23 Aralık 2014 Salı

Kralyapanın Kızı - Philippa Gregory



Bu Philippa Gregory'nin okuduğum kaçıncı kitabı hatırlamıyorum. Boleyn Kızı ile başlayan seri, Kuzenler Savaşı, Kötü Beatrice vs derken durmaksızın devam ediyor ve biz (annemle ben) ışığa uçan böcükler gibi kadının kitaplarını okumadan duramıyoruz. Hatta şu anda Türkiye'de de Osmanlı zamanı sultanlarını yazan Demet Altınyeleklioğlu'nun adını ilk Boleyn Kızı'nın çevirisinde görmüştüm. O da aynı yolda en az Philippa kadar başarılı ilerliyor bence. 

Öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım;

Lanetler, Casuslar ve Zehirle Kuşatılmıştı. Kader Ona Düşmanken, Kime Güvenecekti?

New York Times çoksatarı, tarihi romanların kraliçesi Philippa Gregory, İngiltere Kralı IV. Edward'ın sarayındaki komplolara, aşk ve güç uğruna verilen ölümüne savaşlara dair nefes kesici bir romanla karşınızda. On beşinci yüzyıl İngiltere'sinin en güçlü adamı, "kralyapan" olarak da tanınan Warwick Kontu Richard Neville, bir erkek vârisi olmadığı için siyasi oyunlarında kızları Anne ve Isabel'i piyon olarak kullanıyordu. İki kız kardeş zamanla kraliyette önemli oyuncular hâline gelmişti. 

Anne, IV. Edward'ın ve güzel kraliçesi Elizabeth Woodville'in sarayında kardeşiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmişti. Ancak babaları, bir zamanlar dostu olan insanlara savaş açınca, korku dolu ve umutsuz günler, iki kız kardeşin mutluluğuna gölge düşürdü. On dört yaşında evlenen Anne, çok geçmeden en sevdiklerini kaybedecek, kendini düşmanlardan korumak için yaptığı tercihler, onu, kraliyetin en güçlüleriyle karşı karşıya getirecekti. Üstelik Anne, bu hayatta kalma savaşında tek başınaydı. Boleyn Kızı'ndan sonraki ilk kız kardeşler hikâyesi olan Kralyapanın Kızı'nda, Philippa Gregory iki etkileyici genç kadının hayatını keşfe çıkıyor. Bu muhteşem tarihi şölende, miras alınan günahların bedelini er ya da geç masum umutlar ödüyor.

Bu serinin tümünün en büyük sorunu isimlerin birbirinin neredeyse aynı olması. Elizabeth, Anne, Edward, Henry... O yüzden bir yerden sonra hepsi çorba oluyor bende. Bir de tabii mesela bu hikayeyi karşı tarafın gözünden Nehirlerin Kadını kitabında okumuştuk. Ancak o kadar uzun zaman geçti ki hatırlamak mümkün değil. Hatırlamamak güzel aslında ama sonuna en azından diğer hikaye ile örtüşen yerleri bir özet verseler mesela, her şey bir yerli yerine otursa çok güzel olurdu. 

En güçlü olanın aslında bir taraftan da en güçsüz olduğunu görüyorum bütün bu kitaplarda. En tepede olmak, bütün gücü elinde tutmana rağmen kimseye güvenemeyeceğin bir ortam da oluşturuyor. İşin daha da kötü tarafı güç ne kadar fazlaysa zayıflığın da o derece artıyor olması. Bu ne İngiltere'de, ne Osmanlı'da, ne tarihin tozlu sayfaları arasında, ne de bugün değişmemiş. 

Öyle zaman olmuş ki insanın annesine babasına bile güvenemeyeceği ortaya çıkmış. Kendi yetiştirdiği, tahta kendi elleriyle çıkardığı kralın bir yanlış kararı onun kuyusunu kazması için yeterli olmuş. Ezeli düşmanlar eller yeniden dağıtılınca bakıvermişsin dost olmuşlar, ortak çıkarlar için... Hayat zormuş, hem de çok zor. Her an düşmanlarından korunmaya çalışma, onların planlarını öğrenmek için uğraşma, en yakınındaki düşmanını bulamamak, kelle koltukta savaşmak, eğer kadınsan eşinin kaybetmesi ile bir hiç olmak, parasız, evsiz kalmak, bütün herşeyinin krallığa kalması... Bir çok kralı tahta senin çıkarmış olman bile yerini sağlamlaştırmıyor, kaybedilmiş bir savaş, bir kılıç darbesi, yanlış düşünülmüş bir plan her şeyi altüst etmeye yetiyor. 

Kısacası tarih okumayı seviyorsanız, özellikle roman şeklinde okumayı seviyorsanız Philippa Gregory ve Demet Altınyeleklioğlu bu işin piri. Düşünmeden tüm kitaplarını almalısınız. Philippa'nın yeni ve nasıl olduysa bu sefer tuğla kalınlığında olmayan bir kitabı çıkmış (sanırım Boleyn Mirası), çok yakında onu da paylaşacağım sizlerle. 

11 Aralık 2014 Perşembe

YARIN YENİDEN - SERTAP YAR




Geçenlerde Sertap'ın ilk kitabı ile ilgili fikirlerimi yazmıştım. Ancak fırsat bulup ikinci kitabını da yazabildim bugün. 

Yarın Yeniden ilk kitabına göre çok çok daha etkileyici bir kitap olmuş. İlk kitapta (bazı engellerden dolayı) veremediği duyguyu ben bu kitapta çok daha fazla yakaladım. Çok daha iyi bir hikaye. İlk kitapta neredeyse sıfıra yakın olan diyaloglar bu kitapta normale dönmüş ve bence can katmış.

Yine her zamanki gibi öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım;

Her aşkın sonu hayal kırıklığı olabilir,
Umutla atılan her adımın sonu hüsran, yeni bir sabaha uyanmanın bedeli kederin ağırlığıyla geçen karanlık geceler de olabilir.

Bir sabah yatağından yeni bir hayata başlamak için uyanmak ise tüm bunların üstesinden gelebilecek tek sebeptir.

Çaresizliği ve yalnızlığı gözlerinden okunan Özlen'in de tek isteği, sevginin varlığıyla nefes alabileceği yeni bir hayattı. Hüsrtanla biten evliliklerinin, çocukluğunun ve bir aileye sahip olamamanın yaralarını taşıyan, varoluş savaşı hep hüsranla sonuçlanan Özlen, yarın yeniden başlayabilecek gücü ve cesareti kendinde bulabilecek mi?

Yarın Yeniden, hepimizin acısını sırtlanıyor aslında. Sertap Yar bizi yeni bir hayat için yazılmış, duygu dolu bir hikâyeyle baş başa bırakıyor.

Aslında yine bir biyografi gibi kitap. Özlen çok zor bir çocukluk geçirir. Çoraplarının bile eski, karnının hep olduğu bir çocukluk. Annesi olmayan bir çocuk nasıl bir çocukluk geçirirse öyle bir çocukluk işte. Babasından da korkan bir çocuk.

Babası ile sorunları olan her kız çocuğu gibi erkeklerle ilişkilerinde sorunlar yaşıyor. Kayınvaldeden yana yüzü gülüyor ancak koca da iş olmayınca o da evliliği kurtarmaya yetmiyor bir yerden sonra. Kocası Emir birlikteyken kendisini el üstünde tutsa da sürekli geç gelmeleri ve neredeyse artık ayan beyan olan aldatmaları Özlen'i zorlar. Hangi kadını zorlamaz ki? En sonunda kocasının aldattığını bariz bir şekilde yakaladığında hamile haliyle bir de dayak yer. 

Kocası kendisini affettirmek için senelerdir kayıp olan, kendi hayallerinin peşinden koşan annesini bulmak için söz verir Özlen'e. Bilemez ki bu evliliklerinin sonunu getirecek darbedir. 

(Blogumu yeni takip edenler için bu notu her seferinde eklemek durumundayım; kitabın sonu ile ilgili bilgi var, okumayı planlayanlar ona göre okusunlar :)  )

Özlen'in annesi kızını daha sonra yanına aldıracağı düşüncesiyle istediği, özlediği hayatı yaşamak için kaçmış, bu arada bir kız sahibi daha olmuş ve yine aynı fikirle onu da terk etmiş. Baba tarafından terk edilmek de koyar tabii ama anne tarafından terk edilmek, annenden istediğin sevgiyi alamamak insanı çok daha kötü etkiler bence. Özlen kendi bebeğini bekleyen bir kadın olsa da terk edilmişliğin kinini üzerinden atamamış bir çocuktu hala. Ama yine de kıyamaz annesine. Belki de annesinden çok kendisine. Görüşmeye başlarlar. 

İyi kötü geçen yıllardan sonra Emir çapkınlıklarına devam etmektedir. Özlen İzmir'e annesinin yanına gidip bir süre kaldıktan sonra kocasına süpriz yapmak için habersiz döner. Aldatmayı hobi edilmiş bir kocaya yapılabilecek en kötü süpriz işte. Eve girdiğinde yatağında kuaförüyle basar kocasını. Emir bunca sene yakalana yakalana yüzsüzleşmiştir tabii. "İkinize de bakabilirim." der. Ama özlen bunu kabul etmez. 

Kendine yeni bir hayat kurmaya çalışır. Annesinin de telkinleriyle kendisine rahat bir hayat sunacak olan bir adamın metresi olmayı kabul eder. Bu sefer Özlen aldatan taraf olmuştur. Adam zaten evli olduğundan fazla müdahale edemez bunlara. Kalbini çarptıran bir adam gelir bir gün Özlen'in dükkanına. 

Ama hayat ne zaman planlandığı gibi gitmiş ki? Bir kaç görüşmeden sonra yine bir süpriz sonucu adamın bir kaç gün önce evlenip balayına gitmiş olduğunu öğrenir. 

Bu sefer kendinden çok daha genç birisi çıkar karşısına. Parasız pulsuz ama sevgi doludur. Bu arada Emir'den olan kızı Su ile bu evlilik yüzünden bir anlaşmazlık yaşa da annesi ile yaşadıklarını Su'ya yaşatmamak için elinden geleni yapar. 

Ve bütün olanlardan sonra Su'yu evlendirmeden önce bir iç hesaplaşma yaşar. Son kocasından, genç olandan henüz boşanmamıştır ama Özlen'in kazandığı her şeyi Melih'in yanlışları yüzünden kaybetmiş olmaları ilişkilerini bozmaya başlamıştır. Yeni günler Özlen'i beklemektedir. Yarın her şey yeniden başlayacaktır ne de olsa...


Şimdi son kitabı Sevgisiz'i okumak için sabırsızlanıyorum. Arkadaşım olmanın ötesinde hem Türk, hem de kadın bir yazar olması ve sadece bir kitapta bile bu kadar gelişme göstermiş olması okunmayı ve takip edilmeyi hak etmesi anlamına geliyor benim için. 

9 Aralık 2014 Salı

BUGÜN NELER OLDU? 9 Aralık 2014

GÜNÜN ARAŞTIRMASI
Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı en yakınları tarafından şiddete uğrar ve her gün 1-3 kadın kocası, eski kocası, boşanmak istediği kocası, sevgilisi vb tarafından öldürülürken, Hürriyet Aile İçi Şiddete Son! Kampanyası olarak, insanlarımızın gözlerinin önünde yaşanan bir aile içi şiddet olayına nasıl tepki verdiğini görmek istedik. Bu amaçla, bir alışveriş merkezinin iki asansöründe iki oyuncu çiftle gerçekleştirdiğimiz deneyde, 60 farklı olay kaydettik. Durumumuz aynı amaçla geçenlerde İsveç’te gerçekleştirilen sosyal deneyin sonuçlarından çok daha iyiydi ama şahane de değildi: 60 vakada sadece 11 kişi duruma müdahale etti, 6’sı olay yerini terk ettikten sonra güvenliğe gitti, kalan 43 tanık ise görmedi, duymadı, konuşmadı.


 Türkiye’de sadece kadınlar değil çocuklar da aile içi şiddete uğrar. Ve ne yazık ki kimsenin aklına çocuğunu döven birini durdurmak da gelmez!

GÜNÜN İKİNCİ ARAŞTIRMASI
Dünyada en çok insan öldüren canlıları bulmak üzere bir araştırma yapmışlar. İlk sırada taşıdıkları hastalıklar nedeniyle sinekler var. Aslan, kurt, timsah, köpek balıkları listenin en son sıralarında. Üçüncü sırada yılanlar var. İkinci sırada olan ise çok ilginç, insanlar! Başka canlıları öldürdüğümüz yetmiyor gibi kendi cinsimiz üzerinde de neredeyse bir soykırım yapıyoruz. Her yıl 750.000 civarında insan başka insanlarca (!) öldürülüyor!
Buna yorum yapmak yerine Kuran-ı Kerim’den bir ayet yazmak istiyorum;
“Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.” MAİDE 32

GÜNÜN YENİ TÜRKİYE ADALETİ
ESKİ MİLLETVEKİLİ FEYZİ İŞBAŞARAN TUTUKLANDI

Eski AK Parti milletvekili Feyzi İşbaşaran, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Twitter’dan hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklandı. Cezaevine gönderilen İşbaşaran yaptığı açıklamada, "Twitter’dan üç dört adet mesaj yazdım. Bunlar Adnan Oktar’a yöneliktir" dedi. Polis merkezinden çıkarılırken protestocu bir grubun yumurta yağdırdığı İşbaşaran, adliyeye girerken de iki kişinin yumruk ve tekmeli saldırısına uğradı. Gözaltına alınan 2 kişi daha sonra serbest bırakıldı. 

Hakaret etti diye hem saldırıya uğruyor, hem de tutuklanıyor. Ancak Feyzi İşbaşaran’a yumruk ve tekmeli saldıran 2 kişi serbest bırakılıyor. Demek ki neymiş? Yeni Türkiye’de hakaret edeceğine dövmen gerekiyormuş!

GÜNÜN BULUŞU
SPREY GÜNEŞ PANELİ

Kanada Toronto Üniversitesi’nin geliştirdiği yeni sistem sayesine güneş enerjisi elde etmenin çok daha ucuz ve pratik hale gelmesi umuluyor. Bu spreyle kaplanan otomobil tavanı genişliğindeki bir alandan, 3 adet 100 Watt’lık ampulü yakabilecek enerji toplanabiliyor.
Biz hala zorunlu din ve Osmanlıca eğitimi tartışalım!

GÜNÜN KAZANÇ HABERİ
BUNLARI YAPARAK DOĞALGAZ FATURANIZDAN %70’E VARAN TASARRUF SAĞLAYIN

Radyatörlerin arkalarına ısı yalıtım levhaları yerleştirmek.
Radyatörlerin üstünü ve önünü kapatmamak, perdeleri geceleri kapalı tutmak.
Binanın / Dairenin yalıtımlı olması. (Bina yalıtımı %40 tasarruf sağlar.)
Termostat kullanımı (Termostatı 1 derece düşüğe ayarlamak %6 tasarruf sağlıyor.)
PVC doğrama ve çift cam kullanmak. (%15 tasarruf)
Düzenli olarak senelik baca temizliği yaptırmak.

8 Aralık 2014 Pazartesi

BUGÜN NELER OLDU? 8 Aralık 2014


GÜNÜN FİYASKOSU
27 yaşındaki Rosolie ile 10 kişilik ekibi Amazon Nehri’nde 6 metre boyundaki anakondaya Rosolie’nin giydiği özel kostümle kendisini yılana yutturacağı iddia ediliyordu.

Programın başlarında ekibin anakondayı nasıl yakaladığı uzun uzun gösterildi. Daha sonra üzerine domuz kanı sürülen Rosolie giydiği kıyafetle anakondanın karşısına geçti. Kısa süre içinde yılan Rosolie’nin bedenini sardı ve bütün kuvvetiyle sıkmaya başladı. Kaskının içindeki mikrofon sayesinde ekibiyle sürekli konuşan Rosolie kısa bir süre içinde kurtarılmayı istedi.
Yılanın çok ağır olduğunu ve hareket edemediğini söyleyen Rosolie, yılan henüz kafasını yutmaya başlamışken yardım istedi. Ekip devreye girdi ve vaad edildiği gibi yılanın Rosolie’yi ‘canlı canlı yemesi’ yaşanamadan program sonra erdi.
E be arkadaş, madem bu kadar büyük bir işe kalkışmışsın anakondanın kaç kilo geldiğine bakmak hiç mi aklına gelmedi J Ayrıca sonra nasıl çıkacaktın o hayvanın içinden? Senin saçma sapan deneyin yüzünden koca hayvanı öldürecek miydiniz?

GÜNÜN DAHA BÜYÜK FİYASKOSU
ŞEHİR TİYATROLARI MÜDÜRLÜĞÜ'NE ŞEVKET DEMİRKAYA ATANDI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Müdürlüğü'ne güreş hakemliği ve zabıta müdürlüğü gibi görevlerde çalışan Şevket Demirkaya atandı.

Ne bekliyordunuz ki? Böyle başa, böyle tarak...


GÜNÜN SAÇMALIĞI

HADİSE KİLOLARINI GİZLEYEMİYOR


Bence Hadise balık etli haliyle çok daha güzel. Ayrıca bizlerin bedenleri üzerinden yapılan bu saçmalıklardan hiç hoşlanmıyorum. Bu haberi hazırlayanın ölçülerini merak ediyorum mesela. Hepimizi tek tip hale sokmaya çalışıyorlar. Bırakın herkes nasıl mutluysa öyle yaşasın.

GÜNÜN ZEKİSİ

William James Sidis

 

Dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olduğu iddia edilen William James Sidis'in IQ seviyesinin 250-300 arasında olduğu kabul ediliyor. Sidis, 6 aylıkken alfabeyi çözmüş, 2 yaşında Latince'yi, 3 yaşında Yunanca'yı öğrenmiş, anatomi üzerine denemeler yazdığında 4 yaşındaymış ve 8 yaşından önce İngilizce, Latince, Yunanca, Rusça, İbranice, Fransızca ve Almanca'yı öğrenmiş. 11 yaşında Harvard'a kabul edilen William, aynı sene profesörlerine 4 boyutlu objeler hakkında ders vermeye başlamış! 16 yaşında Harvard Hukuk Fakültesine geçen Sidis’in, bir günde bir dili öğrenebildiği ve ertesi gün bildiği diğer dillere tercüme yapabilir hale geldiği de iddialar arasında... 

( http://nediyor.com/galeri/birbucuk-kiloluk-sir-kupu-beynimiz-hakkinda-sasirtici-10-gercek )

 

Hani kendime zeki derdim, bu haberi okuyunca yorum yazmaya bile korktum J

 

GÜNÜN GELECEK HABERİ

İngiliz Vodafone Group tarafından 9 ülkede gerçekleştirilen araştırmaya göre Avrupa’da gelecekten en umutlu gençler Türkiye’den çıkarken, 4’ünden 3’ü dijital devrime yurtdışında girmek istiyor.

TÜRKİYELİ gençler dijital dönüşün konusunda Avrupalı akranlarından daha iyimser. Dijital devrim ile daha fazla iş fırsatı bulacağını düşünen Türkiye’deki gençlerin sayısı yüzde 28’e ulaşarak Avrupa’yı ikiye katladı. Ancak, 2008 krizinin genç işsizleri arttırdığı Avrupa’daki akranlarına göre daha iyimser olsa da halen 4 Türk gencinden 3’ü yurtdışında daha büyük iş fırsatları olduğunu düşünüyor. Gençler’in yüzde 60’ı ise yurtdışında yaşamayı hedefliyor.

AKP’nin 12 senede ülke gençliğini getirdiği nokta budur işte. Türkiye’de bütün düz liseleri imam hatip’e çevirmekle uğraş ancak matematikte, fende dünya sıralamasında kaçıncı olduğuna bakma. “Dindar, kindar gençlik” hedefle ama kendi çocuklarını yurtdışında okut. Değil 3, 13 çocuk da istesen sen böyle davrandığın sürece bu ülkeyi uçuruma sürüklüyorsun, hızla!

 

GÜNÜN KİTAP HABERİ

İstanbul Cehennem ile yeniden keşfedilecek

 

Dan Brown’ın 15 milyondan fazla satan son romanı Cehennem, resimli özel baskısı ile bir kez daha okurlarıyla buluşuyor.


Dan Brown kitapları bence resimli ve müzik cd’li çıkmalı. O kadar harika yerlerden, o kadar antik eserlerden bahsediyor ki görmeden geçmek çok büyük kayıp. Kitap ile ilgili yorumlarıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/07/cehennem.html

Aşk Seni Affettim - Sertap Yar



İnsanın yazarını tanıdığı bir kitap hakkında yorum yapması ne kadar zormuş. Anladım ki aslında magazin yazarları veya gazeteciler aslında çok zor bir iş yapıyorlar. Tanımadığın, hiç karşı karşıya gelmediğin birisi hakkında atıp tutmak ne kadar kolay, değil mi? Aslında tabii ki beğenip beğenmemek tamamen kişisel bir durum. Ancak yine de çalakalem yazmak zor olacak bu sefer J

Her zamanki gibi öncelikle yazarımız hakkında kendi ağzından biraz bilgi vereyim;

1969 İstanbul doğumluyum. Evliyim ve 19 yaşında Cemre adında bir oğlum var.Yazmaya ortaokulda başladım.Beşiktaş Kız Lisesi mezunuyum.Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde okudum.18 yıllık iş hayatım oldu.Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden Diksiyon ve Tiyatro Eğitimi, İstanbul Bilgi Üniversite’sinden Senaryo Eğitimi aldım.Ayrıca, Mario Levi’nin Yazı Yaratımı kurslarına katıldım.2009 Yılında, Tuzlu Fıstık isimli bir şiir kitabım yayımlandı.İlk romanım ise Aşk Seni Affettim… Okumayı, yazmayı, özellikle şiir yazmayı ve gezmeyi çok seviyorum…

Normalde ben çok betimlemeli, ağdalı, uzun cümleli kitapları sevmem. “Elbisesinin üzerindeki gülün dikeninin üzerine düşen gölgesinden teninin acımasıyla...” vs diye devam eden bir kitabı benim okuyabilmem çok zor. Ancak buna rağmen iyi bir roman okuyucusuyum, kısa romanları ve hikayeleri pek tercih etmem. Ama bu kadar kısa olunca da bir şeyleri tam yerine oturtamadım sanki. 

Sertap’ın kitabın Aşk Seni Affetim’e başladığımda arka kapak yazısı çok hoşuma gitti. Öncelikle onu paylaşayım;

Bu roman, Sertap Yar'ın kahramanlarının bir bulmacanın çözümü için ya sağdan sola, ya da aşağıdan yukarıya doğru cevaplanması gereken karelerin içinde umulmadık bir şekilde ilerlemeye çalışırken kayboluşunu anlatıyor. Bulmacanın soruları güçleştikçe cevapları bazen birden fazla oluyor, bazen de kareleri boş bırakmak onların işine geliyor. O zaman duygularına kapılıp doğruları onlarla yanıtlamak, aklıyla işbirliği yapmaktan daha kolay. Çünkü duygularının söyledikleri, tamamen onun duymak istedikleri. "Yaşayacaklarım ve yaşatacaklarımla bir sınavdaydım. Ben bir yıl önce annesini kaybeden çocuğa acımış ve daha sonra o çocuğun annelik sorumluluğunu seve seve üstlenmiştim. Bu bana Tanrı tarafından verilen kutsal bir görevdi. Tek yapmam gereken şey, Tanrı'ya güvenmek ve ona sığınmaktı..."

Bulmacalardan bahsetmesi çok ilgimi çekmişti. Çok çok daha ilginç bir kitap bekliyordum. Ancak bana göre çok düz bir hikayeydi. Aslında bir kadının hikayesi bu, biraz biyografi tadında. Çocukluğundan başlayarak aile hayatını, lise çağlarındaki aşklarını, evliliğini, eşinin ilk evliliğinden olan ama annesini zamansız kaybetmesiyle kahramanımızın gerçek bir anne şefkatiyle kucakladığı evladını, parayı sonradan bulan kocasının bir çok erkek gibi başka bir kadın için kendisini terk edişini, bu yüzden kendi evladı yerine koyduğu çocuktan ayrılışını, ancak hayata küsmeyip yeni aşklara yelken açışını ve sonunda da tüm olanlara rağmen bir iç hesaplaşma neticesinde her şeyin sorumlusu aşkı affedişi. Ancak hikaye çok bilindik bir kadın hikayesi, bir türlü tam bir derinlik yakalayamamış gibi geldi bana. Ancak sonrasında Sertap ile konuştuğumda aslında bazı kısımlarının hocası (ki kendisi aynı zamanda benim de hocamdı) Mario Levi tarafından çıkarıldığını söyledi. Diğer versiyonunu okuma fırsatım olmadı ancak bu halinden çok daha hoş olduğunu kesinlikle tahmin ediyorum.

Ve ikinci kitabını da okuduktan sonra Aşk Seni Affettim’e çok daha sıcak bakabildim. Çünkü o Sertap’ın ilk romanı. Yazmayı seven birisi olarak, ancak 500-600 sayfa yazacak cesareti kendinde bulamayan da biri olarak “ben de yazabilirim.” hissi yarattı bende. Ayrıca bir konuda USTA sayılabilmek için o konu üzerinde 10.000 saat çalışmış olmamız gerektiğini unutmamak lazım. İkinci romanda Sertap bu konuda gerçekten yetenkli olduğunu çok daha net bir şekilde ortaya koymuş.


28 Kasım 2014 Cuma

KOCA - DEAN KOONTZ



Dean Koontz ismi bana çok tanıdık gelmesine rağmen kendisini hangi kitabı ile hatırladığımı bir türlü bilemedim. Çok kitap okumanın da böyle bir sıkıntısı var işte. Bazen kitabı görüp okuyup okumadığıma bile emin olamıyorum. Ama o zaman da diyorum ki "Madem hatırlamıyorum, öyleyse çok da önemli bir kitap değilmiş." :)

1945 doğumlu Amerikalı Dean Koontz'un Türkçe'ye çevrilmiş bile 35 civarı kitabı bulunmakta. Okunması, takibi kolay bir yazar bu kitabından anladığım kadarıyla. Benim okurken bazen şöyle bir problemim oluyor, yüzler olmadığı için eğer çok kalabalık bir karakter kadrosu varsa kitapta bir yerden sonra inanılmaz bir şekilde kopuyorum, çünkü kim kimdi çözemiyorum veya hatırlayamıyorum. Buradan bütün yazar arkadaşlara da sesleneyim; senaryo yazmıyorsanız acıyın lütfen bize :)

Koca ilginç bir kitap. Yine öncelikle arka kapak yazısını paylaşayım;

"Aşk için neleri göze alırdınız? Uğrunda ölür ya da öldürür müydünüz?
Karın elimizde. 2 milyon dolar karşılığında ona kavuşabilirsin. Bahçıvan Mitchell RAFFERTY, kendisine kötü bir şaka yapıldığını düşünüyordu. Cep telefonu çaldığında bir müşterisinin bahçesine kına çiçeklerini dikmekle meşguldü. Ama şimdi pırıl pırıl bir yaz günü, o sıradan banliyö mahallesinde olduğu yerde kalakalmış, o güne dek hiç yaşamadığı kâbus dolu bir telefon konuşması yapıyordu. Hattın diğer ucundaki her kimse oldukça ciddiydi. Mitch’in karısı elindeydi ve ona sağ salim kavuşabilmesi için istediği bedeli söylüyordu. Mitch’in bu miktarda bir parayı denkleştiremeyeceği arayan kişinin umrunda değildi. Mitch ne yapıp edip o parayı bulmalıydı. Tabii eğer karısını seviyorsa... Gerilimli bir başlangıçtan, heyecanın zirveye tırmandığı bir finale dek “Koca”, sayfaları çevirdikçe ortaya çıkan gelişmeleri, şok edici her detayı, su yüzeyine çıkan gerçeklerle birlikte sizi avucunun içine alacak. Ta ki, sizi hayretler içinde bırakana dek...

Ne de olsa okuduğunuz bir Dean Koontz romanı ve hiçbir yerde edinemeyeceğiniz bir deneyim..."

Kahramanımız aslında beklediğimiz kahramanlardan değil. Hiç birimiz bir bahçıvandan bir kahraman çıkacağını tahmin etmeyiz. Ama aslında unutmamak gereken şey gerekli motivasyon sağlandığında her insan her şeyi yapabilir. Kanunlara hayata boyunca hiç karşı gelmemiş bir insanı neyle tehdit ederseniz edin sonuç alamayabilirsiniz, ama en sevdiği insanı hedef aldığınızda bütün dengeler değişir ve el yeniden dağıtılmış olur. Koca da bunu temel almış. Mitch sakin bir hayat yaşayan bir bahçıvan. Ancak ailesi gayet delice deneysel yöntemler ile büyütmüş çocuklarını. 

Çalışırken gelen bir telefon ile 2 milyon dolar karşılığında karısını geri alabileceğini öğrenir. Adamlar ne kadar ciddi olduğunu anlasınlar diye o sırada yolda yürümekte olan bir adamı da Mitch'e söyleyerek öldürürler. Polise ifade vermek zorunda kalır. 

Mitch eve vardığında ve ikinci telefon geldiğinde çok fena bir kumpasa düşürüldüğünü anlar. Herşey onun üzerine kalacak şekilde kurgulanmaktadır. Ve en büyük problemi her şeyini nakte çevirse bile istedikleri paranın onda birini ancak bulabiliyor olmasıdır. 

(Buradan sonra kitabın gelişmesi ve sonu ile ilgili bilgi var...)

Ancak gelen telefon ile bir şey daha öğrenir. Olay aslında tamamen abisi ile alakalıdır. Abisi bir iş yapmış ve birilerine ödemesi gereken payı vermemiştir. 

Bu arada ailenin bütün çocuklarını deneysel bir tarzda yetiştirdiğini öğreniyoruz. Ancak bu pek hoş bir tarz değil. Ve bunun etkilerini özellikle abide görüyoruz. 

Mitch abisine gittiği zaman onun sandığı gibi bir adam olmadığını öğrenir. İlk aşamada bu sadece zenginlik açısından tahminlerinin çok çok üstünde olmasıdır. Ancak daha sonra anlayacaktır abisi ne Mitch'i, ne de karısını harcamaktan çekinmeyecektir. Ama bu arada Mitch'in de ailesinden aldığı eğitimi nasıl olumlu yönde kullanarak kendini geliştirdiğini görüyoruz. 

Buradan sonrası bir kedi fare oyunu. Beni çok şaşırtan gelişmeler olmadı. Kitap mutlu son ile bitti. Ben biraz daha zeki kurgulanmış ve beynimi gıdıklayan kitapları sevdiğim için mutlaka okunması gerekiyor diyemeyeceğim. Kötü değil ancak ortalamayı da pek geçmememiş.

20 Kasım 2014 Perşembe

HANDAN - AYŞE KULİN



Biz ana kız çok okuruz. Annem de en az benim kadar sıkı takip eder yeni çıkanları. Handan'ı da ondan duydum ve alıp okudum. 

Ayşe Kulin Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı ve Dönüş isimleriyle 3 kitaptan oluşan bir seri yazmıştı. Evli bir adamın hiç öyle bir eğilimi yokken yanında çalışan bir erkekle yaşadığı aşkı anlatan bir seriydi. Üç kitap ile ilgili yorumlarıma aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz;

http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/12/gizli-anlarin-yolcusu-ayse-kulin.html 
http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/12/boranin-kitabi-ayse-kulin.html 
http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/12/donus-ayse-kulin.html

İlk kitap bu aşkı İlhami'nin gözünden, ikincisi İlhami'nin aşkı Bora'nın gözünden ve sonuncusu da İlhami'nin kızının gözünden anlatıyordu. İlk kitapta İlhami Bora'dan önce ortağı olan Handan ile de seks bazlı bir ilişki yaşamıştı. Bu son kitap işte o Handan'ın romanı. 

Öncelikle arka kapak yazısını paylaşmak istiyorum.
"
"Aşklarını kendileri yaratır, sonra da elleriyle yok mu ederdi bütün kadınlar, yoksa ben mi böyle tuhaftım? Yalnız bir kadın güçlü olabilir miydi? Mutlu olabilir miydi?"

Başına buyruk haliyle; hataları, sevapları, acıları, sakarlıkları, sonsuz içtenlikteki aşkları ve zaaflarıyla hepimizden bir şeyler taşıyan, ama aynı ölçüde özgün, benzersiz bir karakter, Handan… 70'lerin çocuğu Handan, hayatının son derece hassas bir noktasında (yaralı bereli orta yaşında), Halide Edib Adıvar'ın ölümsüz eseri Handan'ın eşliğinde bir keşif, bir hesaplaşma yolculuğuna çıkmaya zorlanır. Bu yolculuk ki aşklar, aldatmalar, aldanmalar, ölümler ve entrikalardan geçecek, dahası, İstanbul'un tarihinin en hareketli, en renkli ve en "gazlı" günlerini, hem de tam ortadan kat edecektir…

Ayşe Kulin her güçlüğe, her şarta göğüs geren ve "asla pes etmeyen" bir kadının, Handan'ın sıra dışı, şakrak ve capcanlı hayat mücadelesine davet ediyor okurları.
"

Handan'ın hayatı olabilirdi, İlhami ile Bora'nın aşkına dair gizli kalmış, bilmediğimiz noktalar olurdu... Ama Gezi Parkı ile ilgili bir kitap olmazdı bence ve olmamış da... 

Handan'ın hayatı öyle, kısaca üç beş sayfaya sığdırılmış ve geçilmiş. İlk aşkı, ilk evliliği ve boşanması elli sayfada geçmiş gitmiş. Bu arada Handan adını Halide Edip Adıvar'ın (Bundan sonra HEA diyeceğim) Handan isimli romanından almış ve HEA'nın Handan'ı bizim Handan'ımızı ziyarete geliyor. Birbirlerine karakter olarak yakın olan bu iki kadın hayatlarının analizini yapıyorlar. En başta kitap aslında bunun üzerine kurgulanmış diye düşündüm. Ancak bu da kırk sayfa civarında sürdü ve kendimizi Amerika'da bir hastane odasında bulduk, Handan'ın kardeşinin yanında. Acı bir şekilde Handan kardeşini kaybediyor ve onun kızını da yanına alarak gidişinden aşağı yukarı 1 sene sonra Türkiye'ye dönüyor. Döndüklerinde Taksim'de bir otele yerleşiyorlar ve Gezi Parkı olayları patlıyor o sırada. Üniversiteye gitmeye hazırlanan Defne'de bu olayların ortasında kalıyor. Yan hikayelerle desteklenmesine rağmen buradan sonrası aslında bir Gezi romanı olmuş. 

Bu kadarını anlattıktan sonra sonunu da anlatacağım, illa okuyacağım kitabı diyorsanız buradan sonrasını okumayın derim. 

Handan bir sürü hengamenin içinde 2-3 günlüğüne Urla'ya tek başına bir kaçamak yapmaya karar veriyor ve orada tabii ki İlhami'nin kızıyla karşılaşıyor. Bu karşılaşmaya kadar Handan aslında Bora ile İlhami'nin ilişkisinden haberdar değil. Çünkü Bora'yı Derya'nın (İlhami'nin kızı) erkek arkadaşı zannediyor. İlhami damadı mutlu etmek için ortak oldukları şirketteki Handan'ın hisselerini almak istiyor sanıyor. Derya bütün hikayeyi anlatıyor Handan'a ve sonra yemeğe davet ediyor. Handan ile İlhami sonunda yeniden arkadaş olmayı becerebiliyorlar. Ama bu kısım da böyle bir geçiştirilmiş havasında. Handan ve İlhami'nin bir araya geldiğini falan hiç görmüyoruz. 

Netice olarak bu kitap bana pek beklediğimi vermedi. Fazlasıyla çorba olmuş ve aceleye getirilmiş duygusu uyandırdı. Zaten 271 sayfa. Pazartesi sabah başladım, Salı akşamı bitmişti. Okuduğum tüm Ayşe Kulin romanları arasında en zayıf kalanıydı ve ne yazık ki tavsiye ederim diyemeyeceğim.


14 Kasım 2014 Cuma

Kurtlar İmparatorluğu - Jean Christophe Grange



Grange gerçekten büyük adam :) Bu aralar Fransız yazarlardan kurtulamıyorum ancak Grange okumak sahiden ayrı bir zevk. Tüm serisini tamamlamadan rahat edemeyeceğim.

Okuduğum bir önceki kitabı bana göre en az ilginç olanıydı. Ancak Türkiye'nin adının geçiyor olması çok hoşuma gitmişti. Ancak bu sefer olay çok daha ilginç tamamen Türkler'le ilgili yazmış. 

Kitap daha ilk sayfasından sarıp sarmalıyor. Elimden düşürmeyi istememekle, geç bitsin de tadını iyice çıkarayım diye ağır okumaya çalışmak arasında gidip geliyorum. Fransa'daki Küçük Türkiye'de geçiyor olay.

Kitap bir hastanede başlıyor. Beyninden tetkikler geçiren ve biyopsi yapılmasına karar verilen Anna ile... Kocası üst düzey polis. Ancak biyopsiye kesinlikle karşı çıkıyor. Beyninde bir takım gariplikler oluyor. Kocasının ve etrafındaki insanların yüzü dalgalanıyor, şekil değiştiriyor. Güvenebileceği bir doktor ararken bir psikolog ile tanışıyor. Olanlara mantıklı bir açıklama ararken kocasının belki de başka bir insan olabileceğini düşünüyor. Bunu anlamaya çalışırken aslında kendisinin sandığı insan olmadığını anlıyor. Estetik ameliyatı izleri buluyor yüzünde. Ve kocası da dahil olmak üzere bir sürü polisin arasından kaçarak psikoloğuna sığınıyor. 

Bu arada kadınları hedef alan seri cinayetler işleniyor. Üçüncü cinayetten başlıyoruz kitaba. Kurbanlar feci işkenceler neticesinde can vermiş Gaziantep kökenli, Fransa'da kaçak işçi olarak çalışan, kızıl saçlı Türk kadınlar. Polis Paul bunun hayatının davası olduğunu ve bu davayı çözebilirse kariyerinde büyük bir atlama gerçekleştirebileceğini düşünüyor. Bu amaçla emekli bir polis olan Schiffer'ı buluyor. Schiffer melek ve şeytanın karışımı bir polis. İnanılmaz başarılara imza atmış, hakkında bir çok soruşturma açılmış ancak hepsinden sıyrılmış bir efsane. Türk bir kadınla evlenecekken olmamış. Türkçe biliyor, Türkler'i iyi tanıyor. Türk Mahallesi'nde araştırma yapıyorlar. Schiffer gayet sakin, sevecen bir şekilde tanıdıklarını sorguya çekerken bir anda adamları neredeyse öldürecek duruma geliyor. Ama istedikleri bilgiyi alıyorlar. Ve karşılarına Bozkurt'lar çıkıyor. Yani bizim daha iyi bildiğimiz adıyla Ülkücüler. 

70'lerde ülkemizin geçirdiği kaos ortamı, tam bir iç savaş ortamı olduğu ve sonunda 80'de askerin yönetime el koyması ile olayların sakinleştiği anlatılıyor. Ülkücüler'in eli silah tutan eğitilmiş insanlar olması ancak iç savaşın bitmesi ile mafya ve devlet tarafından kullanılmalarına olanak sağlamış. Ali Ağca'nın da bir Bozkurt olduğundan bahsediliyor.  Hatta Tansu Çiller'den bile bahsediliyor. Kitabın daha ilerleyen sayfalarında yeniden MHP'ye dönüyor ve Alpaslan Türkeş'i anlatıyor. 

Bu arada aklıma gelen Grange'ın Taş Meclisi'nin aslında Türkler'i konu aldığı... Şamanizm'den bahsetmesi... Adam bizi sanıyorum oldukça mistik ve üzerinde yazmaya değer buluyor :) Tabii bir Türk olarak bunun hoşuma gitmemesi mümkün değil.

Kitabın konusu ile ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Grange kitap boyunca şaşırtıyor, her zaman karşılaştığımız sonlardan uzak duruyor. Bir kaç nokta daha belirteceğim aslında ama kitabı okuyacak olanların tadını kaçırmak istemiyorum. Bu arada kitabın filmi de çekilmiş, bu haftasonu izlemeyi planlıyorum. Ama Alacakaranlık Serisi haricinde kitabı aratmayan bir filme denk gelmedim pek. Alacakaranlık'ı neredeyse kitapla birebir çekmişlerdi. 

Kitabın arka kapak yazısı;

Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi.
Paris'i kana boyayan Türk mafyası. Kızıl Nehirler'in, Taş Meclisi'nin ve Leyleklerin Uçuşu'nun yazarı Grange'den yine çarpıcı, yine soluk soluğa bir roman.


Ve yorumlar;

Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek.
"Gerçekten etkileyici bir yazar."
- The Guardian
"Grange güçlü bir kalem. Onu seviyorum."
- Anita Brookner, The Spectator
"Eleştirilere, mantığa, gerçeğe meydan okuyan bir kitap..."
- The Washington Post
"Paris'te sokak sokak, cadde cadde yaşanan bir kedi-fare oyunu... İstanbul'a kadar süren ve Nemrut Dağı'nda sona eren bir kaçma-kovalamaca... Jean-Chritophe Grance'ye yaraşır bir kitap."
- Le Monde


Bence kaçırılmaması gereken bir kitap.

10 Kasım 2014 Pazartesi

SENİ HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞU YERE GÖTÜRECEĞİM - LAURENT GOUNELLE



İlk kitabı Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer'i çok büyük bir keyifle okumuştum. Okuduğum en iyi kişisel gelişim kitabıydı ve en iyi romanlardan biriydi aynı zamanda. İnsanın gözüne sokmadan, didaktik olmadan anlatmak istediğini örtülü mesajlarla veren, okuyucunun kendisinin sonuca ulaşmasını sağlayan bir kitaptı. 

Mutlu Olmak İsteyen Adam çıktığında biraz mesafeli durdum ve almadım. Çünkü çocuk kitabı gibi olacağını düşündüm isminden dolayı. Ama çok sevgili sahaf arkadaşımın yanına gittiğimde (Ortaköy - Sahaf Volga) bu kitabını görünce dayanamadım. Keşke biraz daha düşünseymişim. Okuduğum en kötü kitaplardan biriydi diyebilirim. Vaktinize, paranıza, her şeyinize yazık. 

Hani çok tutulan filmler olur, sonra ikincisi, üçüncüsü çekilir ama ilkinin verdiği tadı asla vermez. Bu kitap da aynen öyle olmuş. Yazar ilk kitabı gerçekten içten gelen bir ilhamla ve çok güzel, heyecan uyandıran bir kurgu ile yazmış. İntihar etmek üzereyken birisi tarafından kurtarılan bir adamın öyküsüydü. Ancak satır aralarında iki psikolojik tedavi yöntemini karşı karşıya getiren ve aslında geçmişi kurcalayarak, acıları gün yüzüne çıkarmak (psikanaliz) yerine sadece yapılması gerekene odaklanan bir yöntemi gözler önüne seren, çözüm odaklı, çok keyifli bir kitaptı. Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer ile ilgili yorumlarıma bu linkten ulaşabilirsiniz;

http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2012/11/laurentgounelle-katolik-anne-ve.html 

(Bu arada linkin son kısmında gözüken isim blogger'daki bir hata sanırım. "katolik-anne-ve" kısmı benim koyduğum bir başlık değil. Ancak oraya nasıl geldiğini bilemiyorum ve silemiyorum.)

Bu kitaba gelecek olursak... Öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım.

"Gözlerinizi kapatın ve bir düşünün... Öyle bir yer var ki ırada kötü olan hiç bir şey yok! Nefret, intikam, kıskançlık, hırs, açgözlülük bilinmiyor...


Hayatının aşkının ölümünden sorumlu tuttuğu kabileden intikam almak için Amazon Ormanları'nın en derin ve en karanlık yerine giden filozofun karşı karşıya kaldığı tam da böyle bir dünyadır. Filozof, karısının ölümüne sebep olanların mutluluğunu elinden almak için onları kıskançlık, rekabet, haset ve hırs gibi hiç bilmedikleri kavramlarla tanıştırır. Modern dünyanın tüm olumsuz duygularını taşıyan bu adama engel olmak ve halkını korumak kabilenin şamanına düşer. Huzurlarınızda şamanın, filozofun ruhuna ulaşıp acısına deva olma ve kabilesini koruma çabasının okuru derinlemesine düşündürecek hikâyesi."

Bahsedilen yer ikinci paragrafta adı geçen Amazon Ormanları'ndaki yer. Yerlilerin yaşadığı, teknolojinin, sanayileşmenin girmediği, tamamen bakir bir alan. "Sahip olmak" diye bir kavramları bile yok neredeyse, mülkiyet hakkı gelişmemiş. 

Filozof diye bahsettiği ise bir felsefe hocası ki filozof olmakla felsefe hocası olmak arasında dağlar dağlar kadar fark vardır. Bir felsefe bölümü mezunu olarak bunu gayet net söyleyebilirim. Gerçi kitabın orjinal ismi "le philosophe qui n'était pas sage" Bilge Olmayan Filozof'muş ki çok daha mantıklı bir isim olurmuş. Pegasus Yayınları biraz uyanıklık yapmış ismi farklı çevirerek. Tutmamış değil gerçi, beni kitabı almaya sevk ettiğine göre doğru bir isim seçmişler. 

Bu adam eşinin bu yerlilerin arasında öldürülmesiyle onlara düşman oluyor ve onları mutsuzluğa sürüklemek için oraya doğru yola çıkıyor. Bir noktadan sonra orada rehberlik yapan adamlarla buluşuyor ve onlarla birlikte bu "iyi insanlar" olduklarının altı kalın kalemlerle çizilmiş olan yere varıyorlar. Bu noktadan sonra filozof (!) tüm işi birlikte gittiği ekibin başındaki kötü adama satıyor ve filozof kitabın sonlarına kadar neredeyse hiç ortaya çıkmıyor. 

Ekibin başında olduğunu sanan kötü adam ise hain planlarla oradaki iyi insanları birbirlerinden ve doğadan koparıyor, içlerine haset duyguları salıyor, kötü haberler yayıp duruyor. Ancak bu hain planlar neredeyse ilkokul çocuklarına yakışır seviyede. Ve tabii ki bu iyi insanlar o kadar saflar ki bu kötü adamın her türlü numarasını yutuyorlar. Burası biraz da Avatar'ı hatırlattı bana. Yapım yılına ve kitabın tarihine baktığımda bunun da mümkün olabileceğini gördüm. 

Kabilenin şamanı diye bahsettiği, kitabın başında ölen esas şamanın yerine bıraktığı çömez şaman. Henüz rüştünü ispat etmemiş, kabile tarafından şamanlığı kabul görmemiş genç bir kadın. Ki filozof (!) bu kadar derin bir aşk acısı ile yıkılmışken sadece uzaktan iki kere gördüğü bu genç kadına aşık oluyor. Kadın da ona neredeyse ilk görüşte aşık oluyor. 

Neticede adamın karısını öldürenin bu kötü rehber grubu olduğu ortaya çıkıyor. Kötü adam ölüyor. Köy eski haline dönüyor. Filozof ve şaman aşk içinde sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar. 

Bu yazardan bir daha hiç bir şey okumayacağım diyerek bitireyim.

24 Ekim 2014 Cuma

LEYLEKLERİN UÇUŞU – JEAN-CHRISTOPHE GRANGE



Grange, Grange, Grange... Bu adam bu işi biliyor kesinlikle...

Daha önce Grange’dan bahsetmiştim, o yüzden tekrarlamayacağım. Doğrudan kitaptan bahsedeceğim. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim; Grange’ı çoklukla Stephen King ile kıyaslarlar. Hatta yeni Stephen King olarak tanımlandığı da olmuştur. Eskiden çok sıkı bir Stephen King severdim. Ancak King ile Grange’ın tarzı tamamen farklı. King’de olaylar doğa üstü güçlere bağlanabilir, yaratıklar, zombiler çıkabilir. Ancak Grange’da olaylar sonunda mutlaka gerçek, mantıklı bir açıklamaya bağlanır. King korku yazarıyken, Grange polisiye gerilim yazar. King’in kitaplarında sevişme sahneleri pek yoktur. Grange ise kitaplarının genelinin aksine bence çok ciddi edebi değeri olan, farklı betimlemeler kullanarak sevişme sahneleri yazar. Grange’ın kitaplarında muhakkak şaşırırsınız. Olaylar birbirine öyle karmaşık ve umulmadık bir şekilde bağlanır ki yazarın zekasına hayran kalmaktan başka bir şey gelmez elden. Ama bu sefer yani Leyleklerin Uçuşu’nu okurken kendimi çok tebrik ettim, çünkü kısmen de olsa olayı çözdüm J

Aslında kitap o kadar sıkıcı başladı ki, bir ara bırakmayı bile düşündüm. Okumaya Grange’ın hatrına devam ettim diyebilirim. Ama bir yerden sonra öyle bir açıldı ki kitap elimden bırakmak istemedim.

Kahramanımız Louise Antioche (Antakya’nın eski ismi) ailesini çocukluğunda bir yangında kaybetmiş, bu yangında elleri yandığından ellerindeki hisleri de kaybetmiştir. Ancak hayat ona en azından bundan sonra iyi davranmış ve zengin bir aile kendisi ile ilgilenmiştir. Pek yakın olmasalar da maddi olarak rahattır. Kendisine iş ararken bu ailenin yardımı ile leylekleri takip edeceği bir işe girer. Onu bu işe alan Böhm leylekleri incelemekte ve takip etmektedir. Ancak büyük bir sürü kaybolmuştur. Louise’in işi bu kayıp leylekleri araştırmak olacaktır.

Ancak tam işe başlamadan önce Böhm feci bir şekilde ölmüş olarak bulunur. Louise ise aldığı parayı iade etmek yerine üstlenmiş olduğu işi bitirmeye karar verir. Leyleklerin rotasını takip ederek Bulgaristan’ın çingene mahallelerine, Kalküta’ya,  İsrail Filistin arasındaki kibutzlara, Orta Afrika’nın balta girmemiş ormanlarına ve hatta Türkiye’ye bile seyahat edecektir. Böhm’ün ölümüyle ilgili ise şöyle ilginç bir gerçek ortaya çıkar, bir kalp ameliyatı geçirmiştir, ancak geçirmiş olduğu ameliyat ile ilgili hiç bir yerde kayıt bulunamaz. Halbuki kalp ameliyatı geçiren birinin doktor kontrolünde olması gerekir.

Polisin de yardımıyla olayın içinde elmas kaçakçılığı olduğunu anlar. Elmas kaçakçılarının peşine düşer. Leyleklerin rotasındaki her adım bilmecenin bir parçasını çözer, ama önüne daha karışık bir parça koyar.

Gittiği her yerde cesetler kendisine eşlik eder. Hatta Louise’in peşinde de birileri vardır artık. Bu seyahatler sırasında yaşamış olduğu aşklardan birinden silah kullanmayı öğrenir ve bunun ona çok faydası olur. Peşindeki bir kaç kişiyi böylece temizler. Ancak cesetler ona başka bir şey anlatmaktadır. Anlamsız bir şekilde goril saldırısı gibi görünen ve farklı şehirlerde, coğrafyalarda gerçekleşen bu cinayetlerde cesetlerin kalpleri kaybolmaktadır.

Tek Dünya diye bir sağlık kuruluşu gittiği her yerde karşına çıkmaktadır. Ancak bu örgüt ile ilgili kimseden olumsuz bir şey duymadığı gibi sağlık alanında özellikle Afrika bölgesinde çok ciddi çalışmaları vardır.

Sonunda bütün bu olaylar birbirine öyle bir bağlanır, düğüm öyle bir çözülür ki... Sonunu anlatmaya gönlüm el vermiyor, okumak isteyenler varsa tadı kaçmasın diye. Ancak leylekler, elmaslar, kahramanımızın ölmüş ailesi, Tek Dünya, kayıp kalpler hepsi bir bulmacanın parçaları gibi yerli yerine oturuyor.


Dediğim gibi, en başta konuya kapılana kadar belki biraz sıkılabilirsiniz. Ancak bu adam gerçekten merak uyandırmayı, kitabı elinizden bıraktırmamayı, şaşırtmayı ve sonunda her şeyi mantıklı bir şekilde açıklamayı harika bir şekilde beceriyor. Kaçırmayın derim. 

14 Ekim 2014 Salı

RUHLAR KUYUSU / GERÇEKLİK TEORİSİ – TURGAY GÜLER


Kitap okumaya devam ediyorum ancak yoğunluktan paylaşmaya vakit bulamıyorum. Bu işin kötü tarafı da şu ki üzerinden geçen zaman uzadıkça o kitapla ilgili yazabileceklerin de azalıyor. Amaaa... Neyse ki kitap okurken altlarını çizemesem de sayfaların alt kenarlarını kıvırıyorum ;) Böylelikle en önemli noktaları yine de yakalama şansım oluyor ;)

Bu kitabı bizim oradaki küçük büfede gördüm. İkinci eli midir bilemiyorum. Turgay Güler’i ÜlkeTV’de Sıradışı programını yaparken tanıdım. Şimdinin moda deyimi ile “yandaş”lığına hiç aldırmadım. Çünkü birbirimizi bu kadar kategorize etmemek gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca programlarından da çok değişik bilgiler edinmişliğim vardır. Kendisi ile ilgili araştırma yaparken internette biyografisine rastlayamadım. Wikipedia’da olmamasına ise inanamadım. Ekşi Sözlük’te ise seveni de var, sevmeyeni de... Herkes gibi yani J Ben halini tavrını sempatik bulurum. O yüzden de kitabını görünce almadan duramadım. Hatta serinin 3. kitabı olmasına ve diğer ikisini okumamış olmama rağmen aldım. Biraz daha detaylı bilgi edinmek isteyen varsa bir röportajına denk geldim; http://www.ayasofya-zeitschrift.de/turgay-gueler-ile-siradisi-bir-roeportaj/ 

Kitap bir kurgu gibi gözükmesine rağmen daha çok Kurtlar Vadisi gibi gündemi odak noktasına alarak sanki RTE’ye destek olmak için yazılmış. İster Derin Dünya Devleti deyin, ister Gladyo, peşine Cemaat’i de takın ve hepsine karşı duran bir adam; ismi zikredilmeyen Türkiye’nin Başbakanı. Arka kapaktaki yazı sizlere biraz fikir verecektir;

"Yarın, gelecek hafta, gelecek ay, gelecek yıl, gelecek yüzyılda neler olacağını; hatta dün, geçen hafta, geçen ay, geçen yıl ve geçmiş yüzyılda neler olduğunu öğrenmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız!

Siz bu kitabın kapağını açtığınız andan itibaren, bilin ki dünya aydınlık bir sabaha uyanmakta.

Bir zamanların hasta adamı artık iyileşti, gücü ve kudreti eskiden olduğu gibi yerine geldi. Dünyanın neresinde olursa olsun, mazlumun çığlığını duyan, ona kulak veren bir millet var artık.

Bilin ki kandan, gözyaşından, acılardan beslenenler yok olmaya yok olmaya mahkûmlar. Her nerede birini öldüren kardeşler gördüyseniz, arkasındakiler onlardı. Her nerede açlıktan ölenler varsa, ekmeğini çalanlar onlardı.
Nihayet yıllardır ülkemizde ördükleri kirli ağları deşifre edildi. Ne yaptılar, nasıl yaptılar, nerelerde yaptılar; hepsi ortaya döküldü. Bütün dünya görsün ve bilsin ki, asıl mücadelemiz şimdi başlıyor.

Soru sormanıza lüzum yok! Soracağınız soruların cevaplarını bu sözlerin arasında mutlaka bulacaksınız. Kalanını da gerçekleştikçe göreceksiniz zaten..."

Bu arada kitap ile ilgili araştırma yaparken bir de ne göreyim???

Sabah gazetesinde bir haber...

“Başbakan’ın Okuduğu Son Kitap” başlığıyla... (Haber 17.3.2014 tarihli. Haliyle RTE başbakandı o zaman.)

Neyi okuyormuş tahmin ettiniz tabii :) Elinde kitap ile çekilmiş bir resmi bile var.

Neyse, kitaba devam edelim. Benim çok sevdiğim bir konu olan Tapınak Şövalyeleri’nden başlayıp günümüze kadar getiriyor olayları. Bazı noktalarda kendisine katılmak pek mümkün gözükmüyor. Çünkü mesela Derin Dünya Devleti (DDD) her kıtanın sorumlusu olarak birini belirlemiş ve kendilerinin haberi olmadan oralarda hiç bir şeyin olmamasını sağlıyor. Ancak sistemlerini tehdit eden en ciddi tehlike olarak İslam dünyasını ve Müslüman’ları görüyor, “ne yaparsak yapalım her seferinde ayağa kalkabiliyorlar” diyorlar. Müslüman ülkelerin genelinin haline ve durumuna baktığım zaman ve DDD’nin amacının paraya hakim olmak olduğunu bildiğinizde bu cümle kendi kendini yalanlıyor hale geliyor zaten.

Bütün bu DDD’nin organizasyonunun temelinde ise İngiltere gözüküyor. İngiltere’yi seven bir insanım. Bu kadar uzun süre kadınlar tarafından yönetilmiş başka bir ülke olduğunu da sanmıyorum. Bu yüzden belki de bu kadar güçlüler ve her yeri bu şekilde yönetebilme becerisine sahipler. Her ne kadar Euro, Dolar çok daha fazla kullanılan para birimleri olsa da petrolsüz bir ülke olarak Türkiye karşısında en güçlü para birimi İngiltere. (Diğerlerini de görmek isterseniz http://onedio.com/haber/turk-lirasi-karsisindaki-en-guclu-paralar-238591 ) AB’ye girmiş olmasına rağmen para birimini tek değiştirmeyen ülke yine İngiltere. Yani DDD’nin temelinde İngiltere olması muhtemel.

Türkiye ile ilgili ise DDD şunları söylüyor; “Dillerini tahrip ettik. Kültürlerini yozlaştırdık. Ahlaklarını, inançlarını paramparça ettik. ...... Önce yeni kurulan devleti kıskaca alarak (Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten bahsediyor. - İÜ) köklerinden koparmak için radikal değişiklikler (Atatürk devrimleri burada da bahsettiği sanırım. – İÜ) yaptık. Sonra çok partili demokrasi dedik. Bununla da ekonomik hakimiyetimizi perçinledik. Baktık kontrolümüzden çıkıyor, askeri darbelerle sık sık hizaya getirdik.”


Bu cümleler ne yazık ki benim bakış açımla hiç uyuşmuyor. Hele de şu andaki Ortadoğu bataklığındaki ülkerin haline her baktığımda kitapta kıskaca alınmış olduğundan bahsettiği Cumhuriyet’imizin, bizi köklerimizden koparan (!) devrimlerin bizi ne kadar farklı bir noktada tuttuğunu gayet net görebiliyorum. 

Kitabı okumanız bence çok şart değil. Hele ki benim gibi Ataürkçü bir insansanız ve ülkenin şu andaki gidişini darbelerden bile daha zarar verici görüyorsanız sinir olursunuz muhtemelen.