22 Mayıs 2014 Perşembe

MERIDON



Philippa Gregory'nin sanıyorum ki çıkan tüm kitaplarını okudum. Üçer kitaptan oluşan üç serisi var kendisinin. Birincisi tüm dünyada tanınmasına sebep olan Boleyn Kızı serisi, soluksuz okudum. İkinci seri olan Kuzen Savaşları'nı yine zevkle okudum. Wideacre serisinin ilk iki kitabı çok sarsıcıydı benim için. Hem sinirlenerek, hem üzülerek ama elimden bırakmadan okudum. Ancak bu sonuncu kitap beni tatmin etmedi. 

Aslında seri kitapla yazmakla yada daha doğrusu okumakla ilgili şöyle bir sıkıntı var; yazar yeni kitabı yazana kadar önceki kitaptakileri unutabiliyorsun. Bu yüzden bence bu tür kitaplarda mutlaka önceki kitapların özeti olmalı. Tercihen yazar tarafından yazılmalı hatta bence. Diğer sorun ise ki seri filmlerde de aynı sıkıntı var bence, hep daha öncekiler ile kıyaslıyorsun ve ilkindeki başarıyı yakalayamayabiliyorsun.

Wideacre serisi'nin ilk kitabı Beatrice'di. Zamanın İngiltere'sinde kadınlar henüz haklarına kavuşamadıkları için çok sevdiği baba topraklarını elinden gitmesin diye inanılmaz şeyler yapan bir kadındı Beatrice. Toprağa olan sevgisi onun şeytanı oldu ama. Abisi ile birlikte olmayı bile göze aldı toprakları için. Hatta daha da ileri gitti, abisinden çocuk sahibi olmayı bile göze aldı. 

İkinci kitap Julia'ydı. Julia bu hastalıklı toprak sevgisinin bir ürünüydü.  Bazı şeylerden kendini korumaya çalışsa da pek başarılı olamadı. Benzer bir ensest olayı, kaçınmaya çalışmasına rağmen başına geldi ve o da bu ilişkiden bir çocuk sahibi oldu ve onu kurtarmak için çingenelere verdi. 

Bu son kitap Meridon, çingenelere verilen çocuğun hikayesi. İlk iki romandaki etkileyici hikayeyi burada bulamadım ben ne yazık ki. Ancak burada aslında onların kızı olması haricinde ve kızın çingenelerin arasında geçirdiği dönem haricinde anlatacak pek bir şey bulamadım. Bir şeyler eksik kalmış gibi, o hissi bana tam geçirememiş gibi... İlk iki romanı okuduysanız üçüncüyü okumanıza gerek yok derim ben. Sonunu merak edenlere anlatabilirim :)


21 Mayıs 2014 Çarşamba

YALANA BİR DE BÖYLE BAKIN

Bugün Hürriyet’te Yonca Tokbaş’ın YALAN ile ilgili yazısını okuyunca ben de size farklı iki bakış açısı sunmak isterim.

Kısa olanından başlayım; çok sıkı bir izleyicisi olmasam da denk geldikçe 1 Kadın 1 Erkek'i seyrederim. Bir bölümünde birbirlerine beyaz yalanlar dahil söylememeye karar veriyorlar. Yakınlaşma esnasında adam kadının kulağını yalıyor, kadın "Ayyy yapma bunu, nefret ediyorum." diyor. Veya kadın giyiniyor, adam diyor ki "Bir daha giyme bu elbiseyi, sana hiç yakışmıyor." 

İnsanoğlu aslında sürekli bir onaylanma ihtiyacı içinde olduğundan bunlar bir bakıyorlar ki ilişkileri garip, anlamsız bir şeye dönüşmeye başlıyor, keyifleri kaçıyor. Sonunda eski hallerine dönmeye karar veriyorlar.

Diğeri ise TRT Okul TV'de Hayat İşte programından. Bulabilirseniz internetten izlemenizi tavsiye ederim. Hatta TRT Okul’u da izlemenizi tavsiye ederim. Yabancı örnekleri gibi yarım saatlik veya kırkbeş dakikalık kısa programlar var, eğitici, eğlenceli... Neyse, Hayat İşte programın daimi konuğu olan beyefendiyle yalan üzerine konuşuyorlar. (İsim veremiyorum çünkü internette doğru düzgün bir bilgi bulamadım.) Şöyle bir bilgi veriyor "Aslında hayat yalan üzerine kurulu. Mesela bir kadın saçını boyadığında veya makyaj yaptığında aslında olduğu bir halden farklı gösteriyor kendini, bu da bir çeşit yalan. Yada maçlar, müsabakalar, kağıt oyunları aslında karşı takımı kandırıp/aldatıp kazanmak üzere kurulmuştur. Öyle bir kandırmacalı pasla gole ulaşır ki bütün stad ayakta alkışlar. Veya kullandığımız aksesuarlar da bizi olduğumuzdan farklı gösterme amacı taşımaktadır. Aslında yalan da biraz böyledir. Karşımızdakine değer verdiğimizden (üzülmesin diye) yada bizi olduğumuz hali ile sevmeyebileceği endişesi ile ufak tefek aksesuarlarla (yalanlarlarla) süsleriz kendimizi. Ve nasıl karşımızdakinin kıyafetine karışmamamız gerekiyorsa belki de bunlara da karışmamalı ve daha olgunlukla karşılamayız."

En aklımda kalan kısmı buydu. Ve bir felsefe mezunu olmama rağmen bugüne kadar aklıma hiç gelmemiş bir bakış açısıydı. Doğruluğu yanlışlığı elbet tartışılır. Ancak felsefi olarak kesinlikle haklı olduğunu söyleyebilirim :)

Bu arada Yonca’nın da yazısını okumayı ihmal etmeyin. Çocuklarımızı aslında nasıl yalana alıştırdığımıza dair çok önemli bir yazı.


14 Mayıs 2014 Çarşamba

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YILLARDA – YILMAZ ÖZDİL



Özellikle Facebook profilimden beni takip edenler varsa sıkı bir Hürriyet ve Yılmaz Özdil takipçisi olduğumu bilirler. Tabii bir de AKP’den hiç hoşanmadığımı... Aslında belki de bu kitabı seçimlerden önce okumalıydım ancak zaten iki dünya bir araya gelse bu bakış açılarıyla benim AKP’ye oy vermem mümkün olmayacağından benim açımdan bir şey değişmezdi.

Yılmaz Özdil kimdir diye tanıtmaya pek gerek görmüyorum. Üstteki satırlardan Hürriyet’te köşe yazdığını ve gazeteci olduğunu anlamışsınızdır zaten tanımıyorsanız da. Terbiye sınırlarının pek dışına çıkmadan, öyle incelikle, öyle kibarlıkla söyleyeceğini söyler ki... Bunu ancak bir İzmirli yapabilir belki de :) (İzmirli olduğumu söylemiş miydim?)

Kitap Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda şarkısını pek severek söyleyen Başbakanın iktidardaki 11 yılını anlatıyor. Gazeteleri takip edenlerin hep bildikleri haberler aslında. Süpriz hiç bir şey yok. Ama birisi sizin yerinize bu 11 yılın dökümünü haberlerle alt alta koyduğunda daha iyi anlıyorsunuz Türkiye’nin nereden nereye geldiğini. Benim Özdil’e bir önerim olacak; bu kitabın ikincisini çıkartmak isterse ismi benden olsun; Beraber Yürüttük Biz Bu Yıllarda.

AKP’nin bakış açısı bana hiç  bir zaman yakın gelmedi. Yaptıkları işlerden bahsetmiyorum, o yüzden ne olursunuz kimse bana yapılan yollardan, binalardan, Avrupa’nın en büyükleri bizde diye salak gibi övündüğümüz adalet saraylarından bahsetmesin. Adamların belediyeciliği bildiği ortada. Ama hayata bakışları, politikaları, döneklikleri, bugün dediğine 3 gün sonra demedim demesi, kadına bakış açıları... Benimkinin taban tabana zıttı. “Demokrasi benim içim araçtır, amaç değil. Gideceğimiz durağa kadar gider, vardığımızda ineriz.” diyen bir adama asla güvenmem.

Kitaptan en çarpıcı bilgileri sizinle paylaşmak isterim. Malum balık hafızalı bir toplumuz, okuduysanız bile unutmuş olabilirsiniz;

-   - İktidar olduklarında ilk iş “vergi barışı” yasasını çıkartmaktı. “Nereden buldun”u falan kaldırmışlardı bu arada. Maliye Bakanı bu yasadan ilk faydalanan oldu. Haksız malvarlığı davasından yargılanan RTE beraat etti. Hazine avukatı itiraz bile etmedi.

- - Ergün Poyraz’ın yazdığı satış rekorları kıran “Musa’nın Çocukları, Tayyip ve Emine” ve “Musa’nın Gül’ü” isimli kitapların toplatılması için ileri demokrat RTE mahkeme açtı, reddedildi.

-   - ABD’den buğday, Kanada’dan mercimek, Arjantin’den mısır ve çeşitli ülkelerden susam, arpa, bakla, sarımsak, pamuk, elma, portakal, muz, vişne, fasulye ve nohut ithal etmeye başladık. Kitaptan aynen alıyorum “Şahane tarım politamız (!) nedeniyle kendi kendine yeten yedi ülkeden birinin son hali buydu.”. Pirinç fiyatları zamlanınca harika öngörü sahibi Tarım Bakanı pirinç yerine bulgur yememizi tavsiye etti. Öyle ya, beyaz pirinç zararlıydı zaten, bulgur daha sağlıklı.

- - Cumhuriyet’le (ve Feto’ya karşı olanlarla) hesaplaşma sürecinde emrinde 700 bin kişilik silahlı askeri gücü olan Genel Kurmay Başkanı internet siteleriyle hükümeti yıkmaya çalışmakla suçlanıyordu. Teröristler tanık, tüm ordumuz sanık konumuna düşürüldü. Terörist sözüyle kendi ordusunu içeri tıkan ilk ülke olduk sanırım dünya tarihinde.

--“Atatürkçü olmayı kendime hakaret sayarım. Atatürk ideolojisi darbeler ideolojisidir, faşist ideolojidir.” diyen Mümtazer Türköne Cumhurbaşkanı Gül tarafından Atatürk Tarih Yüksek Kurumu yönetim kurulu üyeliğine atandı. Tarihi yeniden yazmayı planlıyorlardı herhalde. Bu Mümtazer Kürt sorununa çözüm olarak da Apo’nun paşa yapılmasını, Bodrum’a yerleştirilmesini ve maaşa bağlanmasını önermiş mesela.

- - 19 Mayıs şenlikleri Hitler Almanyası’nı çağrıştırdığı nedeniyle YASAKLANDI. Atatürk’ü ne zaman yargılamaya başlayacaklar çok merak ediyorum.

-  - IMF’ye borcumuz bitti. Aşağıdaki tabloya ek olarak özelleştirme ile (yani ülkeye para kazandıran fabrikaların, üretim merkezlerinin satımıyla) 38 milyar $ elde etmişlerdi.


2002
2012
DIŞ BORÇ
129 milyar $
337 milyar $
KAMU BORCU
64 milyar $
103 milyar $
VATANDAŞIN  TÜKETİCİ KREDİSİ
2 milyar TL
206 milyar TL
KREDİ KARTI BORCU
4 milyar TL
73 milyar TL
-
 -
Ordumuz terörist olurken Avrupa Konseyi’nin Türkiye raporlarında PKK aktivist örgüt oldu. Toplantılarda olası senaryoları konuşmak terörizm, karakol basmak, pusu kurmak, askeri şehit etmek, mayın döşemek, bebek katili olmak aktivite olmuştu.

PKK çekilmeye (!) başladığında RTE televizyonlarda üstüne basa basa “Silahlarıyla çıkamazlar” diyordu. Zaten bu adam ne zaman, nerede bir şeyi böyle üstüne basa basa söylese 3 gün sonra tam tersi oluyordu, uyanmamız lazımdı ama uykumuz çok derindi. Haber ajansları poz poz fotoğraflar yayınlar, hatta günlük haline getirirken Genelkurmay elinde görüntü ve bilgi olmadığını söylüyordu. E bütün orduyu içeri terörist diye tıkarsan bi boktan haberin olamazdı tabii.

- - Türk demeyelim Türkiyeli diyelim diye bir laflar atıldı ortaya. Fransa’da Fransızlığı, İngiltere’de İngilizliği yasaklayabildiğiniz zaman gelin canım, burası Türkiye! diyoruz en azından şimdilik.

- - Cumhurbaşkanı bile Başbakan’ın sansürüne uğruyordu. Cumhurbaşkanı Portekiz’e gitti, yandaş basın muhabir bile göndermedi. Cumhurbaşkanı ile ilgili haberlerin kendi haberlerinden büyük çıkmasını, kendi haberlerinin önüne geçmesini istemiyor, bu haberler ya hiç yer bulamıyor yada arka sayfalarda ufak ufak yer alıyordu.

- - Mısır’da darbe oldu. Şeriatçı Cumhurbaşkanı Mursi bizzat kendisi tarafından göreve getirilen Genelkurmay Başkanı tarafından devrildi. Mursi’nin yanında bir tek AKP hükümeti ve yandaşları yer aldı.

 - Halbuki Hüsnü Mübarek de aynı yöntemle devrilmişti. Bizim hükümet ve şakşakçıları alkış tutumuştu.
Laik firavun devrilince “halk devrimi”,
Şeriatçı firavun devrilince “darbe” oluyordu.


AKP’yi günahım kadar sevmezdim, bu kitabı okuduktan sonrasını ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Mutlaka okuyun ve hatta mümkün olduğu kadar okutmaya, duyurmaya çalışın. 

13 Mayıs 2014 Salı

KOCAN KADAR KONUŞ – ŞEBNEM BURCUOĞLU



Kitaptan Şebnem Burcuoğlu’nun tanıtım için katıldığı bir televizyon programı sayesinde haberim oldu. Tatlı, eğlenceli bir kadın vardı karşımda, kitabın da öyle olacağını düşündüm. Zaten isimden kapmıştı puanı. Kitap D&R’da şu anda 4. sırada.

Kimdir diye sitesine baktığımda Bilkent, Uluslararası İlişkiler bölümünü takiben Boğaziçi’nde Avrupa Birliği yüksek lisansımı yaptığını ve kurumsal iletişim alanında çalıştığını gördüm. Marie Claire, Elle ve L’Officiel dergilerinde başlayan yazarlık  yolculuğu halen Milliyet Gazetesi’nde devam ediyor. Kendisi ile ilgili fazla bilgi vermeyi sevmiyor. Sanırım karşısındaki koca adaylarına fazla gelmekten korkuyor :) Yoksa neden kendisiyle yapılan röportajları değil de kendi yaptığı röportajları yayınlasın sayfasında yada neden salsa cumhuriyet kupasi amatör dal sampiyonu olmasından, son dönemde UK Brit Fest'de Türkiye'yi temsil ettiğinden, dans dergisi ne kapak olmasından bahsetmesin ki?

Kitap oldukça eğlenceli bir kitap. İlk bir kaç sayfasında daha önce duyduğum esprilere denk gelince aslında bir keyfim  kaçtı. Ancak oradan sonrakiler sıfır kilometreydi. 30 yaşındaki Efsun’un aslında koca aramazken ve evlilikle ilgili bir çok klasik Türk kızı gibi takıntısı yokken yeni görüşmeye başladığı erkek arkadaşıyla yaşadığı çok kötü bir buluşma sonrasında ailesinin kadınları tarafından beyninin evlilik fikri ile yıkanması aslında mevzu. Okudukça hem güldüm, hem de “güleriz ağlanacak halimize” diye düşündüm.

Bu konu çok su kaldırır bir konu aslında ama kadının bu kadar evlilik odaklı olmasının bir sebebi var, işleyen biyolojik saat. Kadının erkek gibi ölene kadar çocuk sahibi olma şansı yok. Erkek için yaş engeli hem yok, hem de yaşlanması da dert değil çünkü zaten çocuğa zaten anne bakıyor. Kadın için ise 28-29 yaşlarında kabus başlıyor. Mevcut bir ilişkisi varsa ve mutluysa sevgilisini evliliğe yöneltmek istiyor çocuk sahibi olmak istiyorsa. Eğer ilişkisi yoksa durum çok daha vahim, çünkü yeni biriyle tanışacaksın, onun uygun olduğuna karar vereceksin, evlenmek isteyeceksin, o da seninle evlenmek isteyecek, nişan, düğün, e hemen hamile kalmak da olmaz, üzerinden 1 sene geçsin en azından dersen nereden baksan 2-3 senelik bir süreç en azından. O yüzden kadın bir yaştan sonra kendisine yaklaşan her erkeğe “bundan önce bana koca, sonra çocuklarıma baba olur mu?” diye bakıyor.

Ancak tabii ki kitapta bir de Efsun’un evlilik hazırlıkları yapan 23 yaşındaki kuzeni var. Tiki tonti gençliğin, ağzını yaya yaya konuşması, her şeyi kendi kafasında formülize etmiş olması gayet başarılı bir şekilde kitaba yansıtılmış. Ancak aslında normal hayatta başarılı olabilecek bazı formalizasyonlar 23 yaş gençliğinin eline geçince biraz boku çıkarılmış tabi. Mesela erkek mesaj attığında 30 dakika sonra cevap dönmek. Özellikle Türk kadınının anlamadığı nokta şu bence; her şeyi erkekten beklemesi ve erkeğin de beğenilmeye ihtiyaç duyabileceğini hiç anlamaması. Sanki erkekle birlikte olarak ona bir lütufta bulunuyormuş gibi davranması. 20’li yaşlarında belki lütufta bulunduğunu sanıyor olabilirsin ama 30’dan sonra o beğenmediğin adamların bir çoğuna razı olur, hatta peşinden koşar hale geleceksin a canım... Ayrıca ortalık birbirinin kopyası kızlarla dolu ve davranış şekilleri şu “Aaa yandaki kıza göz ucuyla baktı... Haaa, benim şimdi surat yapmam gerekiyor bu durumda. 2 gün surat yapayım, burnundan getireyim de görsün gününü...” Adama ne kadar çok sorun çıkartır, surat yaparsam o kadar benimle ilgilenmekten başkasına bakmaya fırsat bulamaz. Hepsi kendisine prenses muamelesi yapılsın diye bekliyorlar. Geçenlerde bir dizide denk geldim, kızla çocuk evlenecekler, dünürler düğün detaylarını konuşuyorlar. Kızın annesi diyor ki “Benim kızım neden prensesler gibi Çırağan’da evlenmesin?”. Oğlanın babasından el-cevap “Prenses olmadığı için olabilir mi?”


Neyse, netice kitabı 1.5 günde bitirdim, oldukça da eğlendim. Hatta sesli güldüğüm yerler bile oldu. Tavsiye ederim. 

9 Mayıs 2014 Cuma

KÖPEK PSİKOLOJİSİ – TAMER DODURKA



Öncelikle umarım ki hayvanlarla zaman geçiren şanslı insanlardansınızdır ve onlardan öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunun farkındasınızdır. Kedi seven insanların karşısındakileri kabullenmeye daha yatkın olduğunu düşünüyorum mesela ben. Çünkü kedi o kadar bağımsız bir karakter ki onunla yaşamaya başladığınızda her iki tarafında kendi kuralları olabileceğini, yine de birlikte çok mutlu olabileceklerini  ve eğlenebileceklerini görüyorsunuz. Eğer köpeğiniz varsa, o bambaşka bir hikaye... Bir köpek tarafından sevilmediyseniz gerçekten sevilmek nedir asla bilemezsiniz. Sizi annenizden bile daha çok sevebilecek bir tek şey varsa o da bir köpektir bence.

Genelde tüm hayvanları çok severim, sevmediklerimin de yaşama hakkı olduğuna inanırım. 5 sene öncesine kadar kendimi sıkı bir kedici olarak tanımlardım. Çünkü köpekleri de çok sevmeme rağmen annem asla eve almayacağından çok yakın bir ilişki içinde olamamıştım onlarla. Ama Bahçeköy’de her yer sokak köpeği dolu olduğundan ve ben onlarla ilgilenmeyi sevdiğimden giderek yakınlaştık. Onlardan biri artık benim köpeğim. Hayır, evde değil. Paşa hala bir sokak köpeği. Ama beni gördüğü zaman koşuşunu görseniz sevgi ne demek anlarsınız. Arada beslediğim, haftada en az 3 gün birlikte ormana yürüyüşe çıktığım, hastalandığında veterinere götürdüğüm, beni herkesten korumak için canını bile düşünmeden vereceğini bildiğim Paşa... Sakat bacağı yüzünden bu koruma dürtüsü başımıza iş açıyor, çünkü yürüyüşler esnasında neredeyse herkese saldırıyor.

Bir sokak köpeğini eğitmek oldukça zor. Her ne kadar evde büyümüş köpeklere göre aslında çok daha sosyal ve insanlara yakın da olsalar eğitim konusu tamamen ayrı bir mevzu. Ne yapacağımı düşünürken çok sevdiğim veterinerimiz (Özlem Egeden) Tamer Dodurka’nın kitabını önerdi. Daha önce de kendisinin Merdivenden Korkan Köpek isimli kitabını okumuştum. Psikolojik sorunları olan köpek hikayelerini anlattığı çok keyifli bir kitaptı. Yaşanmış hayvan hikayeleri seviyorsanız onu da okumanızı öneririm mutlaka.

Hayvan psikolojisi bizimkine göre oldukça ilkel ancak daha gelişmiş bence. Genellikle insan eli değmemiş bir hayvanın bunalıma girdiği, sorun yaşadığı çok nadirdir. Çünkü hayvanlarda yorum yoktur. Yaralanmış veya sakatlanmış hiç bir hayvanın da biz insanlardaki gibi oturup haline hayıflandığını veya kendine acıdığını pek görmeyiz. Ancak tabii ki biz insanlarla bir arada kala kala ve doğal ortamlarından uzaklaştıkları için bizimkilere benzer rahatsızlıklar da geliştirdiklerini görüyoruz bu kitapta.

Benim kitap boyunca edinmiş olduğum en ilginç bilgi ayının da bir köpek türü olduğunu öğrenmem oldu. Bu kadar hayvanlarla ilgilenen, belgesel izleyen bir insan olarak bu bilgiye nasıl şimdiye kadar denk gelmemişim inanamadım.


Köpeğiniz varsa tavsiye ederim kitabı.