27 Aralık 2013 Cuma

BOLEYN KRALI


Philippa Gregory sayesinde tanıştık bu Boleyn’ler ve İngiltere Kralı 8. Henry ile. Kadın hepimize tarihi yeniden sevdirdi. Peşinden Türkiye’den Demet Altınyeleklioğlu girdi aynı kulvara. Boleyn Kızı çevirilerini yaparken kendisi de Osmanlı sultanlarını yazmaya başladı ve sanırım tüm dünyada tarihi romanlar belki de hiç olmadığı kadar büyük bir yükselişe geçti. Bu furyadan faydalanmak isteyen bir çok yazar da çıktı elbette.

Öncelikle Boleyn Kralı’nı yazan Laura Andersen’den bahsedeyim. Kitabın arkasında benim bugüne kadar okuduğum en keyifli biyografi vardı. Kısa olduğu için bir kısmını buraya alacağım. “... eline geçen her şeyi okumak gibi kar getirmeyen bir amaçla kullandığı bir Edebiyat diploması var. Mali çöküşünün sebebi, “Üçü de sizi bir yerlere götürüyor.” diyerek  savunduğu kitaplar, ayakkabıları ve seyahat etmek.” Ayakkabı almak için çok güzel bir bahane, bir kadın olarak çok takdir ettiğimi söylemeliyim. Ancak tabii ki sevgili Laura Türkiye’de yaşamadığı için artık biz kadınların kutusu için ayakkabı alacağını bilmiyordur.

Internette şöyle bir dolaştım ve sadece iki tane kitabını gördüm Laura Andersen’in. Biri Boleyn Kralı, diğeri Boleyn Deceit (Boleyn Hilesi). Ancak ikinci kitabın Türkçesi sanıyorum henüz yayınlanmamış.
Edebi olarak değerlendirmeyeceğim. Popüler kitapların çok edebi olduklarına inanmıyorum çünkü. Buna Elif Şafak da, Orhan Pamuk da dahil. Yazar olmak ve edebiyatçı olmak çok farklı olmalı diye düşünüyorum. Şarkıcı olmakla müzisyen olmak arasındaki fark gibi belki de biraz.

Kitapta ilk on sayfadaki bazı cümleler beni sıktı. Sanıyorum bu çevirenden kaynaklanıyordu. Bazı cümleleri bir kaç kere döne döne okumak zorunda kaldım anlamak için. Hatta kitabı bırakasım bile geldi. Ancak sonradan açıldı ve normal cümlelerle devam etti neyse ki.

8. Henri İngiltere’nin en büyük krallarından biri. Krallık yetenekleri haricinde boşanmanın yasak olduğu bir dönemde tam altı tane eş almış olması bir diğer yeteneği. İlk eşi ile birlikteyken Mary Boleyn’i metres tutmuş ancak sonrasında kız kardeşi Anne’e aşık olmuştur. Anne yüzünden ilk karısını boşamak için Vatikan’a karşı gelmiş ve Anglikan Klisesi’ni kurmuştur. Ancak Anne’in kendisine bir erkek çocuk verememesi ve erkek kardeşi ile ensest ilişki yaşayarak bu çocuğa hamile kalmış olduğu söylentileri kralın da kulağına ulaşınca idam edilmiştir.

İşte bu kitap Anne’in sağlıklı bir erkek çocuk doğurmuş olma ihtimali üzerine yazılmış bir kitap. Seriye bir kitap daha gelmiş gibi bir duygu ile almıştım kitabı. Ama hayal ürünü olması diğer Boleyn serisinin biraz gerisinde kalmasına sebep oluyor bence. Kitap yine saray entrikaları ve tabii ki aşk oyunları ile ileriyor.

Kitap hakkındaki yorumlara baktığım zaman, sürükleyici olduğuna yüzde yüz katıldığımı söyleyemeyeceğim. Genelini sıkılmadan okudum ama elimden bırakamadım diyemem. Hatta benim gibi genellikle beş günde altı yüz - yedi yüz sayfayı okuyabilen birisi için üç yüz altmış sayfa bile olmayan bu kitap elimde süründü diyebilirim.

Karakterler iyi kurgulanmış, ancak ana karakter Boleyn Kralı değil. Bence bu büyük bir eksiklik.
“Tudor hayranlarını tatmin edecek, serinin diğer kitaplarını dört gözle bekleyecekler.” denmiş. Daha önce de tarihi romanlar vardı. Philippa Gregory’nin en büyük avantajı gerçek tarihi roman tadında önümüze sermesiydi. Bu yüzden hiç bir tarihsel zemini olmayan, başından sonuna kurguya dayanan bu tür tüm romanlar gerçek olaylara dayananların çok gerisinde kalmaya mahkumlar bence.


Olaylar biraz ne olduğu belirsiz şekilde sonlanırken kitabın son üç sayfası bombayı patlatıyor ve süpriz bir şekilde her şey çözülüyor. Şaşırtıcı olması güzeldi. Ancak ben bu hissi Hangover filminde de yaşamıştım, süpriz son güzel ama her şeyin tadını tam çıkarabilmek için biraz daha uzun olması gerekiyordu bence. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder