcı yorumları alıp kitabın üzerinde paylaşıyorlar. Mimar kitabının arka kapağında Catherine Crier diye kim olduğunu bizim bilmediğimiz birisinin “Tüyler ürpertici bir sahneyle başlayan roman son sayfaya kadar korkunun sizi terk etmesine izin vermiyor.” şeklinde bir yorumu var. Kitabın giriş sahnesi bir otopsi sahnesi aslında. Ve neredeyse şiirsel bir şekilde yazılmış. Üstelik de konuya çok hakim olmayan ben ve benim gibiler için çok anlaşılır şeyler anlatmıyor. Roman bir korku romanı değil. Üstelik pek alışık olmadığımız bir şekilde katili neredeyse en başından beri biliyoruz. Sadece bir tek sahne bence tüyler ürperticiydi, o da finale yakındı. Bu belki de Catherine’in okuduğu ilk cinayet romanıydı diye bile düşündüm kitabın sonunda. Ben Stephen King’in gerçekten kral olduğu dönemlerden geçtiğim için şiirsel bir cinayet kitabı gibi geldi bana Mimar. Harlan Coben diye yine tanımadığımız birisi “Keith Ablow’un en karanlık kurgularından birisi... İnsan zihninin karmaşası karşısında hayrete düşeceksiniz.” demiş. Sanıyorum ki Harlan Otopsi’yi okumamış. Okuduğum kitaplarda ilgimi çeken, bana bilgi veren, daha sonra yeniden okumamı gerektiren veya ben bunu paylaşmalıyım dediğim bir şey varsa o sayfanın alt kenarını kıvırırım. Otopsi’de öğrendiğim şeyleri ve beni üzerinde düşünmeye sevk eden konuyu yukarıda paylaştığım linkten bulabilirsiniz. Ama bu kitapta sadece 1 sayfanın kenarını kıvırmışım. Kişisel gelişim kitaplarında bazen 20-30 sayfa kıvırırken, romanlarda 10 sayfayı pek bulmaz genelde. Ama bir sayfa, kötü, gerçekten çok kötü benim için. Netice olarak kitapların üzerindeki yazan yorumlara dikkat edin diyorum :)

Kitaba dönecek veya daha doğrusu başlayacak olursak... Daha önceki kitaptan da tanıdığımız adli psikiyatr Frank Clevenger yine olayı yürüten kişi. Evlatlık oğlu Billy ile sorunları halen devam ediyor bu kitapta da. Billy evlenmeden baba oldu. Yakışıklı ve güçlü bir çocuk. Ancak çocukluğu, öz babası ile olan kötü ilişkisi, hatta Frank’in de babası ile olan sorunları ilişkilerine yansıyor. Erkek erkeğe yada kadın kadına sorunları çözmek kimi zaman çok daha zor oluyor sanırım.

Ama Frank’in bu sefer sorunu çok daha büyük. Bir seri katilin peşinde. Kendisini çok iyi saklayan, iyi bir cerrah. Amacı acı çektirmek değil. Kurbanlarını mümkün olan en acısız yöntemlerle öldürüyor. Ama asıl yapacaklarına öldürdükten sonra başlıyor. Her cinayette kurbanının sadece bir tek yerine otopsi yapıyor. Kendince gerçekten bir sanat ortaya koyuyor. Sıradan bir cerrahın belki de yapamayacağı kadar titiz bir çalışma yapıyor. Öldürdüklerinin hepsi çok zengin ailelere mensup. Frank tüm aileler ile görüşüyor. Yola çıkabileceği, peşinde koşabileceği bir ipucu arıyor. Ve garip bir şey dikkatini çekiyor. Bu aileler hala espri yapabilecek durumdalar. Ölen kişilerin bulunma şekilleri de göz önünde bulundurulduğunda bu ailelerin bu kadar sakin, olayı kabullenmiş ve rahat olması çok rahatsız edici geliyor Frank’e. Cinayetler giderek hızlanırken katil bir de Başkan’a bir not gönderiyor.

Bir çok kitapta olduğu gibi katilimiz yine cinayetlerini tanrısal bir sebeple işlediğine inanıyor. Kurbanları aslında ailelerin ayrık otları diye tabir edebileceğimiz kişileri. Ailelerini huzursuz eden, onların mutsuzluğuna sebep olan kişiler. Aslında katil kendince bir toplum mühendisliği yapıyor. Ki bu kitapta da bunun nerelere kadar gidebileceğini ve ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görüyoruz.


Kitabı hızlı okudum. Çok kaçırılmaması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Beni çok tatmin etmedi. Kitabın sonlanış şeklini çok beğenmedim. Sanki yazmış, yazmış tam sona geldiğinde birisi çağırmış ve üç satırda toparlayıp bitirmiş gibi geldi bana. Belki daha görkemli sonlara alıştığımız için. Belki hayatta bir çok şeyin sonu o kadar net bir şekilde gelmediği için romanlarda görmek istiyoruz ilahi adaleti. Mutlu son yok, görkemli son da yok, hatta aslında Frank’in başarılı olduğunu bile söyleyemeyeceğim. Ama biraz daha devam edersem kitabın sonunu da anlatacağım sanırım. Netice olarak, çok beğenmedim. 

7 Kasım 2013 Perşembe

NERDESİN AŞKIM?



Güzel, akıllı ve komik kadın Arzum Uzun’un Süper Zeki Bir Kadının Über Salak Hikayesi kitabının devam kitabı bu. Plaza ve Nişantaşı kadını Bilun Yılmaz’ın maceraları ile gülüp eğleneceksiniz yine.

Önceki kitabı okuyanlar bilirler, yazarımız Arzum Uzun yabancısı olmadığı iş, dergicilik Bilun Yılmaz’ın işi. Nişantaşı’nda yaşayan, işini kaybetmiş, oyuncu sevgilisini rol arkadaşına kaptırmış ve iki aşk arasında kalmıştı geçen kitapta. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yine çok komik, yine çok eğlenceli. Kimi yerde kendimi bulduğum, kimi yerde kendimi tutamayıp metroda falan sesli gülmeme sebep olan bir yazar Arzum.

Bilun iki tane taş gibi adamın, Cem ve Cenk’in arasında kalmış. Biri kağıt üzerinde mükemmel, ona kafam kadar bir tek taşla evlenme teklif eden, bu teklifi de Kemer Country’de göl başında birlikte yaşamaları için satın aldığı yeni evde yapan, her türlü manyaklığına, kaprisine katlanan, kibar, zengin, haaa teklifle birlikte bir de Bilun’a Audi bir araba hediye eden CEO Cem. Cenk ise psikolog, geçen kitapta Bilun’u en yakın arkadaşı Erdem’le bir olup zehirleme (!) girişiminde bulunan, Bilun’un manyakça çıkışı karşısında kaçıp Amerika’ya giden ama tam her şey yoluna girecekken bok varmış gibi geri dönen diğer baklavalı arkadaş.

Bu arada bir de kayınvalide giriyor hayatına, Muhteşem Mehveş. Neredeyse Bilun’un olamadığı her şey kadın. Bilun kısa, o uzun, Bilun kilo aldı bu kitapta, Mehveş taş gibi, profesör, gencecik yaşında harika bir adam tavlayıp onunla evlenmiş. Bilun’un kıskançlıktan çıldırıyor.

Kitap ilerledikçe çok yaldızlı gözüken herkesin üzerini biraz kazıdığınızda altından insanca bir şeyler çıktığını görüyoruz. Kimse gözüktüğü kadar yada gözükmek istediği kadar mükemmel değil bu hayatta çok şükür ki. Mükemmel koca adayı Cem’in bile ne arızaları olduğunu görüyoruz. Tabii bir de kadınların aslında ne kadar manyak olduğunu da görüyoruz. Çok kibar adamlar kadınlara hep biraz itici geliyor sanırım. Vahşi, hayvanca bir yanı illa olması gerekiyor adamın. Belki de kadınların içinde de birer avcı ruhu var. Yemek için değil, evcilleştirmek için avlanıyor belki de kadın. O kibar Cem ilk kez küfretmeye başladığında Bilun neredeyse tahrik oluyor. Önce vahşileşmesi lazım ki Bilun onu evcilleştirebilsin. Tabii bir de bence ÇOK düzgün her insan sıkıcıdır. Biraz manyaklık, inişler çıkışlar bünyeye adrenalin yükler.

Bu arada bir de ex ex sevgililerinden biri de görümcesinin sevgilisi olarak aileye katılıyor. Her ne kadar bir Nişantaşı kadını olsa da Bilun, bu Dallas hayatı bünyesinde sarsıntılara yol açıyor.

Bir çoğumuzun yaşadığı gel gitler aslında Bilun’un başına gelenler. En güçlü gözükenlerimiz aslında en zayıf olanlarımızdır gibi klişe laflara girmeyeceğim. Hepimizin, herkesin kırılgan tarafları var. Güçlü gözükmeyi becerebilmek bile bir meziyet bence. “Poker face” olmak mesela bana büyük bir avantaj gibi gelir. Olaylar karşısında anlık tepkiler vermeyi sevmem. Bilun da biraz poker face ancak eğer koparsa tam kopuyor. Ancak ben insanların sonunu hiç düşünmeden konuşmalarını hem pek anlamıyorum, hem de pek tasvip etmiyorum. İnsan söyleyeceği şeyleri kibarca da söyleyebilir.

Bilun önceki nişanlısını da evlenmeye az bir zaman kala en yakın arkadaşı Cenda’ya kaptırmış, ondan sonra da hayatında bir çok şey zaten ters gitmiştir. Cenda nedeni belli olmayan bir şekilde sürekli Bilun’un kuyusunu kazmakta, bir kara bulut yada bir kabus gibi başına gelen veya gelebilecek her güzelliğin içine etmektedir. Gerçi Bilun sonunda onunla da hesabını kapatıyor ve bütün bu manyakça tavırlarının sebebini öğreniyor.


Dediğim gibi kitap çok keyifli. Sadece kitabın sonundan çok memnun kalmadım. Yok, Bilun’un yaptığı seçimi yargıladığımı düşünmeyin ama bence böyle bitmemeliydi. Seri devam edecekse bundan sonraki kitaplar aynı şevki uyandırır mı bilemiyorum.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Gülseren Budayıcıoğlu'ndan Teşekkür

Ve blogger hayatımda ilk teşekkürümü aldım. Bunun bir psikiyatristten olması benim için çok daha anlamlı. Mailde bahse konu kitap bilgilerine ise aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

Bu vesile ile Gülseren Budayıcıoğlu'na tekrar teşekkür ederim. Okumadıysanız kitaplarını mutlaka okuyun derim. 



30 Ekim 2013 Çarşamba

HAYATA DÖN



Gülseren Budaycıoğlu'nun 3 kitabını almıştım ve bu (ne yazık ki) sonuncu kitabı. Diğer kitaplarında bir kaç hikaye birden anlatırken bu kitabında Ala'yı anlatmış (neredeyse) sadece. 

Daha önce de yazmıştım, Gülseren Budaycıoğlu'nu televizyonda görüp almıştım kitaplarını. Psikiyatrist kendisi. Psikiyatrist diyince aklıma Artist geldi, sanıyorum her psikiyatristin biraz artistlik taşıması gerekiyor. Bunu kitabı okuduğunuzda çok daha iyi anlayacaksınız.

3 kitabı sanıyorum 2,5 hafta gibi bir sürede bitirdim. O kadar akıcı ve o kadar heyecanlı yazıyor ki... Hem bir an önce okumak istedim, hem de hiç bitmesin istedim. Bu hikayelerin gerçek olması ise insanı çok daha derinden etkiliyor. Her biri bir filme konu olabilecek kadar farklı hikayeler. Genellikle ailelerimizin çocukluğumuzdaki hatalarının bizim bugünümüzü nasıl derinden sarstığını, beceriksizliklerimizin, huysuzluklarımızın aslında nasıl birer yardım çığlığı olduğunu görmek ve aslında hep o içimizdeki küçük çocuğu normale döndürmeye çalıştığımızı fark etmek hem üzücü, hem tedavi edici.

"Ala" kelimesini bilmeme rağmen bir dönem dizisinde denk geldiğimde yeniden sevmiştim. Bu kez bir kadın ismi olarak çıkıyor karşıma ve ben yine çok seviyorum.

Ala, Gülseren Hanım’ın ofisine bir bomba gibi düşüyor. Önce senelerdir kendisine asistanlık yapan Tuna’yı çıldırtıyor, peşinden bir psikiyatristi bile çileden çıkartıyor. Ortalığı çamur ediyor, bağırıp çağırıyor... Bir de çirkin ki kimse yüzüne bakmak istemiyor. Gülseren Hanım durumu toparlamaya çalışıyor ama bakıyor ki işin içinden çıkılacak gibi değil kovuyor Ala’yı. Hem de gayet sert şekilde, başından savarak falan değil yani.

Ala her nedense (ki nedenlerini ileride öğreneceğiz) bu kovulmadan sonra Gülseren Hanım’ın peşini bırakmıyor. Mutlaka kendisinin doktoru olmasını istiyor. Hem Tuna’ya, hem Gülseren Hanım’a çiçekler gönderiyor. Sanki bütün yaptıklarını affettirmek ister gibi. Gülseren Hanım ise kendini bile çözemiyor bu Ala konusunda. Her insanda bir güzellik, sevilecek bir özellik bulabilirken Ala’nın yüzüne bile bakmak istemiyor, ona karşı içinde bir şeyler bir türlü oluşmuyor. Hatta Tuna’dan da aynı şeyi duymuş ve çok şaşırmış, Ala’yı dövmek istiyorlar neredeyse.

Ala çok ama çok zor bir hasta. Hem hasta, hem çok zeki. Hem hasta, hem inanılmaz kültürlü. Üzerinde döküntü kıyafetler var ama hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş ve en iyi hukuk bürolarından birinde avukatlık stajı yapıyor. Kıyafet almaya parası yok gibi duruyor ama ofise gönderdiği çiçekler ile en iyi yerlerden giyinebilir. Kendini anlatmayı hiç sevmeyen, hatta anlatamayan birisinin psikiyatristte ne işi var peki? O anlatamayınca, bu sefer Gülseren Hanım ona değişik hikayeler anlatıyor. Bu kıza değişik hikayeler anlatmak için çeşitli kitaplar alıp, akşamları evinde bir nevi ders çalışıyor Gülseren Hanım. Freud ve Hitler’in ilişkisinden, Tutankamon’un esrarına, Eva Peron’a, Prenses Süreyya’ya varana dek anlatıyor. Aldığı tepkilerden bir Ala portresi oluşturmaya çalışıyor. Her yorum Gülseren Hanım için bir ipucu. Alt alta toplayarak, el yordamı ile ilerlemeye çalışırken Ala çözülmeye başlıyor. Ağır ağır çıkıyor hikaye ortaya. Ama ne hikaye. Korku, gerilim, şiddet, cinayet, intihar... Hepsi var bu hikayede.


Daha fazlasını anlatıp kitabın keyfini kaçırmak istemem. Ama bence bu kitap kesinlikle filme çekilmeli. Ve bence herkesin Gülseren Budaycıoğlu’nun 3 kitabını da okuması lazım, ama özellikle bunu kimse kaçırmasın. 

25 Ekim 2013 Cuma

BEATRICE - KÖTÜ TOHUM



Yine Philippa Gregory, yine bir solukta okumak için kıvrandıran ama bitmesin istenen bir roman. Tam bir sevgi-nefret kardeşliği.

Öncelikle kitap 763 sayfa. Yani boş zamanlarında takoz olarak görev yapabilecek kapasiteye sahip. Ama okuduktan sonra takoz yapmaya kıyabilir misiniz bilemem.

Phillpa Gregory üçleme yazmayı seviyor. Beatrice de Wideacre serisinin ilk kitabı. 18. Yüzyıl İngiltere’sinde geçiyor. Zamanımızdan da çok çok uzak değil. Hikaye İngiltere’nin en güzel topraklarından birinde geçiyor. Wideacre topraklarına sahip bir ailede doğan Beatrice’in hikayesi bu. Çocukluğundan başlayarak sonuna kadar gideceksiniz onunla. Kimi yerde bir kız çocuğu olmanın ne kadar zor olduğunu göreceksiniz, kadınlara yapılan haksızlıklara sahip olacaksınız. Neden sadece önümüzde pipimiz yok diye bu kadar saçma adetlerle, törelerle bu dünyanın şekillenmiş olduğunu düşüneceksiniz. Sonra kitabın sertliğinin arasında fırsat bulabilirseniz İngiltere’nin bu sorunları çoktan çözmüş olduğunu ama 21. Yüzyılda ülkemizde hala neden yaşadığımızı sorgularsınız.

Beatrice sahip olduğu topraklara aşık. Toprakla birlikte nefes alıyor, yağmurla birlikte ağlıyor, ekinleriyle büyüyor. Ama o büyüdükçe işler karışıyor. Tabii aslında, işlerin karışmadığı hiç roman okudunuz, film seyrettiniz mi? Ne kadar kötü ki; mutluluğun anlatılabilecek hiç bir yeri bulunamamış.

Beatrice’in problemi bir miras sorunu. O zamanın şartlarına göre baba öldükten sonra her şey erkek evlada kalıyor. Beatrice ise Wideacre’ı topraktan fazla anlamayan beceriksiz abisine bırakmamak için elinden ne gelirse yapmaya kararlı. İşte o zaman görüyorsunuz isteklerimizin nasıl korkularla çevrili olduğunu, o korkuların nasıl bizim içimizdeki kötülüğü ortaya çıkarttığını, o kötülüğün nasıl gözümüzü kararttığını ve insanı mahva sürükleyebildiğini. En başta sevdiğiniz Beatrice’den bir süre sonra nefret etmeye başlayacaksınız. Bir insan, bir kadın tüm bunları nasıl yapabilir diyeceksiniz. Ama elinizden bırakamayacaksınız. Beatrice – Kötü Tohum sizi de esir alacak. Eğer okuduysanız, Terzi romanındaki gibi. Sarsıcı, sert...


İkinci kitap Julia’yı da aynı hislerle okudum. En kısa sürede onu da yazacağım size. 

4 Ekim 2013 Cuma

GÜNAHIN ÜÇ RENGİ



Gülseren Budaycıoğlu'nu evde kaldığım bir gün, gündüz kuşağı kadın programlarından birinde keşfettim. O kadar tatlı tatlı anlatıyordu ki... Bir de kitapları olduğunu söyleyince hemen not aldım. Üç kitabı olduğunu öğrenip hepsini sipariş ettim. Madalyonun İçi, Günahın Üç Rengi (Madalyonun öteki yüzü) ve Hayata Dön.

Öncelikle biraz Gülseren Budaycıoğlu kimdir ona bakalım. 1947 Ankara doğumlu kendisi. TED Koleji, Ankara Üniversitesi Tıp Bölümü ve Psikiyatri üzerine ihtisas yapmış. Öğrenimi esnasında Ankara Radyosu'nda ve TRT'de kadrolu spikerlik yapmış. Ülkemizin en büyük psikiyatri kliniği olan Madalyon'un başkanlığına devam etmekte.

Benim uzun zamandan beri okuyup da bulamadığım tarzda bir psikiyatri kitabı çıktı bu kitap, 3 ayrı hikayeyi anlatıyor. Hikayeler birbirinden ilginç. Bir psikiyatristi bile şaşırttığına göre, gerisini siz düşünün. 

İlk hikaye Şevket Ağa. Anadolu'nun bağrından, yoksulluğun içinden kopup gelmiş, zaman içinde çok güçlenmiş, zenginleşmiş ama her zaman fakir babası olmaya devam etmiş, 4 kız çocuk babası bir adam. Kadınlardan ödü kopuyor ama. Karısı ve kızları köyde, kendisi Ankara'da tek başına. Cinsel tercihi farklı. Varoşlarda, orta yaşlı ve kasketli erkeklerde yakınlık arıyor. Eşcinselliğin rengi GRİ.

İkinci hikaye mevlüt okuyarak hayatını kazanan ve kazınmış saçları ile kızı tarafından zorla getirilen Meliha. Hayat onun yüzüne neredeyse hiç gülmemiş. Trajik bir hikayesi var. Kendisi çok yaralanmamış belki ama etrafında, ailesinde o kadar kötü şeyler olmuş ki Meliha yaşamayı unutmuş, kadın olmayı unutmuş. Üç kuşak boyunca devam eden fahişelik öyküleri Meliha'yı yıkmış. Ne yüzü gülmüş, ne eşini mutlu edebilmiş. Fahişeliğin rengi KIRMIZI.

Son hikaye ise Salih. Genç, yakışıklı, iyi bir işe sahip, evlenmiş, çok kısa sürede boşanmış. Mazoşizmde bulmuş mutluluğu. Henüz sınırlarda gezmiyor dahi olsa limitlerinin giderek artması korkutuyor onu. Ölüme yaklaştıkça hissedilen doyumun kendisini ölüme taşımasından korkuyor. Mazoşizmin rengi SİYAH.

Gülseren Budaycıoğlu (G.B.) pek bizim bildiğimiz psikiyatristler gibi değil sanırım. Psikiyatristler sizin anlattıklarınızı dinler, size sorular sorarak doğrunuzu kendi içinizde bulmanıza yardımcı olurlar. Direkt olarak yönlendirmelerde bulunmazlar. Bu da bence aslında hasta/danışan açısından oldukça zorlayıcı bir durum. Çünkü insanın içinde bulunduğu durumu net görmesi her zaman mümkün olmuyor veya çok uzun zaman alabiliyor. Ayrıca psikiyatrist veya psikologların hastalarının anlattıklarına karşı genelde mümkün olduğunca ifadesiz kaldıklarını, sarılarak destek olma gibi huylarının pek olmadığını bilirim. Ancak G.B. bütün bunların dışında hareket etmiş kitabından anladığım kadarıyla. İnsani yönünü de fazlasıyla işine katarak danışanlarına çok daha fazla yardımcı olduğunu düşünüyorum. 

Kitabı 2 günde bitirdim. Hikayelerin sonlarını o kadar merak ettim ki... Bu arada okuduğum hikayelerde ailelerimizin bugünümüzü nasıl etkilediğini çok net göreceksiniz. Eğer bugününüzde büyük sorunlar yaşıyorsanız temellerini dönüp ailenizin içinde aramanız gerekiyor. Benim her zaman dediğim bir şey vardır; Türk aile yapısında yetişen bireyler çoğunlukla mutsuz evlilikler yaşamaya mahkumdur. Nedenlerini, niçinlerini bu kitapta daha iyi gördüm. Kesinlikle kaçırılmaması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. 

2 Ekim 2013 Çarşamba

EĞLENCE PARKI


Stephen King. Bana göre korkunun kralı. The Shining'in filmi bile insanın tüylerini ürpertir, ki ben her zaman kitabı filme tercih ederim. Stephen King romanlarını gece de, gündüz de okusanız fark etmez, o ürperti geçer ensenizden... Kütüphanemde kitapları seri halde durur. Kimselere vermek istemem, vermem de. Nedendir bilmem çoook uzun bir ara vermiştik kendisiyle ilişkimize. Sonra MAHŞER isimli kitabını gördüm. Ofise gelen kitapçıya sipariş verdim, onunla birlikte Eğlence Parkı da geldi. 

Mahşer zaten beni bir şoka soktu. Çünkü kitap gibi gözükürken bir çizgi roman çıktı. Henüz başlayamadım bile. Ama hasret öyle yoğundu ki, okunmayı bekleyen diğer kitapları bırakıp Eğlence Parkı'nı aldım elime. Eski bir sevgiliye geri dönmek gibi geldi. Tanıdığın, neler olabileceğini bildiğin, güzel günler geçirdiğin... 

Ama ne oldu? Yavan bir tat bıraktı. Eski sevgiliyi niye bıraktığımı anladım mı desem. 

King yaşlanmış sanırım. "Korku tüneline girmeye kim cesaret edebilir?" kitabın kapağında yazan cümle. Muhtemelen kitap boyunca görüp görebileceğiniz en korkunç cümle de bu. Pardon, haksızlık etmeyeyim, kitabın ilk sayfasında kitabın içinden alınmış gibi duran bir sayfa var, orayı okuyunca insan bayağı bir umutlanıyor. Yine klasik bir medyum - hayalet hikayesi gibi dursa da, yazan King ne de olsa diyorsun. 

Ama 21 yaşında, kız arkadaşından ayrılmış genç bir çocuğun (Devin) Eğlence Parkı'nda geçen yazını anlatıyor. Korku hikayesinden çok bir yaz hikayesi gibi. Kitap zaten 290 sayfa, 220'lere geldiğim zaman hala bir ümit bir olay olacak, korkacağım diye bekliyordum. Ama HİÇ bir şey olmadı ne yazık ki. Bu klasik hayalet hikayelerinde cinayete kurban gitmiş ama katili hiç bulunamamış ölü kişi, birisiyle irtibata geçerek ona çeşitli ipuçları sunar ve katilinin açığa çıkması için yardım bekler. Kitap boyunca hayalet ile doğru düzgün hiç karşılaşmamız yok halbuki. Bir falcımız var Devin'e ilk geldiği gün bazı ipuçları sunan, medyum yerine. Daha sonra bir medyum daha çıkıyor ama onu da neredeyse kitabın son on sayfasında göreceksiniz.

Benim için okuduğum en, en, en ama en kötü Stephen King romanıydı diyebilirim. Neredeyse Beyaz Dizi tadında okudum bile diyebilirim. Hatta bir ara Sartre'ın "Akıl Çağı" isimli romanını okuyormuşum gibi hissettim. Hiç tavsiye etmeyeceğim bir kitap maalesef.


26 Eylül 2013 Perşembe

Korkma Sev



Geçen gün Hürriyet yazarı Ayşe Aral aldatılan bir kadının intikam hikayesini anlattı. Bana sorarsanız çok daha iyileri vardır, beni çok etkilemedi yani. Ama alt kısımda yer alan yorumlar çok daha ilginçti. Yorumlar ağırlıklı kadınlardan gelmişti tabii.

Aldatılmanın en kötü yanı “aptal yerine konmak”tır, bunda hepimiz hemfikirizdir sanırım. Bir gecelik mevzular çok daha kolay atlatılabilir, çünkü açıklaması da daha kolaydır. Şehirdışı, akşam yemeği, içki gibi değişkenleri bir araya getirirseniz ve gelip kendiniz itiraf ederseniz büyük bir ihtimalle affedilirsiniz. Ama uzun süreli bir ilişki söz konusuysa ve de itiraf etmek yerine yakalandıysanız o ilişkinin bir daha yoluna girmesini beklemek çok daha zor.

İnsan olarak hepimiz yüksek egolara sahibiz ne yazık ki... Haliyle en aptalımız bile zeki olduğumuzu sanıyoruz. Dolayısıyla bu uzun süren ilişkiye dair hele bir de en ufak bir şüphe duymadıysak çok daha ağır bir darbe alıyor egomuz.

Bu noktada kadınlar olarak genelde en kolayını seçiyoruz, yani diğer kadını suçlamayı. Ancak şunu unutmamak lazım; size sadakat sözü veren tanımadığınız o kadın değil. Aslında hala seçtiğimiz kişi hakkında yanılmadığımızı kabul etmemek için “o kadın”ı suçlamayı seçiyoruz. Biz aslında doğru insanla birlikteyiz, ama o orospu gelip ayarttı bizim adamı. Bu durumun da olduğu oluyor tabii ki ama hiiiiçç tanımadığınız bir insana suçu atacağınıza bir düşünün kendi eksiğiniz, eşinizin eksiği ve ilişkinizde eksik olan neydi de bu kadın dahil olabildi konuya.

Okuduğum yorumlarda ikinci dikkatimi çeken şey “Ben ona hayatımı adadım.” cümlesiydi. Bu sanırım kadınların yaptığı en büyük hata. Eş olduğunu unutup anne rolüne bürünmek... Adam da haliyle annesi gibi davranan bir kadınla eş hayatı yaşayamıyor. Bizim Türk erkekleri zaten eşlerini yatılacak kadın olarak görmekte zorlanırken, bir de kadın kocasının da annesi rolüne bürününce o ilişkiden pek hayır gelmiyor ondan sonra. Ne kocamız, ne de çocuklarımız için bunu yapmamak gerekiyor bence. Hayatınızı kimseye adamayın. Bu hayat sizin. Ve yaşayabileceğiniz tek hayat bu. Eşinizle ilgili de, çocuklarınızla ilgili de sorumluluklarınız var, ancak hayatını birine adamak karşınızdakini ne kadar zor durumlara sokuyor farkında mısınız? Annem beni 36 yaşında doğurmuş ve tek çocuğum ben. Haliyle annemin bana ne kadar düşkün olabileceğini tahmin edersiniz sanırım. 40 yaşındayım hala üzerime titrer. Ama onu kırmadan, hayatıma çok fazla müdahele edemeyeceğini kabul ettirdim ona. Sizler de yapmayın bunu. Bir başkası için kendinizi unutmayın, gereksiz fedakarlıklar yapmayın. Sizin de kendinize ait bir hayatınızın olması tüm ailenin çok daha sağlıklı bir şekilde bir arada kalmasını sağlayacaktır.

Ve bu hayatını adayan kadın, bir kaç satır aşağıda eşinin ölmesini tercih edeceğini yazmış. Ne düşüneceğimi bile şaşırdım. Çünkü bu duyguları aldatıldıktan hemen sonra hissetmek normal de, aradan seneler geçmesine rağmen hala aynı şekilde hissediyorsa bir insan, çok büyük sorun var demektir bu. Hem adama hayatını ada, hem de ölmesini iste. Hata kendinde ama göremiyor ki. Kendi hayatını yaşamamış bir insan başkasının hayatından da bu kadar kolay vazgeçebiliyor işte.

Ağırlıklı karşılaşılan bir konu da bir kere aldatanın aldatmaya devam edip etmeyeceği. “Yerlerde süründü ama affetmedim. Affedersem tekrar yapardı.” diyen ve bunu gurur meselesi olarak gören o kadar çok kadın var ki... Halbuki bunun bilimsel bir cevabı olabilmesi imkansız. Birincisi bu karşınızdaki adama göre değişir. Kiminin hayat tarzı olmuştur aldatmak, kimisi de gerçekten yapmıştır bir hata. Öncelikle bunu çözmek lazım. Bundan sonraki kısım ise aldatılmış olmaya katlanabilecek misiniz katlanamayacak mısınız ona karar vermelisiniz. Ve tabii bu ilişki kurtarılmaya değecek bir ilişki mi oturup geçen yılların analizini yapmak lazım.
En uç noktada gelen yorum ise bir daha aldatılacak diye evlenmek bile istemeyen, hayatına kimseyi sokmayan bir kadındı. Böyle insanlar etrafımızda da var. Evine kedi, köpek de almak istemez bunlar. “Çok seviyorum ama öldüklerinde çok üzülüyorum, onun için almıyorum.” diyen tiplerdir genelde. Hayatlarında hiç bir acı istemezler, en ufak bir risk almazlar. Belki 1-2 ay üzüleceği için 15 senelik keyfi, mutluluğu, bir ömür boyu kalbinde taşıyacağı anıları ellerinin tersi ile iterler.

Anneni, babanı da sevme o zaman, çünkü çok büyük bir ihtimalle (Allah sıralı ölüm nasip etsin inşallah) senden önce göçecekler bu dünyadan. Çocuk da yapma o zaman, kaderin ne yazdığı belli olmaz ama en azından o her hasta olduğunda senin canından can kopacak. Arkadaş edinme, bir kaç tanesi hariç hepsi gelecek, geçecek. Hayattan korkarak, yaşarmış gibi yaparak hayatına devam etmeye çalış... Yaşamak diyebilirsen tabii buna. Karanlığı görmeden aydınlığın, azı görmeden çoğun, acıyı tatmadan mutluluğun anlamını nasıl bileceksin ki? Yaşıyorsun mu sanıyorsun???

Üzüleceğim diye korkarak geçer mi hayat?

Her nedense hep şartlı sevilmelere, sevmelere alışmışız. Aileler çocuklarını başarılı, dürüst, namuslu olduklarında sever. O çocukların da sevgileri büyüdüklerinde hep bazı kriterlere bağlı olur. İyi bir işi varsa sever, mali durumu iyiyse sever, yakışıklı/güzelse sever, kendisini üzmeyecek ise sever.
Hiç denediniz mi bir koşula bağlı kalmadan sevmeyi? Sizi üzse de, görmek istemese de, sizinle olmasa da sevmeyi...

Gerçi şimdiki sevgiler ile eski sevgiler arasındaki uçurum o kadar derin ki dinlediğimiz şarkılarda bile anlıyoruz bunu. Bir şarkı dinlemiştim çok eskiden, sözleri çok net aklımda değil ama genel hatları ile sevdiği kadının elbisesinin kumaşındaki gülün dikeni tenine değer de acıtır diye korkarmış... Ya şimdi? “Allah senin belanı versin, Allah seni kahretsin, Bana gelen sana gelsin (İsmail YK)” gibi anlamlı ve giderli şarkı sözleri moda. Gerçi biz “Ya benimsin, ya kara toprağın” diyen bir kültürün çocuklarıyız. Nasıl bir sevgiyse bu sevdiğinin mutluluğunu istemek yerine ölmesini tercih edebiliyor. O kadar seviyorsan sen öl, daha kolay değil mi?

Benim annem ergenlik buhranlarım zamanında bana demişti ki “Kızım, sen hırsız da olsan, orospu da olsan, katil de olsan... Sen benim çocuğumsun. Seni atamam, satamam, sevmekten vazgeçemem.” Bu insana öyle büyük bir güç veriyor ki... Ne yaparsan yap annenin arkanda olduğunu bilmek. Belki de böyle sevilmeyi öğrendiğim için ben de aynı şekilde sevebildim kocamı, hatalarıyla, doğrularıyla... Değiştirmeye çalışmadan, elimden geldiği kadar yol göstererek.

Ertuğrul Özkök bir yazı yazmış bugün, Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e aşkından bahsetmiş. Çok seven ama sevdiği kadın başkasıyla evlenen bir adamın aşkından bahsediyor. Cesaretiniz var mı böyle sevmeye? (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24789632.asp)


Bırakın korkmayı. Size karşılık verdiği için değil, sizi çok sevdiği için değil, başka sebeplerden değil, sadece sevdiğiniz için sevmeyi deneyin bir. 

19 Eylül 2013 Perşembe

RUHSAL ABAZA



Abazalık genellikle erkekler ile ilgili kullanılan argo bir sözcük, kadın düşkünü veya uzun süre kadınsız kalmış anlamında kullanılıyor genelde.

İnsanları izlemeyi, gözlem yapmayı, konuşmayı severim. Çok da fazla erkek arkadaşım olduğu için erkekleri gözlemlemeye de çok zamanım oldu. Ve bu abazalık halini incelemek oldukça ilginç ve eğlenceliydi.

Erkeğin cinselliği fiziksel olarak da kadından çok farklı. Bizde gizlide saklıda olan üreme organları, erkekler de gayet ortadalar. Sanıyorum bu her iki cinsi beyin olarak da etkiliyor. Erkek cinselliği çok daha ortada yaşama eğilimindeyken, kadın özel yaşamayı tercih ediyor. Tabii ki Türk tipi yetiştirilmenin de etkilerini göz önünde bulundurmak lazım. Kız kısmı daha çocukken bile “kızlar öyle bacaklarını ayıra ayıra oturmaz” gibi cümleler ile muhattap olurken, erkek çocuk “göster amcana/teyzene pipini” diye büyür. Zaten büyüdükten sonra bir çok Türk erkeğinin sadık kalamamasının temelinde kanımca bu travma vardır. 3-5 kız arkadaşı olması yadırganmayan erkek çocukla, doğru düzgün tek bir ilişkisine bile pek izin verilmeyen kız çocuğu büyür ve evlenir. Erkek pipisini neden herkese göstermemesi gerektiğini bir türlü tam anlayamazken, kız da kendine çizilmiş sınırlar içinde kadın olmaya çalışır, ne kadar becerebilirse. Sonra biz bu ikilinin mutlu olmasını bekleriz.

Türk erkeği neticede Akdeniz bölgesine daha yakın olmaktan dolayı kanı kaynar ve cinselliğe düşkündür. Ancak yapılan araştırmalara baktığınız zaman ortalama bir Türk erkeğinin boşalması için 4 dakika yeterli oluyor. Diğer ülkeler de çok iyi durumda sanmayın, en iyisi İngiltere. Süre mi? 10 dakika. 5 ülkeden seçilmiş 500 erkek arasında yapılan bu araştırmada sadece bir kişi gerçekten ciddi bir zaman ayırıyor, 52 dakika. 

Şimdi bütün bu bilgiler ışığında erkeklerin neden sadece abaza değil, ruhsal abaza olduğunu açıklayacağım.
Düşünün ki; çok sevdiğiniz bir hobiniz var. Gerçekten çok hoşunuza gidiyor, o hobinizle ilgilendiğiniz zaman mutlu oluyorsunuz, rahatlıyorsunuz. Hatta bu hobinizden bahsetmeyi de çok seviyorsunuz. Bu hobiniz hakkında konuşmayı çok sevdiğiniz arkadaşlarınız var. Bir araya geldiğinizde saatlerce bu hobiniz hakkında konuşuyorsunuz, yeni tekniklerden, eski anılardan bahsediyorsunuz. Ama iş hobinizle gerçekten ilgilenmeye geldi mi 10 dakikadan fazla zaman ayırmıyorsunuz.

Mesela film seyretmeyi çok seviyorsunuz ama filmi ancak 10 dakika izliyorsunuz. Mesela resim yapmayı çok seviyorsunuz ama en fazla 10 dakika yapıyorsunuz.

Erkekler de cinsellikten konuşmayı çok seviyorlar. Neredeyse hayatlarının merkezinde bir tek cinsellik var bile diyebiliriz bazıları için. Konuşuyor, düşünüyor, hayal ediyor... Ama yatağa girdi mi 10 dakikada işi bitiyor. Beden tatmin oluyor, ancak beyin için 10 dakika yeterli olmuyor. Bedenin yorgunluğu hafiflemeye başladığı anda beyin tekrar, o 10 dakika hiç yaşanmamış gibi bu konuda düşünmeye devam etmeye başlıyor ama beden bu tempoya çok fazla dayanamıyor.

İşte bu yüzden bizime erkeklerimizin çoğu ruhsal abazadır. Bu adamların hayatlarının merkezinde genelde kadınlar ve seks vardır. Dillerinden neredeyse hiç düşmez, çevrelerinden kadın eksik olmaz, daha birinin koynundan çıkarken gözü ötekine kayar. Çevrelerinde genelde kazanova olarak bilinirler. Üç beş kadını aynı anda idare ederler. Çünkü hem ruhlarını bir türlü doyurmayı beceremezler, hem de bilinçaltlarında birlikte oldukları kadınları da mutlu edemediğinin farkında olduğundan başarısızlığı ile yüzleşmemek için sürekli sevgili değiştirir, bir kadından diğerine gider. 


Sevgili kadın okuyucularıma son bir not; erkeksi ve  karşı konulamaz bir görüntü veren bu kazanovaların kullanım süresi 4 dakikada doluyor ne yazık ki, unutmayın

Ve ruhsal abaza arkadaşlara bir not; 3-5 dakika ile yetinmeyin. Madem bu işe bu kadar düşkünsünüz, zaman ayırın, hakkını verin... Karşınızdaki kadını gerçekten mutlu etmeye başladığınızda, işte o zaman bir kadının bile yeterli olacağını anlayacaksınız. 

18 Eylül 2013 Çarşamba

GÜVEN = ALDATMAMAK MI?


Güven konusu bu günlerde o kadar çok karşıma çıkıyor ki arkadaşlarım ile paylaştığım düşüncelerimi sonunda yazmaya karar verdim.

Bir ilişki için en önemli şeylerden birisidir güven duymak, değil mi? Ancak bu güvenin çerçevesini, sınırlarını çok iyi çizmek gerekiyor. Öncelikle GÜVEN’in Türkçe sözlükteki karşılığına bakalım; Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat.

Peki bizim güven duygumuz hangi noktada yıkılıyor? Aldatıldığımızda. Bunun dışındaki tüm sorunlar bir şekilde atlatılabiliyor ama aldatılmak bütün her şeyi değiştiriyor. Bence güvenimizin yıkılması konusunda belki de en son nokta olmalı aldatılmak. Erkekler bu sözlerime dört elle sarılacaktır, eminim. Ama başlarına ne çoraplar öreceğimden haberdar değiller henüz.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki; insan kimi zaman kendi yaptıklarına bile inanamıyor. Hayat öyle garip bir şey ki “Hayatta yapmam” dediğin şeyi öyle bir getirip koyuyor ki önüne... Tükürdüğünü yalamaktan başka bir şey kalmıyor sana. Şunu unutmamak lazım ki; insan ayıpladığını yaşamadan ölmezmiş. Onun için başkalarını ayıplamadan önce çok iyi düşünmek lazım. Hangi şartlar onu bu noktaya getirdi bilemezsiniz. O çok ayıpladığınız şey, aldatmak bile olsa, bir gün öyle bir şartlarda çıkar ki karşınıza ve öyle bir kapılıp gidebilirsiniz ki siz bile şaşırırsınız. Lütfen bir durup düşünün, bugüne kadar yaşamış olduğunuz şeylere bir bakın. Hiç mi kendi yaptığınıza inanamadığınız bir şey olmadı? Mutlaka olmuştur. Belki hatırlamaya bile utandığınız bir şeydir. Beyin öyle bir organ ki, başkalarını çok kolay yargılarken, sıra kendisine geldiğinde sizin önünüze o kadar mantıklı bahaneler koyar ki kendinizi bunu yapmakta yüzde bin haklı hissedersiniz. Seri katillerin bile kendilerinin Tanrı tarafından görevlendirilmiş olduğuna inandıklarını göz önünde bulundurursanız çok daha iyi anlarsınız ne demek istediğimi. Hele ki işin içine kadınlar için aşk, erkekler için cinsellik girdiğinde kendimiz olmaktan çıkmamız bile mümkündür.

Kendimize bile güvenmek bu kadar zorken bir başkasının sırtına bu yükü yüklemek bana çok da doğru gelmiyor. Güven benim için bambaşka şeylerden oluşuyor. Hasta olduğumda bana bakar mı, ihtiyacım olduğunda koşup gelir mi, başımıza çok kötü bir şey gelse hala yanımda kalır mı? Bu soruları çok daha çeşitlendirmek mümkün. Mesela eski bir sevgiliniz olduğunu düşünün, belki de sizi aldattı ve ayrıldınız. Ama bir şekilde sıkıntıda olduğunuzu duymuş veya siz paylaşmışsınız, koşup geliyorsa o insan güvenilirdir. Ama mesela sizi hiç aldatmamış, başkasına yan gözle bile bakmamış birisi, ama siz nezle olunca o arkadaşları ile maç seyretmeye gidiyorsa, paraya ihtiyacınız varken o kendine fazladan bir elbise daha alıyorsa, o zaman oturup düşünmeniz gerekir.

Çok genç yaşında evlenen bir arkadaşım kendisini hiç aldatmamış bir eşe sahipti. Aldatmama sebebi eşine olan sevgisinden çok Allah korkusuydu. Birlikte neredeyse 20 yıl geçirdiler. Bu kadar süre boyunca erkek öyle şeyler yaptı ki gidip aldatmış olsa bundan çok daha az zarar verirdi. Sonunda boşandılar, ancak bitti mi? Tabii ki hayır. Adam hala elinden gelen her türlü şekilde kadını zora sokmak için uğraşıyor. Hiç aldatmamış olan bu adama güvenilir mi sizce?


Tabii ki burada aldatanları desteklemiyorum. Bu yazıdan anlamanız gereken bu değil. Ancak güven=aldatmamak diye düşünülmesini çok yanlış buluyorum. Sizin iyi gününüzde de, kötü gününüzde de yanınızda olabilecek insan güvenilir insandır. (Bu arada ufak bir not; sadece kötü günlerinizde ortaya çıkan arkadaşlarınıza da dikkat edin derim. İyi gün dostu olmak kötüdür ancak sadece kötü gün dostu olanların da, insanların mutsuzluğundan beslendiğini düşünürüm ben.) Yoksa sadece sizi aldatmasına dayanarak güvenilir olup olmadığına karar vermemelisiniz. 

17 Eylül 2013 Salı

TARTIŞ-MA



İnsanın en zayıf olduğu anlardan biridir sanırım tartıştığımız zamanlar. Karşımızdaki de kendimiz de sadece diğer kişiye kendi derdimizi anlatmaya odaklanırız. Onu duyduğumuzu, anladığımızı üstün körü belli ederken aslında tek hedefimiz onun fikrini değiştirmesini ve bize hak vermesini sağlamaktır.

Unutulmaması gereken en önemli nokta; karşımızdakinin iyi niyetli olduğuna inanmak. Bazı şirketlerde senelik olarak yapılan Performans Geliştime sistemlerinde (çalışanın performansının farklı kriterler çerçevesinde değerlendirildiği sistemler) çalışanlar bu maddeden de puan alıyorlar. Karşınızdakinin söylediğini kişisel bir saldırı olarak algılamaktansa, onun iyi niyetli olduğuna inanarak dinlerseniz bir şeyler öğrenebilirsiniz ve sonrasında ortak bir noktada buluşabilme şansınız artar. Mesela çocuğumuzun hangi okula gideceği konusunda tartışıyorsak ve ortada üzerinde anlaşılamamış olan iki okul varsa, sonuçta anne de, baba da çocuğunun kötülüğünü istemez. İki farklı okul seçmiş olmalarının sebebi kendi seçtikleri okulun çocuklarının eğitiminde çok daha faydalı olacağını düşünmeleridir. Farklı düşünüyor olmaları ise çok normal, çünkü aynı ailenin içinde doğup büyümüş olduğumuz kardeşlerimiz ile bile her zaman, her konuda aynı şekilde düşünmüyoruz. Anne, babanın kendi dediğini ezmenin peşinde olmadığını anladığında, baba da annenin amacının hava atmak olmadığını anladığında çok daha kolay anlaşacaklardır. Birbirimiz hakkındaki önyargılarımız tartışmaları zorlaştırmaktadır. Bu yüzden karşımızdakinin iyi niyetli olduğuna inanmak çok önemlidir.

Tartışmayı “milletçe” bilmediğimiz de ortada zaten, televizyondaki tartışma programlarına, meclisteki görüşmelere bakmak bile yeterli. İnsan psikolojisi ne yazık ki bir çoğumuzun üzerinde pek bilgi sahibi olduğu bir konu değil. Seçtiğimiz kelimelerin, ses tonumuzun, duruşumuzun bile karşımızdaki insanın tüm algısını değiştirebileceğini unutmamak lazım. Bu algı değişikliğinin size etkisi ne olur? Bağırmadığınız, suçlamadığınız, hakaret etmediğiniz sürece karşınızdakinin savunma mekanizmaları harekete geçmez, sizi dinlemeye, anlamaya ve sorunu çözmeye daha yatkın olur. Suçlamak yerine neler hissettiğinizi anlatın. Mesela eve geç gelen bir eşten bahsediyorsak “Her akşam eve geç geliyorsun zaten.” vs gibi suçlamak yerine, sakin bir şekilde “Sen eve geç geldiğinde ben kendimi ilgisiz bırakılmış hissediyorum. Bu da kendimi kötü hissetmeme sebep oluyor.” şeklinde açıklarsanız söylenmelerinizi kulak ardı etmek yerine sizi üzmemek için biraz daha erken gelmeye başlaması çok daha olasıdır.

Akdeniz insanları olarak bağırmayı fazlasıyla seviyoruz ki bu bir tartışmada olabilecek en kötü şeylerden biridir. Ortada sükunet, sakinlik yoksa o tartışmayı sürdürmenin her iki taraf için de bir anlamı kalmaz, çünkü olay desibel yarışına dönmüş, güç gösterisine dönmeye hazır hale gelmiştir. Eğer birbirinizi dinlemiyorsanız tartışmanın bir anlamı yoktur. Eğer iş bu noktaya geldiyse daha sonra, sakinleştiğinizde konuşmak üzere konuyu kapatın.

Hedefimizi doğru belirlemek de çok önemli.  Okul örneğinden devam edersek, amacımız bu okullardan birini diğer kişiye kabul ettirmek olmamalı. Belki üzerinde anlaşmaya varabileceğiniz başka bir okul da bulabilirsiniz. Çözüm konusunda alternatiflere açık olmak, kendi çözümümüzde diretmemek, farklı çözümlerde anlaşabileceğinizi düşünmek bile sizi tartışmayı sonlandırmaya hızla yaklaştırır. Asgari müştereği bulmayı hedeflemek gerek.

Bir diğer önemli nokta fikrimizi net olarak anlatabilmek ve karşımızdakini doğru anlayabilmek. Mesela; her iki okulun da avantajlarını ve dezavantajlarını ortaya koymak, konunun birlikte muhasebesini yapmak her iki taraf için de karşısındakinin endişelerini anlamaya yardımcı olacaktır.

Hakaret etmeyin. İnsanlar sinir anında söyledikleri sözleri unuturlar, ancak bu sözlere muhattap olan kişinin unuttuğunu söylemek mümkün değil ne yazık ki.

Önceki tartışma konularınızı karıştırmayın. Okul yüzünden tartışıyorsanız, eve geç gelmesini konuya karıştırmayın. 

Unutmayın ki, kavganın kazananı yoktur. O yüzden mümkün olduğunca kısa sürede çözebileceğiniz çekilde davranmak en iyisidir.