Gizli Anların Yolcusu’nu bitirir
bitirmez, arayı hiç açmadan başladım Bora’nın Kitabı’na. Beklentim bu değildi
pek aslında. Çünkü ilk kitapta Bora’nın gerçekten bir kitabı vardı yazdığı ve
belki de bir çok şeyin başlangıcı olan, bir çok şeye sebep olan. Bu kitap o
kitaptır diye düşünmüştüm ben. Olsa da şık olurmuş hani. İlk kitabı da
okuduğunuzu düşünerek burada ilk kitaba dair detaylar vereceğim. Eğer
okumadıysanız ve okumayı planlıyorsanız tadını kaçırmamak adına bu yorumu
okumamanızı öneririm.
İlk kitabı İlhami’nin bakış
açısından okumuştuk. Bu kitapta hem Bora’nın geçirdiği zor çocukluğu daha
derinlemesine görüyoruz, hem de ilk kitapta göremediğimiz noktaları görüyoruz. Bora’nın
ailesini tanıyoruz biraz daha. Doğu’daki hayatı görüyoruz, bize anlamsız
gelen... Töre diye kendi çocuklarından vazgeçebilen aileler görüyoruz. Çocuklarını
kendi elleriyle para için dedesi yaşında adamlara satan babalar görüyoruz. Kız
çocuklarını yok sayan aileler görüyoruz. Kadının değil adının, neredeyse
kendisinin bile yok edilmeye çalışıldığı, ne evladının ne kendisinin hakkını
koruyamadığı, gözünü bile yerden kaldırıp karşısındakinin gözünün içine
bakamadığı bir yer. Erkeğin de öyle çok hakkı yok aslında. Öyle bir coğrafya ki
soğukla birlikte kalpler de donmuş, “töre” diye anlamsız bir şey yüzünden
herkes mutluluğu unutmuş, yüreklere tipi vurmuş.
İlk kitaptaki Hüsam’ın aslında
Bora’nın biricik arkadaşı Recep olduğunu öğreniyoruz. Recep’in Bora gibi farklı
duyguları yok, erkek yani. Çok daha rahat etmesini bekleriz, değil mi? Yok.
Onun başından da öyle şeyler geçiyor ki erkeğin bile orada rahat edemediğini
anlıyoruz. Babası hapiste. Annesi ve dedesi (babasının babası) ile birlikte
yaşayıp gidiyorlar. Ama dedesi annesine tecavüz ediyor, bir kere de değil
üstelik. Ve Recep görüyor bunu. Bir şey yapamıyor. Ne yapabilir ki? Tecavüze
uğrayanın bir hakkı yok ki oralarda. Bir de başına daha da kötü şeyler geliyor
ondan sonra. Hani tecavüze uğramakla da kurtulamıyorsun yani. Bir kız seviyor
Recep, söyleyemiyor bile. Başlık parası yok ki, neyine güvenip isteyecek?
Sevgisine mi? Oralarda hiç adı anılmayan bir şey sevgi. Bir komün hayatı
yaşanıyor ama o kadar kalabalığın içinde herkes hem tek başına, hem de birey
bile olamamış.
O gözle okursanız Türkiye’nin
doğusu ile ilgili çok ciddi tespitler var. İnsanın içini acıtan, yaralayan,
kanatan... Neden böyle diye durup düşündüren... Kızını babası hatta dedesi yaşında
bir adama satmaktan yana hiç bir beis duymayan bir baba, yaşıtı bir oğlanla
gördüğünde namusu bahane ederek kızını vurabiliyor. Veya kızı asıyorlar,
intihar etti diyorlar. Eli eline değmememiş belki de... Veya Bora’nın yaşadığı
gibi tecavüze uğrayan bir erkek dahi olsa, yapanın hiç bir suçu yok.
Tecavüzcünü yakalatmaya bile korkuyorsun suç sana kalacak diye.
Ben neden tecavüze uğrayan kadını
öldürdüklerini çok düşünmüşümdür. Çok eskiden sanıyorum TRT’nin Parmaklıklar
Arkasında diye bir programı vardı, mahkumlarla röportajlar yaptıkları. Orada bir
mahkumla yaptıkları görüşmede sorumun cevabını aldım. Kadının ne kadar değersiz
olduğunu bir kere daha görerek aldım bu cevabı. Adam “Tecavüze uğrayan kadın
öldürülür. Çünkü namusun temizlenmesi gerekir. Tecavüzcüyü öldürürsen olay kan
davasına döner. Bir o aileden, bir bu aileden derken senelerce sürer gider, bir
sürü insan ölür. Kan davasına dönmesin ve namus temizlensin diye en kolayı
kadını öldürmektir.” dedi. Ne kadar acı değil mi?
Bora’nın Kitabı da güzel. Ama
bende ilk kitabın bıraktığı etkiyi bırakmadı. Her iki kitapta da satır
aralarında güncel, özellikle siyasi konularla ilgili değerlendirmeler veya laf
dokundurmalar var. Aynı bakış sahip olduğumuz için benim hoşuma gitti tabii ki.
Ve serinin son kitabı olan Dönüş’e de bugün başladım. Bu sefer olayları İlhami’nin
kızının gözünden göreceğiz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder