24 Mart 2018 Cumartesi

Anne Çocuğunu İstismar Eder mi?




Bugün Instagram'da Psikolog İpek Gökozan'ın bir paylaşımını gördüm. Aşağda paylaşıyorum;



Ayşe Hanım 6 yaşındaki oğlu için diyor ki:

- Ne yalan söyleyeyim; oğlum çok yavaş yediği için onu hala ben yediriyorum.
- Aslında ayakkabılarını bağlayabilir ama kapıdan çıkarken acelemiz oluyor eğilip ben bağlıyorum.
- Kendi yatağında uyumuyor, ben de açıkçası yorgun oluyorum ve yanıma alıyorum.


Adaşım "Çocuğunuzun hayatını küçükken ne kadar kolaylaştırırsanız, büyüyünce onu o kadar zor bir hayat bekler." yazarak paylaşmış. 



Ve altta ilk gördüğüm yorum;



"Dünya Sağlık Örgütü annelerin bu tür davranışlarını çocuk istismarı olarak kabul ediyor." 



Türk annesi belki de en fedakar annelerden biri. Evladından hiç bir şeyi esirgemez, onun için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdır. 



Benim annem de onlardan biridir. 36 yaşında doğurduğu tek çocuğu benim. Haliyle çok kolay bir hayatım olduğunu söyleyemeyeceğim. Çok endişeli bir kadın üstelik benim annem. Haliyle benim eve 10 dakika geç kalmam bile tüm dünyanın başına yıkılması için yeterliydi. Benim en büyük avantajım annemin çalışan bir kadın olmasıydı ve bana her zaman kadının ekonomik özgürlüğünün olması gerektiğini söyleyerek büyüttü beni.



Geleneksel, evde oturan Türk annesi benimkinden daha da zor. Evet fedakarlıkta pek bir sınır tanımazlar, gecenin üçünde börek açmasını isteseniz açar. 20 yaşına gelmiş oğlunun ayağına hala su getirir. Ama bunun ne kadarını aslında gerçekten çocuğu için yapar? Ya da karşılığında ne bekler?


Öncelikle bütün bu hizmetlerin acısı ileriki yaşlarında çocuğundan çıkar. Mesela; annem mutfakta çok becerikli ve çok titiz bir kadındır. Gençlik dönemimde bir kaç kez mutfağa girmek istediğimde "Aman sen ortalığı dağıtırsın şimdi, ne istiyorsan söyle ben yapayım." demiştir. 


Netice mi? 27 yaşında sevgilimle ayrı eve çıktığımda çay demlemeyi bile bilmeyen, hayatında makarna bile yapmamış bir insandım. Öğrenmesi çok zor oldu, o zamanki sevgilim, şimdiki eşimle en büyük tartışmalarımızı bu yüzden yaşadık. 



Anne verdiği hizmetlerle, saçını süpürge ettiğinin, kendi hayatını çocukları için yaşamadığının altını sürekli çizerken kendine bağımlı çocuklar yetiştirir. 



Aslında (genellikle) severek değil de aile baskısıyla, zorlamayla, mecburiyetle evlendiği adamdan alamadığı, yaşayamadığı sevgiyi kendince çok daha garantili bir yere yani çocuklarına kanalize eder. 



Çocuğunun hayatından hiç elini çekmez. Evlenecek çocuğunun nerede oturacağına karışır. Çocuğu evlenip çocuk sahibi olsa dahi kararları için annesinin onayını alması gerekir ki bu kimi zaman saçına herhangi bir şey yaptırmak kadar basit bir şey bile olabilir. 



Neden genelde bizdeki evlilikler mutsuzdur? Çünkü gelin ve damat evlenip AİLE olamaz çünkü onların bir zaten bir ailesi var; annesi ve babası. 



30 hatta 40 yaşına gelmiş evladının ayrı eve çıkmasını bile asla istemez. Sorumluluk almayı öğrenmesi gerektiğini düşünmez. 



50 yaşına da gelse çocuğu "Üzerine bir şey al, üşeyeceksin." demeyi asla ihmal etmez çünkü çocuğu üşüdüğünü bile anlayamayacak kadar salaktır.



Sevgili anneler, anneanneler, babaanneler... Çocuğunuza yaptığınız her gereksiz yardım onun hayatına bir sorun olarak dönecektir. Bilir misiniz ki yumurtadan çıkmaya çalışan bir kuşa yardım ederseniz kanatları gelişemez ve hayatı boyunca uçamaz. Bağımlı değil, sizi seven çocuklar yetiştirin. 



23 Mart 2018 Cuma

Kaybedenler Kulübü Yolda



Ve efsane geri döndü... 

Filmden bahsetmiyorum, Nejat İşler'den bahsediyorum ;)

Serenay Sarıkaya ile oynadığı İkimizin Yerine isimli filmde çökmüş bir Nejat görmüştüm ben. Hepimizin bildiği o malum hastalık döneminin peşinden gelen ilk filmiydi. Rol icabı değil, bir şey eksikti. Oyunculuk olarak da değil. Belki şimdi oturup tekrar izlesem o filmi söyleyebilirim ama ikinci kez seyretmeye dayanabilir miyim, o zor işte. 

Kaybeden Kulübü'nün ilk filmi de çok efsaneydi bence. Ya çok seversiniz, ya nefret edersiniz tarzında. Anlamsız gibi gözüken diyaloglar, bir hikayesi yokmuş gibi duran hikaye... Tekrar izlemek lazım. Aslında gitmeden izleyecektim ama yetişemedim, çünkü kendimi jet hızıyla filmde buldum. 1990'larda Kent FM'deki aynı isimli programı ve o iki arkadaşın hikayeleri.

Yolda adından da anlaşılacağı gibi daha çok bir yol filmi. Looser gibi gözüken ama kafasına göre yaşayan adamlar kulübü. En az şeye ihtiyaç duyan en zengin değil midir aslında? Bu adamlar gerçekten çok zengin. Ceplerinde içki, sigara, benzin alabilecek olmaları yeterli. İstedikleri gibi çalışabildikleri bir işleri... Daha ne olsun.

Devam filmleri genelde ilk filmi aratır. Burada tarz değişmiş olsa dahi zevkle izlemeye ve edepsiz esprilere gülmeye devam ettik oysa :) Yayına bağlanan izleyicilere "Sizinle yatmış mıydık" diye soran adamlardan edepli replikler beklememek lazım...


Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk, iki radyocu. Gerçekleriyle yapılmış röportaja aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Hatta merak edersiniz diye hiç bir masraftan kaçınmadım ve sizler için bir resimlerini bile buldum. 




http://www.milliyet.com.tr/-desifre-edilmeye-tamam-dedik-/pazar/haberdetay/10.04.2011/1375575/default.htm

Adamlar geyikten mi felsefeye geçiyorlar, felsefi geyik mi yapıyorlar bilemiyorum. Ama bulabildiğim tüm programlarını dinleyeceğim. Adam programı bırakmak için sırt kanseriyim diye bir şey uydurmuş, düşünsenize :)

Filme dönersek, o zamana kadar kimseyi totosuna sallamayan Kaan sonunda aşık oluyor. 

Filmin kadrosunun bir kısmı Ezel'den olduğu gibi alınmış gibi. Tefo'yu (Sarp Akkaya) tekrar görmek çok iyi oldu. Rıza Kocaoğlu kadar ruh hastası tiplemelerine yakışan adam zor bulunur. Pasifliğin zirvesini yakalamış filmde.

Tabii ki her Issız Adam tarzı erkek gibi ve Kaan'ı da ilk filmden bildiğimiz gibi, uçana kaçana atlayan ama ilişkiden kaçan bir adam. Ama hayat bazen insanı çok hazırlıksız yakaladığı gibi çok ters köşeye de yatırıyor. Kaan'a da bayağı bir çelme takıyor. 

Bir benzincide davet ettiği kızın sürpriz bir şekilde kendisine olur demesiyle bir aşk başlıyor. 

Hande Doğandemir ile olan sevişme sahnelerini çok kötü buldum, bar tuvaletindeki sahne bile daha iyiydi. 

Altıkırkbeş Yayınevi de var sahiden bu arada. Sarp Akkaya bir yerlere gittikçe uğrayan meşhur yazarlar sahnelerine bayıldım, biraz daha arttırılabilirdi bile. 

Yazılar çıkar çıkmaz salonu terk etmeyin. Kaçırmayın bir şey ;)

Aaahhh bu aradaaa... Magazinel detayı da paylaşmadan geçmeyim, bazı oyuncuların galaya sarhoş gelmesi... Sanatçı doğası gereği zaten marjinalliğe yatkındır, cami imamı gibi olmasını bekleyemezsin ki. Kimi sanatçıya yakışır, kimisinde iğreti durur. Bence bu adamlar istedikleri yere istedikleri gibi gidebilirler. Zaten gitme desek de çok kıçlarına sallayacaklarını sanmıyorum :)

Bence mutlaka izlenesi. İlk filmi sevmediyseniz bile buna bir şans vermeniz lazım derim. 9/10

-- spoiler -- (filmin sonunu bilmek istemiyorsanız buradan sonrasını okumayın ;)

Mete ise bu esnada içmekle ve daha çok içmekle meşgul. O kadar meşgul ki Kaan'la kızın sevişme seslerinden rahatsız olup davet ettiği kızla bile her gece ilgilenemiyor. Gerçi filmin sonunda alkol sorununu çözmeye karar verdiğine dair bir izlenim ediniyoruz ama...

Kaan ve kız aşk yaşıyorlarken aslında kızın bu kadar rahat, Kaan'ın kafasına göre olmasının sebebi de çıkıyor ortaya; nişanlısı. Film boyunca o nişanlıyı neden hiç tam olarak göremedik o da ayrı bir merak konusu. Yoksa Erol Egemen o mu gibi hain bir soru da aklıma gelmedi değil :) Her neyse, kim lan bu Erol Egemen :)

Kaan her erkek gibi kendinin her şeyi yapmaya hakkı olduğunu düşünüyor. Ama kendisi gibi davranan birisiyle karşılaşınca bütün denge bozuluyor işte. Kadınların da var aslında evlenilecek erkek, eğlenilecek erkek kavramları ve Kaan evlenilecek bir adam değil maalesef garantici kızımıza göre. Kaancığım ise biraz dağılsa da yine eski tayfasıyla Kadıköy sokaklarında şen şakrak takılmaya devam ediyor. 

17 Mart 2018 Cumartesi

Red Sparrow - Kızıl Serçe



Red Sparrow daha önce fragmanını izlediğim ama unuttuğum filmlerden biriydi. Rus ajanı filmi olduğunu biliyordum. Dün bir arkadaşım gidelim diyince bayılarak atladım. Özellikle Putin'den sonra Rus ajanlarına karşı ilgim çok arttı. Adam biliyorsunuz ki eski bir Rus ajanı, üstelik de en iyilerden biri. Hatta şöyle bir bilgi vereyim, Putin'in herkesten sakladığı 2 tane kızı var, medya dahi bulamamış bunları. Bir kaç ay önce birisi açıklama yapmış "Putin'in kızlarından biri şu isimle şu balede çalışan kişidir." diye. Ancak ne hikmetse adam bir kaç gün sonra "Ben öyle bir şey demedim." diyerek inkar etmiş :)

Filmdeki başrolün de balerin olması ve hatta amcası olan zatın Putin'e olan benzerliği çok dikkat çekici. 

Kendi değerlendirmelerimde daha detaya inmeden önce filmin konusu hakkında kısaca bilgi vereyim, öyle devam edelim. 

Film Jason Matthews'ün aynı isimli romanından uyarlanmış. Peki kim bu Jason? CIA'in Operasyon Direktörlüğü'nden emekli olmuş bir zat. Filmin muhtemelen devamı da gelecek çünkü Palace of Treason ve The Cremlin's Candidate isimli 2 devam kitabı var Kızıl Serçe'nin. Filmin resmi fragmanını da aşağıda bulabilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=PmUL6wMpMWw 

Dominika baş dansçı olarak kariyerini sürdürmekte, devletin ona sağladığı evde yaşamakta ve annesinin bakımını da yine devlet sağlamaktadır. Ancak gösteri esnasında geçirdiği bir kaza tüm hayatını değiştirecektir. Putin benzeri amca yardım etme ayağıyla ortaya çıkıp kızı bambaşka bir hayata sürükler. 

Filmde oynayan bir tane bile Rus yok ama bütün mevzu Ruslar üzerine kurulu. Rusya'daki Ruslar'ın kendi aralarında İngilizce konuşuyor olmaları da ayrı bir mesele ama Rusça konuşuyor olsalar hiç bir şey anlamayacaktım. Ama Amerikan sineması genelde böyle ucuzluklar yapmazdı, anlayamadım.

Filme girdiğimde biraz izledikten sonra ilk düşündüğüm şey Amerikalılar'ın neden böyle bir film çektiğiydi. Ekşi Sözlük'teki yorumlara bakılırsa Rus ajanları korkunç, Amerikan ajanları daha humanist. Arkadaşlar ajanlardan bahsediyoruz. Benim bakış açıma göre Rus ajanları olması gerektiği gibiyken Amerikan ajanları her işi ellerine yüzlerine bulaştıran, profesyonellikten uzak tiplerdi. Memleketimi onlara emanet etmek istemezdim :) 

Jennifer Lawrence'ın donukluğu bence iyiydi, bir ajan olarak poker face denen ifadesiz bir yüze sahip olması gerekiyordu.  Vücudu çok iyiydi. Hiç bir şeyi olmayan 0 bedenlerden sonra iyi geldi. Son sevişme sahnesini ise çok kötü buldum. Çok ruhsuz, çok hissiz, adamla sevişir gibi değil de adamı vibratör olarak kullanır gibiydi.

Bu arada tabii ki Amerikan filmlerinin sürekli bizlere empoze ettiği aksiyon sahnelerinden uzak bir casus filmi. Beni en çok bu yanı vurdu, çok beğendim. Çünkü gerçek hayatta o Amerikan filmlerindeki gibi sahneler olmuyor pek. Ki kitabı da gerçek bir ajanın yazdığını göz önünde bulundurursak... 

Amerikan ajanı Nathaniel Nash rolündeki Joel Edgerton rolünde Russell Crowe'yi veya nedense Patrick Swayze'yi (Allah rahmet eylesin) aradı gözlerim. Adamı sevemedim bir türlü. 
   
                                          

Jeremy Irons her zaman çok sevdiğim oyunculardan biri olmuştur. Bir kenarda ağaç gibi dursa bile çok önemli değil, varlığı yetiyor benim için. Ama adamı gayet İngiliz İngilizcesi ile konuşturup Rus ajanı demek... Artık yönetmenin mi hatası casting'in mi bilemiyorum. 

Annesi rolündeki Joely Richardson ve 4 numaralı okulun eğitimcisi rolündeki Charlotte Rampling rollerine güzel oturmuşlar. Ama bir gün hepimizin yaşlanacağını görmek biraz üzüyor insanı. 



-- Buradan sonra filmin sonu ile ilgili öğrenmek istemeyeceğiniz bilgiler olabilir. Ama ben mutlaka izlenmesi gerek olarak işaretliyorum. 8/10 --

Film oldukça sert başlıyor. Özellikle Dominika'nın olanların bir kaza olmadığını öğrenmesiyle intikam alışı ve peşinden 4 numaralı okuldaki eğitim şekli. İlk yarının ortalarına gelmeden 3-4 kişi salonu terk etti. Film +18 olarak işaretlenmiş ve her ne kadar ilk yarı filmin daha pornografik olabileceğine dair işaretler verse de daha sonra filmin temposu düşüyor, cinsellik kadrajdan biraz çıkıyor. Filmin hatalarından biri 4 numaralı okuldaki eğitim sahnelerinin gerekli derinlikten uzak olmasıydı. Sanki bir seks okuluymuş gibi bir noktaya getiriyorlar. 

Bir de mesela amcanın yeğenine olan "ilgisi"ni biraz dillerine dolamış yorum yapanlar, hani bizim ülkemizde olanları gördükten sonra adamın yine de herhangi bir kuralı ihlal etmediğini, yeğeninden gelen ufak açık kapı çekine rağmen olayı uzatmadığını görüyoruz.  

Dominika film boyunca elini çok çok iyi oynuyor. Filmin sonuna kadar hangi tarafta olduğuna veya ne tarafa döneceğine karar veremiyorsunuz. Aaahhh tabii unutmadan söyleyim, Dominika kime benziyor? Nurgül Yeşilçay. Ve bence bizimki kesinlikle daha güzel ve bu rolü o oynasaydı diye düşünmeden de edemedim.

Film kesinlikle süpriz bir sona sahip. Son 15 dakikasını falan neredeyse ayakta izleyecektik. İşkence sahneleri son derece basit ama yeterince etkili. Kesinlikle tavsiye ediyorum. 

15 Mart 2018 Perşembe

Phantom Tread


Çok uzun zamandır Oscar filmlerini takip etmiyordum. Nerede kasvetli bir film varsa Oscar alması an meselesi gibi geliyor çünkü bana. Ama insanın en yakın arkadaşı "hadi" diyince de akan sular duruyor. Ayrıca Daniel Day-Lewis kolayca hayır denebilecek bir adam değil :)

Üç hatun toplaşıp Kanyon Cinemaximum'a attık kendimizi. İlk yarının başları o kadar ağır geçti ki sol tarafımdaki arkadaşım uyumaya başladı. İşin kötü tarafı az sonra ben de uyumuşum. Neyse ki çok uzun sürmedi uyku faslımız. "Neyse ki" mi? Bakın şimdi düşününce emin olamadım :)

Filmin konusu aslında hepimizin senelerdir seyrettiği, okuduğu, yaşadığı yani bildiği mevzu. Aralarında sınıf farkı olan iki insanın aşkı. Aşk denebilirse buna tabii... Erkek kadının güzelliğine tutulur, her şeyi göz ardı ederek evlenir ve sorunlar başlar. 

İlgimi çeken ilk konu Phantom Tread'in Türkçe'ye çevrilmeye çalışılmamış olması. Hani bizimkiler saçma sapan da olsa, konuyla alakasız da olsa Türkçe bir isim koyarlar ya filme, bunda kimsenin aklına gelmemiş sanırım. Ama insanın zeki arkadaşlarının olması güzel bir şey, o sırada Türkçe'sini bulamamış dahi olsak Asum "hayalet dikiş" diyerekten ism çevirdi aslında. Bugün bu yazıyı yazmadan önce araştırmama rağmen öyle bir bilgi bulamamışken sonradan aklıma geldi ki bildiğimiz Teğel yahu bu. 

Daniel Day-Lewis'in oynadığı Reynolds Woodcock 1950'ler İngiltere'sinde kız kardeşi Cyril ile birlikte terzilik yapmaktadır. Modacı falan diyen olursa kanmayın, Reynolds Chic (Şık) kelimesini bile kabul etmiş değildir. Öylesine aksi yönleri vardır ki kahvaltıda ekmeğe sürülen tereyağının sesi bile adamı rahatsız eder. Ölmüş annesi ile ilgili takıntıları vardır. 

Evlenmemiş ve birlikte çalışan bu iki kardeş aslında bence sadece cinselliği paylaşmayan evli bir çift gibiler. Cyril kardeşinin "kurtulmak" istediği kadınları çevrelerinden uzaklaştırma görevini benimsemiş, her ne kadar ezilen kız kardeş gibi gözükse de yaptığı bir çıkışla aslında her şeyin çok farkında olduğunu ve aslında Reynolds'u yerden kalkamayacak hale getirebileceğini dan dan yüzüne söyleyebilecek bir ağırlığa sahip. 

Alma Reynolds'un kahvaltı etmeye gittiği yerde çalışan garson kız. Tüm kadınlar gibi kendi ölçülerini beğenmiyor olsa da onu olduğu gibi beğenen bir adamın elinde ışıldamaya başlıyor. Alt tabakadan olmasına rağmen o da kolay lokma değil. İsteklerini almak için önce kibarca konuşup ondan sonra bildiğini okumak konusunda pek mahir. Ben oyunculuğunda ve havasında hafif bir Meryl Streep gördüm. 

Şimdi böyle detaylı detaylı anlatıp, karakter analizleri yapınca film pek hoşmuş gibi geliyor kulağa. Hatta ben bile "Acaba beğendim mi ben bu filmi?" diye düşünmeye bile başladım ama emin olun çok sıkıcı bir filmdi. 

Filmin en can alıcı noktası Fungi mantarı sahnesiydi. Magic Mushroom (Sihirli Mantar) bir çoğumuzun bildiği, duyduğu bir şey ancak bu şekilde kullanılabilen bir mantar olduğunu ben pek sanmıyorum. Ya da Reynolds aslında mazoşist bir karakter. Meraklı bir tip olduğumdan araştırdım ancak Fungi mantarının filmdeki gibi bir kullanımına rastlamadım, belki de eski bir büyü kitabı bulmalıydım :)

Ekşi Sözlük'teki yorumlara ve IMBD'sine bakınca (önce 9.2 olarak görmüştüm, 7.8 olduğunu görünce çok mutlu oldum) kendimi biraz salak gibi hissettim, aslında salondaki yorumlardan sonra bile üçümüz de aynı şekilde hissettik, filmi biz mi anlamadık acaba diyerek. 

Filmin en kötü tarafı Daniel Day-Lewis'in Phantom Tread ile jübile yapmış olması. Gerçekten büyük kayıp.

Ağır işleyen, kasvetli filmleri seviyorsanız tam size göre... Yok sevmiyorsanız aman uzak durun.

"Midem bulanmadan önce öp beni sevgilim."