Zaten çok severdim Ayşe Kulin’i.
Ama Gizli Anların Yolcusu beni benden aldı desem yeri var. Devamı olan Bora’nın
Kitabı’na başladım şimdi. Sonrasında da Dönüş bekliyor beni heyecanla.
Kitap zaten yeterince sarsıcı bir
şekilde başlıyor. Ama öncelikle bilmeyenleriniz için konusunu söyleyeyim; konu
daha da çarpıcı; biri evli, diğeri bekar olan iki erkeğin aşkı, gay aşkı. Aslında
kitabın isminde de görüyoruz bunu. Ben az
önce fark ettim ama mutlaka yazılmıştır bir yerlerde, Gizli Anların
Yolcusu, yani GAY.
İlhami’nin polislere olanı kısaca
anlatması ile başlıyor olay. Özel bir konu konuşmak için gittiği yerdeki kişi
balkondan aşağı düşerek ölüyor. Ölen kişi kim bilmiyoruz. Ama roman ilerledikçe
o balkonu öğreneceğiz.
Demin de dediğim gibi konu zaten sadece
bizim topraklarımızda değil neredeyse dünyadaki tüm coğrafyalarda tabu haline
gelmiş, tu kaka ilan edilmiş bir konu. Erkek erkeğe ilişkiye ancak şimdilerde gerçekten
ileri demokrasiye sahip ülkelerde onay veriliyor, yadırganmıyor.
Evlenebiliyorlar. Arap dünyasında ise ölüm sebebi. Bizim kutsal kitabımız bütün
dünyada yaşanan tüm kötülüklere rağmen ancak Lut kavmi üzerine bela
göndermiştir. Erkek erkeğe ilişkiyi tercih ettikleri için... Bu yüzden bir
çoğumuz ön yargılıyız bu konuda. Hatta benim fark ettiğim bir şey var,
özellikle erkekler arasında. Kadın eğer kendi cinsi ile birlikte ise, yani
lezbiyense “Vaaayyy sosyetik...” derler. Ama kendi cinsini tercih eden bir
erkekse “Bırak o’lum o ibneyi” olur. En çok kullanılan hakaret içerikli
kelimelerden biridir. Çok zor bir durum. Çok sevdiğim gay arkadaşlarım da
olduğundan çok yabancısı olduğum veya uzağında durduğum bir konu değil. Bu
konudan en uzak duran, en tiksiniyor gözüken bir çok erkeğin neler yaşadığını
bilseniz şok geçirirsiniz. Eğer karşınızdaki adam fazla homofobik davranıyorsa
gizli eğilimleri olma ihtimali çok yüksektir. Her zaman derim; eğer o kişiyle
yatakta olmayı düşünmüyorsan sana ne kiminle yatağa girdiğinden. Hırsızlık
yapanı, namus diye cinayet işleyini yargılamazken neden bu insanlara karşı olan
tavır? Bu olmamalı bir insanın iyi mi kötü mü olduğuna karar verme şeklimiz.
Kitaba geri dönecek olursak... Karşımıza
çıkan ikinci sahne İlhami’nin eşiyle birlikte bir partiye katıldığı gece. Eşi
dans ediyor. Rahat ve mutlu bir hayatları olduğunu zannedersiniz bu sahneyi
okuduğunuzda. Ancak hemen peşinden iki çocukları olduğu ama küçük oğullarını bir
kaç sene önce kaybettiklerini öğreniyoruz. Bir şekilde kendini işiyle uğraşarak,
eşini hayata döndürmeye ve kızına sahip çıkmaya çalışarak toparlanmış bir baba.
Tamamen dağılmış, komşusunda gittiği ruh çağırma seanslarıyla oğluna kavuşmaya
çalışan bir anne. Bütün bunların ortasında hala var olmaya, bir ailesinin
olduğunu hissetmeye çalışan bir kız. Zaten zor olan bu hayat adamın artık hiç
bir şeyi sırtlayamaz hale geldiği ve çok sarhoş olduğu noktada karşısına çıkan
bir gecelik kaçamakla hepten karışmaya başlıyor. Ertesi sabah gelen pişmanlık,
utanma, korku... Ama ne yazık ki bu pişmanlık çok uzun sürmüyor. Eşiyle kaç
senedir paylaşamadığı cinselliği kendine koşulsuz sunan bu arkadaş ona bir
rahatlık getiriyor. Ama kadın bu... Aşık oluyor adama. Adam kaçıyor, o
kovalıyor. Sonra erkek erkeğe gidilen bir iş gezisinde, yine bol rakılı bir
gecenin sonunda İlhami’nin hayatı... Bilemiyorum alt üst mü oldu demeli,
hayatının aşkını mu buldu demeli...
Kitabın içinde satır aralarını
okuduğumuz bir kitap daha var. İlhami’nin sevgilisinin yazdığı kitap. Kendi
hayatından satır aralarını okuyoruz. Doğu’da kadın olmanın ötesinde çocuk
olmanın bile ne kadar zor olduğunu görüyoruz tüm yalınlığıyla. Çetrefilli
cümleler, çok derin betimlemeler sıkar beni her zaman. Ama burada öyle bir
sadelik var ki. Doğulu insanımızın saflığı ve güzelliği ile yazılmış. Çok net.
Çok acıtıcı. Özellikle benim gibi köyü İstanbul olanların fazla karşı karşıya
kalmadığı hayatlar bunlar. Belki gazetelerin üçüncü sayfasında karşımıza çıkan,
belki sağdan soldan duyduğumuz ama bizim başımıza pek gelmeyen, yine yakın
çevremizden pek duymadıklarıklarımız...
Kitabın gidişatı hakkında çok
fazla bilgi vermek istemiyorum. Ancak şunu söylemeliyim, aslında İlhami’nin
yaşadığı saf, tertemiz bir aşk. Bugüne kadar eşcinsel bir deneyimi olmamış bir
adam. Böyle bir eğilimi de olmamış. Ama kadın, erkek diye ayırmadan, ayıramadan
aşık olmuş. Bunu düşünmeye bile vakit kalmadan gelmiş aşk. Gerçek aşk yaş,
eğitim, kültür, huy suy gözetmiyorsa cinsiyet de gözetmeyebilir mi? Bence bu
kitap bittiğinde herkesin düşünmesi gereken soru bu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder