Keith Ablow ile daha önce Otopsi (http://ipeksi-kitaplarvesozler.blogspot.com/2013/07/otopsi.html ) kitabı ile tanışmıştım. Yazar "insan ruhunda otopsi yapabilen bir psikiyatrist" olarak lanse ediliyor ve anladığım kadarıyla otopsiye gerçekten çok özel bir ilgisi var.
Burada itirazım olan bir şeyi belirtmeden geçemeyeceğim;
kitapların üzerindeki yorumların kimi zaman kitap ile ilgili çok fazla beklenti
yaratması okurken kitabın değerini düşürüyor aslında. Yayınevleri tabii ki en
çarpıcı, en çok sattırıcı yorumları alıp kitabın üzerinde paylaşıyorlar. Mimar
kitabının arka kapağında Catherine Crier diye kim olduğunu bizim bilmediğimiz
birisinin “Tüyler ürpertici bir sahneyle başlayan roman son sayfaya kadar
korkunun sizi terk etmesine izin vermiyor.” şeklinde bir yorumu var. Kitabın
giriş sahnesi bir otopsi sahnesi aslında. Ve neredeyse şiirsel bir şekilde
yazılmış. Üstelik de konuya çok hakim olmayan ben ve benim gibiler için çok
anlaşılır şeyler anlatmıyor. Roman bir korku romanı değil. Üstelik pek alışık
olmadığımız bir şekilde katili neredeyse en başından beri biliyoruz. Sadece bir
tek sahne bence tüyler ürperticiydi, o da finale yakındı. Bu belki de Catherine’in
okuduğu ilk cinayet romanıydı diye bile düşündüm kitabın sonunda. Ben Stephen
King’in gerçekten kral olduğu dönemlerden geçtiğim için şiirsel bir cinayet
kitabı gibi geldi bana Mimar. Harlan Coben diye yine tanımadığımız birisi “Keith
Ablow’un en karanlık kurgularından birisi... İnsan zihninin karmaşası
karşısında hayrete düşeceksiniz.” demiş. Sanıyorum ki Harlan Otopsi’yi
okumamış. Okuduğum kitaplarda ilgimi çeken, bana bilgi veren, daha sonra yeniden
okumamı gerektiren veya ben bunu paylaşmalıyım dediğim bir şey varsa o sayfanın
alt kenarını kıvırırım. Otopsi’de öğrendiğim şeyleri ve beni üzerinde düşünmeye
sevk eden konuyu yukarıda paylaştığım linkten bulabilirsiniz. Ama bu kitapta
sadece 1 sayfanın kenarını kıvırmışım. Kişisel gelişim kitaplarında bazen 20-30
sayfa kıvırırken, romanlarda 10 sayfayı pek bulmaz genelde. Ama bir sayfa,
kötü, gerçekten çok kötü benim için. Netice olarak kitapların üzerindeki yazan
yorumlara dikkat edin diyorum :)
Kitaba dönecek veya daha doğrusu başlayacak olursak... Daha
önceki kitaptan da tanıdığımız adli psikiyatr Frank Clevenger yine olayı
yürüten kişi. Evlatlık oğlu Billy ile sorunları halen devam ediyor bu kitapta
da. Billy evlenmeden baba oldu. Yakışıklı ve güçlü bir çocuk. Ancak çocukluğu, öz
babası ile olan kötü ilişkisi, hatta Frank’in de babası ile olan sorunları
ilişkilerine yansıyor. Erkek erkeğe yada kadın kadına sorunları çözmek kimi
zaman çok daha zor oluyor sanırım.
Ama Frank’in bu sefer sorunu çok daha büyük. Bir seri katilin
peşinde. Kendisini çok iyi saklayan, iyi bir cerrah. Amacı acı çektirmek değil.
Kurbanlarını mümkün olan en acısız yöntemlerle öldürüyor. Ama asıl
yapacaklarına öldürdükten sonra başlıyor. Her cinayette kurbanının sadece bir
tek yerine otopsi yapıyor. Kendince gerçekten bir sanat ortaya koyuyor. Sıradan
bir cerrahın belki de yapamayacağı kadar titiz bir çalışma yapıyor.
Öldürdüklerinin hepsi çok zengin ailelere mensup. Frank tüm aileler ile
görüşüyor. Yola çıkabileceği, peşinde koşabileceği bir ipucu arıyor. Ve garip
bir şey dikkatini çekiyor. Bu aileler hala espri yapabilecek durumdalar. Ölen
kişilerin bulunma şekilleri de göz önünde bulundurulduğunda bu ailelerin bu
kadar sakin, olayı kabullenmiş ve rahat olması çok rahatsız edici geliyor Frank’e.
Cinayetler giderek hızlanırken katil bir de Başkan’a bir not gönderiyor.
Bir çok kitapta olduğu gibi katilimiz yine cinayetlerini tanrısal
bir sebeple işlediğine inanıyor. Kurbanları aslında ailelerin ayrık otları diye
tabir edebileceğimiz kişileri. Ailelerini huzursuz eden, onların mutsuzluğuna
sebep olan kişiler. Aslında katil kendince bir toplum mühendisliği yapıyor. Ki
bu kitapta da bunun nerelere kadar gidebileceğini ve ne kadar tehlikeli
olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Kitabı hızlı okudum. Çok kaçırılmaması gereken bir kitap
olduğunu düşünmüyorum. Beni çok tatmin etmedi. Kitabın sonlanış şeklini çok
beğenmedim. Sanki yazmış, yazmış tam sona geldiğinde birisi çağırmış ve üç
satırda toparlayıp bitirmiş gibi geldi bana. Belki daha görkemli sonlara
alıştığımız için. Belki hayatta bir çok şeyin sonu o kadar net bir şekilde
gelmediği için romanlarda görmek istiyoruz ilahi adaleti. Mutlu son yok,
görkemli son da yok, hatta aslında Frank’in başarılı olduğunu bile
söyleyemeyeceğim. Ama biraz daha devam edersem kitabın sonunu da anlatacağım
sanırım. Netice olarak, çok beğenmedim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder