26 Eylül 2013 Perşembe

Korkma Sev



Geçen gün Hürriyet yazarı Ayşe Aral aldatılan bir kadının intikam hikayesini anlattı. Bana sorarsanız çok daha iyileri vardır, beni çok etkilemedi yani. Ama alt kısımda yer alan yorumlar çok daha ilginçti. Yorumlar ağırlıklı kadınlardan gelmişti tabii.

Aldatılmanın en kötü yanı “aptal yerine konmak”tır, bunda hepimiz hemfikirizdir sanırım. Bir gecelik mevzular çok daha kolay atlatılabilir, çünkü açıklaması da daha kolaydır. Şehirdışı, akşam yemeği, içki gibi değişkenleri bir araya getirirseniz ve gelip kendiniz itiraf ederseniz büyük bir ihtimalle affedilirsiniz. Ama uzun süreli bir ilişki söz konusuysa ve de itiraf etmek yerine yakalandıysanız o ilişkinin bir daha yoluna girmesini beklemek çok daha zor.

İnsan olarak hepimiz yüksek egolara sahibiz ne yazık ki... Haliyle en aptalımız bile zeki olduğumuzu sanıyoruz. Dolayısıyla bu uzun süren ilişkiye dair hele bir de en ufak bir şüphe duymadıysak çok daha ağır bir darbe alıyor egomuz.

Bu noktada kadınlar olarak genelde en kolayını seçiyoruz, yani diğer kadını suçlamayı. Ancak şunu unutmamak lazım; size sadakat sözü veren tanımadığınız o kadın değil. Aslında hala seçtiğimiz kişi hakkında yanılmadığımızı kabul etmemek için “o kadın”ı suçlamayı seçiyoruz. Biz aslında doğru insanla birlikteyiz, ama o orospu gelip ayarttı bizim adamı. Bu durumun da olduğu oluyor tabii ki ama hiiiiçç tanımadığınız bir insana suçu atacağınıza bir düşünün kendi eksiğiniz, eşinizin eksiği ve ilişkinizde eksik olan neydi de bu kadın dahil olabildi konuya.

Okuduğum yorumlarda ikinci dikkatimi çeken şey “Ben ona hayatımı adadım.” cümlesiydi. Bu sanırım kadınların yaptığı en büyük hata. Eş olduğunu unutup anne rolüne bürünmek... Adam da haliyle annesi gibi davranan bir kadınla eş hayatı yaşayamıyor. Bizim Türk erkekleri zaten eşlerini yatılacak kadın olarak görmekte zorlanırken, bir de kadın kocasının da annesi rolüne bürününce o ilişkiden pek hayır gelmiyor ondan sonra. Ne kocamız, ne de çocuklarımız için bunu yapmamak gerekiyor bence. Hayatınızı kimseye adamayın. Bu hayat sizin. Ve yaşayabileceğiniz tek hayat bu. Eşinizle ilgili de, çocuklarınızla ilgili de sorumluluklarınız var, ancak hayatını birine adamak karşınızdakini ne kadar zor durumlara sokuyor farkında mısınız? Annem beni 36 yaşında doğurmuş ve tek çocuğum ben. Haliyle annemin bana ne kadar düşkün olabileceğini tahmin edersiniz sanırım. 40 yaşındayım hala üzerime titrer. Ama onu kırmadan, hayatıma çok fazla müdahele edemeyeceğini kabul ettirdim ona. Sizler de yapmayın bunu. Bir başkası için kendinizi unutmayın, gereksiz fedakarlıklar yapmayın. Sizin de kendinize ait bir hayatınızın olması tüm ailenin çok daha sağlıklı bir şekilde bir arada kalmasını sağlayacaktır.

Ve bu hayatını adayan kadın, bir kaç satır aşağıda eşinin ölmesini tercih edeceğini yazmış. Ne düşüneceğimi bile şaşırdım. Çünkü bu duyguları aldatıldıktan hemen sonra hissetmek normal de, aradan seneler geçmesine rağmen hala aynı şekilde hissediyorsa bir insan, çok büyük sorun var demektir bu. Hem adama hayatını ada, hem de ölmesini iste. Hata kendinde ama göremiyor ki. Kendi hayatını yaşamamış bir insan başkasının hayatından da bu kadar kolay vazgeçebiliyor işte.

Ağırlıklı karşılaşılan bir konu da bir kere aldatanın aldatmaya devam edip etmeyeceği. “Yerlerde süründü ama affetmedim. Affedersem tekrar yapardı.” diyen ve bunu gurur meselesi olarak gören o kadar çok kadın var ki... Halbuki bunun bilimsel bir cevabı olabilmesi imkansız. Birincisi bu karşınızdaki adama göre değişir. Kiminin hayat tarzı olmuştur aldatmak, kimisi de gerçekten yapmıştır bir hata. Öncelikle bunu çözmek lazım. Bundan sonraki kısım ise aldatılmış olmaya katlanabilecek misiniz katlanamayacak mısınız ona karar vermelisiniz. Ve tabii bu ilişki kurtarılmaya değecek bir ilişki mi oturup geçen yılların analizini yapmak lazım.
En uç noktada gelen yorum ise bir daha aldatılacak diye evlenmek bile istemeyen, hayatına kimseyi sokmayan bir kadındı. Böyle insanlar etrafımızda da var. Evine kedi, köpek de almak istemez bunlar. “Çok seviyorum ama öldüklerinde çok üzülüyorum, onun için almıyorum.” diyen tiplerdir genelde. Hayatlarında hiç bir acı istemezler, en ufak bir risk almazlar. Belki 1-2 ay üzüleceği için 15 senelik keyfi, mutluluğu, bir ömür boyu kalbinde taşıyacağı anıları ellerinin tersi ile iterler.

Anneni, babanı da sevme o zaman, çünkü çok büyük bir ihtimalle (Allah sıralı ölüm nasip etsin inşallah) senden önce göçecekler bu dünyadan. Çocuk da yapma o zaman, kaderin ne yazdığı belli olmaz ama en azından o her hasta olduğunda senin canından can kopacak. Arkadaş edinme, bir kaç tanesi hariç hepsi gelecek, geçecek. Hayattan korkarak, yaşarmış gibi yaparak hayatına devam etmeye çalış... Yaşamak diyebilirsen tabii buna. Karanlığı görmeden aydınlığın, azı görmeden çoğun, acıyı tatmadan mutluluğun anlamını nasıl bileceksin ki? Yaşıyorsun mu sanıyorsun???

Üzüleceğim diye korkarak geçer mi hayat?

Her nedense hep şartlı sevilmelere, sevmelere alışmışız. Aileler çocuklarını başarılı, dürüst, namuslu olduklarında sever. O çocukların da sevgileri büyüdüklerinde hep bazı kriterlere bağlı olur. İyi bir işi varsa sever, mali durumu iyiyse sever, yakışıklı/güzelse sever, kendisini üzmeyecek ise sever.
Hiç denediniz mi bir koşula bağlı kalmadan sevmeyi? Sizi üzse de, görmek istemese de, sizinle olmasa da sevmeyi...

Gerçi şimdiki sevgiler ile eski sevgiler arasındaki uçurum o kadar derin ki dinlediğimiz şarkılarda bile anlıyoruz bunu. Bir şarkı dinlemiştim çok eskiden, sözleri çok net aklımda değil ama genel hatları ile sevdiği kadının elbisesinin kumaşındaki gülün dikeni tenine değer de acıtır diye korkarmış... Ya şimdi? “Allah senin belanı versin, Allah seni kahretsin, Bana gelen sana gelsin (İsmail YK)” gibi anlamlı ve giderli şarkı sözleri moda. Gerçi biz “Ya benimsin, ya kara toprağın” diyen bir kültürün çocuklarıyız. Nasıl bir sevgiyse bu sevdiğinin mutluluğunu istemek yerine ölmesini tercih edebiliyor. O kadar seviyorsan sen öl, daha kolay değil mi?

Benim annem ergenlik buhranlarım zamanında bana demişti ki “Kızım, sen hırsız da olsan, orospu da olsan, katil de olsan... Sen benim çocuğumsun. Seni atamam, satamam, sevmekten vazgeçemem.” Bu insana öyle büyük bir güç veriyor ki... Ne yaparsan yap annenin arkanda olduğunu bilmek. Belki de böyle sevilmeyi öğrendiğim için ben de aynı şekilde sevebildim kocamı, hatalarıyla, doğrularıyla... Değiştirmeye çalışmadan, elimden geldiği kadar yol göstererek.

Ertuğrul Özkök bir yazı yazmış bugün, Ahmet Arif’in Leyla Erbil’e aşkından bahsetmiş. Çok seven ama sevdiği kadın başkasıyla evlenen bir adamın aşkından bahsediyor. Cesaretiniz var mı böyle sevmeye? (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24789632.asp)


Bırakın korkmayı. Size karşılık verdiği için değil, sizi çok sevdiği için değil, başka sebeplerden değil, sadece sevdiğiniz için sevmeyi deneyin bir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder