11 Haziran 2015 Perşembe

Kral Kaybederse - Gülseren Budayıcıoğlu

Gülseren Budayıcıoğlu'nun tüm kitaplarını büyük bir zevkle ve soluksuz okudum. Türkiye'nin en büyük psikiyatri kliniğinin sahibi/ortağı olmak onu belki de olabilecek en ilginç vakalarla, insanoğlunun kimi zaman en karanlık, kimi zaman da en masum yüzüyle karşı karşıya getirmiş. Ve bazen bu ikisinin aslında birbirinden o kadar da uzak olmadığını, doğru veya yanlış dokunuşlarla hiç beklenmedik geçişler olabileceğini görmüş.

Kral Kaybederse bence kitapları arasında yine de en az ilginç olanı. Aslında pek de yabancısı olmadığımız bir aşk üçgeni hikayesi. Gülseren Hanım'ın avantajı yazdığı vakada her iki tarafın da kendisinin hastası olması. Bu okuyucuya da geniş bir bakış açısı kazandırıyor ve olaya hakim olmamızı sağlıyor.

Her zamanki gibi arka kapak yazısını paylaşmak ile başlayalım;



Kenan aslında bütün kadınların evcilleştirmek isteyeceği tarzda bir adam. Yakışıklı, karizmatik, zengin, kadınları seven, onların gönlünü çalmasını bilen... Ama ufak bir kusuru var; tek kadınla asla yetinemiyor. Ve babasından veya ailesinden dolayı çocukluk yaralarını kalbinde taşıyan tüm kadınlar için o geçmişle barışmanın yolu. Ama bir kadınla yetinemeyen tüm adamlar gibi o da yaralı. Sadece yarasını öyle sarmış, öyle kapatmış ki kendi bile farkında değil. Yüreği yaralı insanlar bu yarayı iki şekilde taşıyor bana sorarsanız; kimisi hayatını herşeden alınarak, küserek, yaralanarak geçiriyor, kimisi de öyle bir zırha bürüyor ki dokunulmaz, erişilmez ve belki de duygusuz, anlayışsız oluyor. Ve biz kadınlar... Evcilleştirmek istediğimiz vahşi erkeği elde edene kadar tüm dünyayı ayağına seriyoruz. Hatalarını görmezden geliyoruz, bir istediğinde beş veriyoruz... Taa ki tamamen bize ait olduğunu, bizi sevdiğini veya rakipsiz kaldığımızı düşünene kadar. Ondan sonra yaptıklarımız fazla gelmeye başlıyor. Önceden sadece yanımızda olması yeterliyken şimdi bizim de isteklerimiz olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Karşıdan gelen cevap ise bu yoldan geçmiş herkese oldukça tanıdık gelecektir. 10 yıldır evlilik dışı ilişki sürdüğü kadının, kendisi ile evlenmeyeceğini anlayıp Kenan'ı terk etmesi üzerine Kenan "Ne oldu böyle birdenbire anlamıyorum." der. Karşısındakinin de istekleri, ihtiyaçları, hayalleri olabileceğini bile anlamaktan uzaktır. Kadını 10 yıldır oyaladığının bile farkında değildir.

Bu kitapta hikayenin kendisinden bile daha ilginç bulduğum aslında Gülderen Hanım'ın biraz günah çıkarıyor gibi olduğunu hissetmem oldu. Kitapta Kenan'ın Gülseren Hanım'ın karşısında olduğu bazı sahnelerde Gülseren hanım'ın söylemesi gereken daha bir çok şey olduğunu düşündüm. Gülderen hanım da benzer bir şekilde hissetmiş olmalı ki kendiyle bir hesaplaşmaya girmiş ve "Ben nerede yanlış yaptım?" diye sormuş. Kitabı okurken kimi zaman kendimi Gülseren hanım'ın yerine koyup Kenan'ı sarsmak istediğim çok oldu. Ancak şunu da unutmamak lazım ki karşınızdaki insan sizin göstermeye çalıştıklarınızı görmeye hazır değilse siz ne söylerseniz söyleyin boş. Daha önce sarsmış olsaydı Kenan'ı belki de bir daha görüşemeyeceklerdi bile. Kimi zaman Gülseren hanım'ın da Kenan'dan çok etkilendiğini, ondan önce tanıdığı eski sevgilisi nedeniyle söylemesi gerekenleri bilinçaltı bir engellenme nedeniyle söyleyemediğini de düşünmüştüm. Aşağıdaki röportajda da tüm bunlara yanıt buldum :)

http://www.haberturk.com/yasam/haber/1057429-gulseren-budayicioglunun-yazdigi-kral-kaybederse 


11 Mayıs 2015 Pazartesi

Kedimin Ardından



Yazmazsam, eğer anlatmazsam, içimdekini dökmezsem rahatlayamayacağım, hiç geçmeyecek sanırım… Yazınca da geçecek mi bilmiyorum ya…

Daha önce de kayıplar yaşadım. 42 yaşında hiç yaşamamış olmak mümkün mü?  Babaannemi, iki dedemi, teyzemi ve babamı kaybettim. Bazıları anlamayacak, bazıları ayıplayacaktır bile belki. Ama ben babamı kaybettiğimde bile 14 yıllık kedimi kaybettiğim kadar üzülmedim, ağlamadım. Aynı evin içinde değildik çünkü babamla, evlenmiştim. Ama kedisi olanlar, kedisi ölenler ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaktır; aileden birini kaybetmekten bile çok daha farklı bu. 05 her zaman evdeydi. Evin bir parçası değil, evin ruhuydu sanki. Hani kediler sahiplerine değil evlerine bağlı olurlarmış ya… Bizden daha çok o evdeydi. Ev onun eviydi ve biz misafirdik. O yüzden evde olmaması öyle büyük bir boşluk ki… Ve bu kadar o kadar ağır bir acı ki… 15 gün olacak yarın. Hala evin içinde her yerde onu görmeyi bekliyorum. Eve her girişimde sağırlığına rağmen kapıda beni karşılamasını, Eyüp’le geldiysek eve merdivenlerde öpüşüp koklaşma faslımızı, her gece koynumuza gelişini, hatta son zamanlarda yastığımda yatışını, her sabah benimle kalkışını, bacaklarımı her uzatışımda kucağıma gelişini, kokusunu, çıkardığı komik sesleri…



Tam toparlanıyorum, atlatıyorum derken yeni bir şey çıkıyor karşıma darmadağınık oluyorum. Dün ortada hiçbir şey yokken ve annemdeyken cep telefonumun hatırlatıcısı açıldı ve 05’in pire ilacını yapmam gerektiğinin notu geldi.

Böbrek yetmezliğinden gitti kızım. Belirtileri kusma ve tüylerde dökülme… Geçen sene kustu 1-2 kez, veterinerini aradım. “Tüy yutmuştur .” dedi, pastil önderdi, “Geçmezse getir bakalım.” dedi, ama geçti. Peşinden pirelendi ve tüylerini yolmaya başladı. 3-4 veterinerle konuştum, pire ilacı aldık ve o da geçti. Sadece çok su içiyordu, ben de kötü bir şey diye düşünmedim. Nereden bilirdim ki adım adım ölüme gidiyormuş kızım. 14 yaşını doldurmak üzereydi, ama fark edebilseydim belki şu anda hala bizimle olacaktı. Biliyorum eninde sonunda ölecekti. Çok çekmedi ve 4 gün içinde teslim oldu. Ama ben… Daha bir hafta önce “Bu kedi daha bizi 3-4 sene daha idare eder.” Derken kalakaldım onsuz. 4 günde kayıp gitti ellerimin içinden.



Hastalanmadan birkaç gün önce rüyamda gördüm, kayboluyordu. Ama buldum tekrar. O yüzden hastalandığı zamanda bile o kadar rahattım ki, hep iyileşecek diyordum. Güçlü bir kızdı o, hayatı boyunca hastalanmadı bile. Bunu da atlatacaktı. Belki de güçlü olduğuna o kadar fazla inandım ki hastalığının belirtilerini bile o yüzden göremedim. Ve o öldükten 8-9 gün kadar sonra rüyamda gördüm onu. Ayakucumdaydı. Rüyamda bile o kadar sevindim ki onu gördüğüme… Kucağıma aldım, tüylerini okşadım, kulaklarının arasından kendine has kokusunu çektim içime. Öyle özlemiştim ki rüyamda bile ağlamaya başladım ve ağlayarak uyandım. O kadar gerçekti ki her şey, acıma rağmen işime gelmişti ona dokunup, onu koklamış olabilmek… Kokusunu bile alabildim…



Vedalaşamadım bile ben kızımla. Birlikte son gecemizi o kadar kötü geçirmişti ki… Dakikada 20-30 nefes alması normalmiş o durumdayken, arada uyanıp nefeslerini sayıyordum. Her iki saatte bire saati kurmuştum, pek kıpırdayamadığı için su içemez diye kalkıp su içiriyordum ki kanındaki üre azalır belki rahatlar diye, susuz kalmasın diye… Günde 2 kere de ilaç vermeleri için veterinere götürüyorduk. Son gününde gittim 3 saat yanında oturdum. Çıkarken de yine öptüm kulaklarının arasından, “Yarın görüşürüz kızım…” dedim. Geceyi rahat geçirsin diye veterinerde bıraktık. Oksijen veriyorlardı arada. Ve o sabah saat 09:35’te veterinerden aradılar biz daha uyurken. Eyvah diyerek açtım telefonu ve sabaha karşı öldüğünü öğrendim. Vedalaşabilsem bile yetmeyecekti ki… Koca 14 sene yetmemiş meğerse, bir veda neye yetecekti ki…

Geçecek biliyorum. Ama nasıl geçecek, ne zaman geçecek hiç bilmiyorum. Ne zaman eve geldiğimde onu düşünmeyeceğim, ne zaman uyandığımda, yatarken, mutfağa girdiğimde, onun her zamanki yerlerine bakarken aklıma gelmeyecek?

Bazıları diyor ki “Alma bir daha kedi falan. Bak, ne kadar üzüldün!”. O zaman annenizi, babanızı da hiç sevmeyin. Çünkü Allah gecinden versin ama aynı zamanda da sıralı ölümler nasip etsin… Onların acısını da yaşayacağız. Acıdan kaçarak bir hayat geçer mi? Üzülmeyeceğim diye koskoca 14 yılın mutluluğunu feda etmeye değer mi?


25 Nisan 2015 Cumartesi

Kedilerde Gingivitis Tedavisi / cat gingivitis treatment or remedy



14 Yaşında Ankara kedisi bir kızım var. Bugüne kadar neredeyse hiç bir sağlık sorunu yaşamadık. 4-5 sene öncesine kadar... Kedilerdeki bütün hastalıkların ortak bir belirtisi var, iştah kaybı. Aksi ve agresif bir hayvan olması nedeniyle ama ondan da önce veterinerlerin bizi bu konuda yeterince uyarmamış olması nedeniyle bir kedilere uygun olan diş macunlarından kullanmadık. Haliyle yaşla birlikte diş etlerinde sorunlar oluştu. Uzunca bir zaman kuru mamasını önüne tek tek koyarak yemek yedirdim kızıma. Ciddi bir uğraşı gerekiyor, çünkü ben yedirmediğim sürece hiç bir şey yemiyordu. Durum biraz daha ağırlaşınca öndeki minik dişler ve köpek dişleri haricinde kalan arka dişleri çektirdik. Bu arada internette de sürekli araştırıyordum ancak gingivitisin tam olarak tedavi edilemediğini yazıyor her yer. Amerika'da Texas Cocktail adında bir ilaç buldum. Ancak kediyi görmeden veremeyiz diye tutturdular. Buradan reçete göndermem dahi etki etmedi. Bu arada kedimin ağzı artık kanamaya başlamıştı. Salya akıtır gibi kan akıyordu ağzından. Son çare kalan dişlerini de çektirmekti ancak onu da istemedim. Daha önceden bana önerilmiş olan bir macunun üzerini yeniden okuduğumda kronik durumlarda her gün kullanılabileceğini yazdığını görünce düzenli olarak kullanmaya başladım. Rahat sürebilmek için uyuduğu zamanları tercih ediyordum, böylece kolaylıkla sürebiliyordum. İlk kutuyu bitirdikten sonra ikincisini ne yazık ki Türkiye'de bulamadım ancak bir arkadaşım sayesinde yurtdışından getirtebildim. Şu anda haftada 2-3 kere kullanıyorum ve durumu çok çok daha iyi. Kanama yok, ağzından salyalar akmıyor. Kedim için ne kadar acı verici, bizim için ise ne kadar üzücü bir süreç olduğunu bildiğimden sizlerle de paylaşmak istedim. Kullandığım macun;
Platinum Natural Pet Food & Care 
Oral Clean + Care 
3-IN-1-GEL 
For Dogs & Cats 

-------------

My cat is an Angora car 14 years old. Her vets didn't warn us about the problem and because she's an aggressive cat we never intend to use a special tooth paste for animals. She's having stomatitis gingivitis for 4-5 years. Her teeth were extracted except incisor teeths. But we're still having the same problem. Her mouth was bleeding, she was salivating a lot. I heard that there is a legendary medicine called Texas Cocktail. But whatver I do, even send them a doctor prescription from Turkey they said they cannot give it without examinig my cat. She was really suffering and maybe the last teeths she has might be extracted which I don't want. Then I remembered a tooth paste for cats & dogs. It was written that for chronic situations it can be used daily. So I started to use it daily. I prefer to apply it when she is sleeping. This is her second bottle. She is much much better. Ne bleeding, no salvary... That's why I wanted to share what I'm using;

Platinum Natural Pet Food & Care 
Oral Clean + Care 
3-IN-1-GEL 
For Dogs & Cats 

Peter Pan Ölmeli - John Verdon



John Verdon ve emekli dedektifimiz Dave Gurney'i artık beni takip eden herkes tanıyor. Aklından Bir Sayı Tut gibi harika bir kitapla başlamıştık Dave Gurney'i tanımaya, Gözlerini Sımsıkı Kapat ve Şeytanı Uyandırma kitaplarıyla devam etmişti. Ancak Aklından Bir Sayı Tut'un çarpıcılığından sonra diğer iki kitap beni çok tatmin etmemişti. Bu yüzden Peter Pan Ölmeli'yi de almadım işin doğrusu. Ama bir arkadaşımda görünce de okumadan duramadım. Olay kurgusu güzel, heyecanla okunuyor, vaktim de müsait olduğundan oldukça hızlı bitirdiğimi söyleyebilirim. 

Öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım;

John Verdon'un şimdiye dek yazdığı bu en şaşırtıcı romanında, her olayı bulmaca çözer gibi ele alan Dave Gurney, polisin belirttiği şekilde işlenmesi imkansız olan bir cinayeti sıra dışı dehasıyla çözebilecek mi…
Varlıklı bir işadamı, annesinin cenazesinde suikasta kurban gitmiştir. Suçlu bulunan karısı tutuklanır ve ömür boyu hapse mahkum edilir. Onun masum olduğuna inanan sürgündeki dedektif Hardwick, bu esrarı çözebilecek tek kişinin, Dahi Dedektif DaveGurney'in kapısını çalar. 
Suikastçının, bulunduğu noktadan hedefi vurabilmesinin imkansızlığı sadece Gurney'in dikkat edebileceği küçük bir ayrıntıydı.
Gurney, soruşturma için delilleri toplamaya başladıkça birbiri ardına tuhaflıklar olduğunu fark eder ve çok geçmeden tehlikeli bir adamın, sonucunda sadece ölüm olan şeytani hamleleriyle karşı karşıya kalır. Bu adamla alay eden herkes, bir gün ansızın ortadan kaybolmuş, kendilerinden bir daha hiç haber alınamamıştır. Öldürürken hep aynı şarkıyı mırıldanan, dünyanın en azılı tetikçisi, çocuk görünümlü olduğu için "Peter Pan" denilen sihirbaz bir cani.
"Dehşet verici bir olay ve çatallı yol ayrımında bir dedektif. Kesinlikle başarılı bir kombinasyon."
-New York Daily News-
"SherlockHolmes gibi Gurney de gerçeğe o derece susamış, hassas ve mantıklı."
-New York Times-
"John Verdon gizemli bir olayın akıl almaz örgüsünü işlerken hikayenin en beklenmedik anında ortaya çıkıveren, şeytani bir kurnazlığa sahip."
-Washington Post-
Her şeyden önce şaşırtıcı roman demek sonunda katile şaşırdığım romandır benim için. Bütün kitap boyunca karşıma hiç çıkmamış bir caninin katil çıkması ne yazık ki beni şaşırtmıyor. Aklından Bir Sayı Tut'un bu kadar tutulmasının sebebi de gerçekten sonunda şaşırmış olmamızdı. Kitabın başında bir şekilde ifadesine başvurulmuş kendi halinde birisi olması ve aslında gayet kurgusal bir şekilde bir istatistik hesabına dayanması romanı gerçekten şaşırtıcı bir hale getirmişti.

Peter Pan Ölmeli ise hiç fena olmayan bir kurgu ile başlıyor. Elimizde bir cinayet ve hapiste masumiyetini ispatlamaya çalışan bir katil ve bu adamı öldürmek için motivasyon sahibi insanlar var. Olaylar bir taraftan yavaş yavaş çözülürken diğer taraftan iyice dolanıyor. Bu arada Dave Gurney'in kitapta sürekli eşiyle tartışmaktan kaçınmak için susması bana Gri'nin Elli Tonu'ndaki tekrarlayan cümleleri hatırlattı. Malum, o cümleler çıkartılsa Gri'nin Elli Tonu 2 kitapta bitebilirdi. Bu kitaptaki o kadar abartılmış değil gerçi ama. Kitabın arka kapağını okurken ateş edildiği kabul edilen noktadan cinayetin işlenemeyeceğinin anlaşılması çok saçma gelmişti bana mesela. Ancak sonrasında delillerin karartılmış olması bunu açıkladı. Üzerinde çok daha fazla oynanabilecek karakterler varken daha sığ karakterler başrolde kalmış. 

Maktul bir cenaze töreninde vuruluyor fakat davası devam ederken ölüyor. Ancak dava esnasında çekilmiş bir resmi var ki gözlerindeki korku ifadesi inanılmaz. Aslında sırf bu yüzden ben katilin avukatı çıkması gerektiğini düşünüyorum. Çok daha sürpriz bir son olabilirdi. Özellikle sorgu sahneleri esnasında Gurney'in verdiği ipuçları hayatımızda kullanabileceğimiz tarzda. Mesela birisini konuşturmak istiyorsanız, ondan büyük bir bilgi almak istiyorsanız öncelikle seve seve konuşacağı ve fikrini söyleyebileceği bir konuda konuşturmalısınız. Sonrasında istediğiniz bilgiyi almanız daha kolay olacaktır.

Dediğim gibi sonu benim için biraz hayal kırıklığı oldu. Mezarlıkta çalışan kadın bile çıksaydı çok daha hoş olabilirdi, çünkü ciddi bir motivasyonu vardı. 

8 Mart 2015 Pazar

Her Şeyin Teorisi - Theory of Everything






Stephan Hawking sanıyorum bilim ile en alakasız olanımızın bile bir şekilde bir yerde denk geldiği ve tanıdığı, dünyanın en popüler bilim adamlarından biri. Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabı tüm dünyada toplamda 9 milyon adet satmış ve en çok satanlar listesine giren ilk bilim kitabı olmuş. 

Netice de sinemada izlemeniz şart değil ama ben çok beğendim. Dediğim gibi dünyanın en popüler bilim adamının gerçek bir hayatı...

Kitabını da filmden habersiz bir şekilde kısa bir süre önce almıştım. Tabii fizik kuramlarından çok uzak bir insan olarak anlamaya çalışırken beynim nerede kısa devre yapacak diye endişeyle beklediğimi de itiraf etmeliyim. Bazı şeyleri an la ya mı yo rummmm :) Gerçi belki de konuyu çok da anlamayan birisi çözecek onların sorularını, kim bilir...

Kadın olmak çok zor arkadaşım... Filme giderken adamın halini bildiğimden zaten duygusal bir moda girmiştim. Bir de kızsal mazeretlerimizin en üst noktaya ulaştığı ayın malum dönemlerinden birindeydim. Haliyle sinemaya girdim ve reklamlardaki elele yaşlı çifti gördüğümde gözlerim dolmaya başladı, film bitene kadar ağladım. Hatun kişilere tavsiyem makyaj yapmadan, en azından rimel sürmeden gitmeleri. 

Film Hawking'in ilk eşi Jane tarafından kaleme alınan Traveling to Infinity: My Life With Stephen kitabından uyarlanmış. Gerçek bir hikaye olması benim açımdan bir filmi veya kitabı en ilgi çekici hale getiren yanı. 

Ajitasyona yok ama ajitasyona gerek de yok. Olayın kendisi o kadar insanın içini acıtan bir durum ki zaten... Dünyanın en muhteşem beyinlerinden biriyle kutsanmış olmak mı onun yaşadığı yoksa öyle bir bedene hapsedilmiş olma laneti mi? Film boyunca zaten hayatı o kadar çok sorgulamanıza sebep olacak başlık var ki... 

Günde sadece 1 saat çalışarak hocalarının önüne koyduğu en zorlu soruları bile çözebilecek bir zekaya sahipsin. Genç, sağlıklı bir adamsın. Ancak düşüyorsun, başını çarpıyorsun ve ALS hastası olduğunu ve 2 sene içinde öleceğini öğreniyorsun. 

Gencecik güzel bir kadınsın, okulun dahi çocuklarından biriyle birliktesin ve O sana gelip sadece 2 senelik ömrü kaldığını söylüyor. Ne hale gelebileceği bir yana 2 sene içinde tek başına kalacağını bilerek evlenmeye karar vermek... 

Vücudunu kontrol edememesine rağmen (anladığım kadarıyla) kontrol edebildiği bir bölgesi var... Ki bu çift sık sık tedavisiz bir şekilde çocuk sahibi oluyorlar. Ancak filmde çocuklar ile ilgili pek bir bilgiye ulaşamıyoruz. Bu kadar çocuk ve yürüyemeyen hasta bir koca ile yardımsız bir hayat sürdürmek her kadın için çok zordur. Kilise de tanışılan bir adam onlara yardımcı oluyor. Eşini daha yeni kaybetmiş bu adam kendi kaybının acısını bu aile ortamında gideriyor. Ama bir çok zorluk yaşayan, kocası tekerlekli sandalyede olan bir kadının burnunun dibindeki bu sağlıklı, kendine her konuda yardımcı bir adama ilgi duymadan durabilir mi? Yada o kadar yaralı bir adam bu güzel kadına bir şey hissetmeyebilir mi? Ancak tabii ki adamın bu kadar içlerinde olması, Stephan ile olmasa da ailesi ile sorunlar yaratıyor. Ve adam uzaklaşıyor.

Ancak bu arada bir nokta var ki; Stephan'ın eşi ile bu genç adam birlikte çocukları tatile götürüyorlar ve o gece birlikte olup olmadıkları bir soru işareti olarak kalıyor. Oldularsa bile... O kadın sizce 2 senelik ömür biçilmiş bir adamı 50 sene (ki hala yaşıyor) yaşatabilecek kadar bütün hayatını Stephan'a adamışken 1 gecelik bir kaçamağı hak etmemiş midir? 

Bu arada Stephan iletişim kurmada da zorluklar yaşamaya başlıyor. Karısı her ne kadar her sorunu aşmada çok çabalayarak onu bu günlere getirmiş olsa da kader onlara bambaşka bir hikaye sunuyor. İletişimlerini sağlayacak yardımcı bir kadın alıyorlar yanlarına. Erkeklerin parayı buldukları zaman eşlerini neden değiştirdikleri ile ilgili bir araştırma yapılmış ve çok ilginç bir bulguya ulaşılmış; güçsüz, zayıf anlarını bilen birinin yanında durmak erkeğin egosunu zedeliyor. Bu yüzden o kötü günleri hiç bilmeyen, yanında kendini güçlü ve erkek hissedebileceği yeni bir kadının yanına gitmeyi tercih ediyorlar. İşte burada olan da bu. Hoş, genç bir adamken hastalığınla sana tüm hayatını adayan, yanında tükendiğin, o güzel günlerin anılarının bile silinmeye başladığı bir kadınla olmaktansa dünya çapında ünlü bilim adamına hayran olan bir kadınla birlikte olmak daha cazip geliyor tabii ki... 

Aldıkları 2 yardımcı hayatlarının akışını değiştiriyor. Stephan 3 çocuğunun annesi ile hala görüşüyor ve her ikisi de yardımcıları ile evlendiler. Bazen hayat bizleri hiç beklemediğimiz noktalara götürebiliyor. Her ayrılık acıdır. Ama yaşanmış güzellikler unutulmadan, medeni bir şekilde hayatına devam edebilmek de mümkün işte. Türk erkeklerinin de bu bilinç seviyesine bir gün ulaşabilmesini ve eşlerini öldürmekten vazgeçmesini diliyorum.

Eddie Redmayne Theory of Everything'deki rolüyle 2015 En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ını aldı. Ve emin olun ki yerden göğe kadar haklılarmış o ödülü vermekle. Mahsun Kırmızıgül'ün Mucize'sini izleyemeyip yarısında çıkmıştım, konu o kadar ağır ilerliyordu ki ara verildiğinde konuya daha yeni giriliyordu. Mert Turak'a bir de Eddie'nin performansını izlemesini öneririm. Stephan'ın eşini oynayan Felicity Jones çok güzel bir kadın ancak oyunculuğuna dair fazla bir şey görmedim.

Sinemada izlemeyebilirsiniz ancak özellikle dünyanın en popüler bilim adamının gerçek hayat hikayesi olması açısından mutlaka seyredilmesi lazım bence.

5 Mart 2015 Perşembe

SICAK - MAYA BANKS

Ahh... Ne kadar çok ihtiyacım varmış uzun bir es vermeye. 8.5 yıldır çalıştığım iş yeri ile yollarımızı ayırdık. Ocak ayının 13'ünde. Mart'a girdiğimize göre neredeyse 2 ay olmuş ve bu kadar zamanda bir tek tane kitap bitirebilmiş değilim. İzlemeyi düşündüğüm filmler, evde yapılması gereken işler, yazılması gereken kitap yorumlarım (okuyup da yazamadığım kitaplar var da.)... Ancak başlayabiliyorum bir şeyler yapmaya. 

Yine bir seri kitaba daldım. İnsanın okuyan arkadaşlarının olması güzel, kitap alışverişi yapabiliyorsun en azından :) Maya Banks tarafından yazılmış seri bu aralar moda olduğu üzere 3 kitaptan oluşuyor. Nefes Nefese Üçlemesi olarak geçiyor. Ancak Ateş ve Sıcak isimli iki kitabı okudum, üçüncü kitabın ismini ise bulamadım, Nefes Nefese'dir diye tahmin ediyorum :) Kitaplar +18 uyarısı ile satılıyor. Yazarımız 70'den fazla erotik roman yazmış ki çok şaşırdığımı söyleyebilirim. Teksas'ta kocası ve üç çocuğu ile birlikte yaşayan Maya Banks'in yaşını bulamadım. Ama resimlerinden gördüğüm kadarıyla kırk yaşlarında. Kitapları NewYork Times en çok satanlar arasına girmiş. Web sayfasında kendini anlatan sayfada ise kendinden çok kızına nasıl köpek almaya karar verdiklerini anlatmış.

Her zamanki gibi kitabın arka kapak yazısı ile başlayalım.

Gabe, Jace ve Ash: Ülkenin en varlıklı ve güçlü erkekleri. İstedikleri her şeyi elde etmeye alışkınlar. Hemen her şeyi. Gabe'in en büyük hayali ise onun için yasak elma olan bir kadınla fantezi yaşamak. Şimdi o yasak elma yeterince olgunlaşmış durumda 

Gabe Hamilton, Mia Crestwell'i otelin açılışında gördüğünde, aklından geçenler yüzünden cehenneme gideceğini biliyordu. Ne de olsa, Mia onun en yakın arkadaşının kardeşiydi. Ama artık küçük değildi. Gabe de arzularını hayata geçirmek için çok uzun süre beklemişti. Mia'ya ilk gençlik günlerinden beri ilgi duymuş, onunla ilgili hayaller kurmuştu. Kendisi ondan on dört yaş büyükse ne olmuştu yani? Mia ise onu erişilmez biri olarak görüyor ama bu adama duyduğu tutkudan kurtulamıyordu.Gabe onu kendi dünyasına çektiğinde, Mia bu adam ve talepleri hakkında bilmediği çok şey olduğunu keşfedecekti. Yoğun ve tutkulu ilişkileri ikisinin de beklemediği bir yolda ilerleyebilir, belki ihanete bile açık olabilirdi.

Türkiye'de olsa böyle bir şey kadının öldürülmesi ile bitebilirdi ne acı ki...

Beyaz Diziler'de ve bu tür kitaplarda erkek muhakkak ki çok zengindir ve kadın da çok güzeldir. Kimse fakir bir adamla çirkin bir kadının aşkını okumak istemez mi yoksa bu insanlar aşka bile layık görülmemişler midir anlamam. Bu da tabii ki aynı şekilde bir roman. Gri'nin Elli Tonu ile benzerlik gösteren yanları var. Çünkü Gabe birlikte olduğu kadınlar ile sözleşme yapmakta ve onlarla sevişmeden önce herhangi bir hastalık taşımadıklarından emin olmak için bir takım testler istemektedir. Türkiye'de sözleşme isteyene denk gelmedim ancak bu testler sağlığına dikkat etmek isteyenler için yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı sanırım. 

En yakın arkadaşının kız kardeşine aşık erkek veya abisinin arkadaşına aşık kız bizim toplumuzda çok yaygındır. Belki de yaklaşmaman gerektiğini düşünmek bu ilişkiyi daha cazip kılıyordur. 

Mia da Gabe de birbirlerine ilgi duyarlar ancak itiraf edemezler. Taa ki baloda karşılaştıkları o gece Gabe Mia'yı öpene ve ona bir iş teklif edene kadar. Gabe ona kendi asistanlığını teklif eder. Ancak aralarındaki çekim o kadar yoğundur ki Mia işe başladığında her gün çeşitli defalar birlikte çalıştıkları odanın kapısını kilitlemek zorunda kalırlar. 

Gabe'in farklı fantazileri de vardır. Birlikte olduğu kadınları başka erkeklerle paylaşmak gibi. Birlikte çıktıkları iş gezisinde bunu denemeye karar verirler. Mia'nın da heyecanla yaşamak istediği bu deneyim çok kötü sonuçlanır. 

Bu arada Jace (Mia'nın abisi) durumu öğrenir ve ufak yollu bir kriz yaşanır. Ama atlatılır. 


(Kitabın sonuna doğru geliyoruz.)

İç gıcıklayıcı sevişmelerin sonunda birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlarlar ve bu ilişkiyi evlilik ile sonlandırmaya karar verirler. 

8 Şubat 2015 Pazar

HARİKA PİÇ - Christina Lauren



Uzun bir aradan sonra yazılarıma yeniden devam ediyorum. Zamansızlık ve hayat akışındaki beklenmedik değişiklikler yazmama engel oldu. Ancak okumama engel olabilmiş değil yine de :) Sizlerle paylaşmak üzere bekleyen bir çok yeni kitap var. 

Benim kadar kitap kurdu komşumdan aldığım 3 kitap muhtemelen satın almayacağım kitaplardı. Psikoloji ağırlıklı okumayı sevmeme rağmen roman okumayı da çok severim. Hatta Beyaz Dizi okumayı bile severim. 1.5 saatte bitiyor Beyaz Dizi. Leblebi çekirdek gibi gidiyor, bir de çetrefilli olmadığı için beynin yorulmuyor, tam tersine süper dinlendirici oluyor, tavsiye ederim :) Netice de bu da bir aşk romanı, sadece biraz daha 18+ 

Öncelikle yazardan başlayalım. Christina Lauren; Hepimizin beklediği veya anladığı gibi tek bir kişi değil. Christina Hobbs ve Lauren Billing isimli iki yazarımız var. Bu iki ruh eşi/ortak/beyin ikizi birlikte 8 tane NewYork Times Best Seller kitap yayınlamış ve kitapları 22 dile çevrilmiş. Lauren Billings nörobilim doktorası yapmış bir kadın ve yazarlığı asıl iş olarak yapmaya başlamadan önce üzerinde laboratuvar önlüğü ve gözlüklerle araştırma yapıyormuş. Bizde olsa kadını topa koyarlardı "O iş bırakılır da yazarlık yapılır mı?" diye :) İki çocuğu varmış. Christina Hobbs ise günlerini gençlere bir ofiste danışmanlık yaparak geçiriyormuş eskiden. 14 yaşında bir çocuğu varmış. En iyi arkadaşıyla birlikte yazarlık yapabildiği için kendini dünyanın en şanslı insanı olarak tanımlıyor. 

Kitaba gelecek olursak...

Arka kapak yazısını paylaşayım;

Bazen ilişkiler iki bilinmeyenli denkleme dönerler 

NEFRET x TUTKU + ŞEHVET= X
KARİYER < Y < KARİYER
X = AŞK x Y / SEKS 

Zeki, çalışkan ve hırslı bir stajyer olan Chloe Mills'in yüksek lisansını bitirmesine yalnızca kısa bir süre kalmıştır. Ancak genç kadının büyük bir sorunu vardır; baş belası patronu Bennett Ryan. Kaba, duygusuz, düşüncesiz, yakışıklı, seksi, ah Tanrım çok seksi, öhöm öhöm… Harika Piç! 

Bennett Ryan aile şirketinde yönetici olarak işe başladığında asistanının bu kadar etkileyici, kışkırtıcı ve aynı zamanda insanı sinir eden bir kadın olacağını hiç düşünmemiştir. Ancak işyerinde duygusal ilişkilerden uzak duran mesafeli bir patron olarak nam salmış olan Bennett, zamanla adeta bu kadına doğru çekilir. 

Nefreti ve cinsel çekimi aynı anda hisseden ikili için birbirlerine duydukları açlık bir ihtiyaca dönüştüğünde kaybedilecekler ve kazanılacakların terazideki yeri değişir. Şimdi bir karar verme ve iki bilinmeyenli denklemdeki X'i ve Y'yi bulma vaktidir…

"Tutku dolu bir seks ve insanı cayır cayır yakan bir heyecan fırtınası." 
-RT Book Reviews-

"Harika Piç'in kalbi, sıcaklığı ve kararında fakat iğneleyici bir mizah anlayışı var. Zekice yazılmış hikâyeleri seven aşk romanı okuyucularını inanılmaz ateşli bir sürpriz bekliyor!"
-Myra McEntire-
(Tanıtım Bülteninden)


Öncelikle yazım dilinin tamamen doğal olması (küfür, argo) romanı daha gerçek kılmış bence.  Keyifle okunuyor, gayet akıcı.

Bennett Ryan her kadının hayalini süsleyebilecek bir adam. Akıllı, zengin, ateş gibi ve günümüzde pek bulunmayan bir özellik; sadık. Chloe Mills onun yanında stajyer olarak çalışacak harika kız. Ancak Chloe bizim alışık olduğumuz kadın karakterlerden oldukça uzak. Ki bence romana en çok heyecan katan taraf da bu. Patronuyla ilişkiye girmekten çekinmiyor ancak ondan bir ilişki beklentisi içine de girmiyor. Dokunmaktan zevk aldığı bu Harika Piç'i istediği gibi kullanıyor aslında. Birlikte geçirdikleri bir iş gezisi bir çok şeyin hem iyi, hem de kötü dönüm noktası oluyor. 

Kitabın sonuna gelecek olursak...

Tabii ki mutlu son. Birisinin dediği gibi; bütün aşk romanları mutlu biter. Çünkü mutlu aşkın anlatılacak bir yanı yoktur :)