23 Aralık 2014 Salı

Kralyapanın Kızı - Philippa Gregory



Bu Philippa Gregory'nin okuduğum kaçıncı kitabı hatırlamıyorum. Boleyn Kızı ile başlayan seri, Kuzenler Savaşı, Kötü Beatrice vs derken durmaksızın devam ediyor ve biz (annemle ben) ışığa uçan böcükler gibi kadının kitaplarını okumadan duramıyoruz. Hatta şu anda Türkiye'de de Osmanlı zamanı sultanlarını yazan Demet Altınyeleklioğlu'nun adını ilk Boleyn Kızı'nın çevirisinde görmüştüm. O da aynı yolda en az Philippa kadar başarılı ilerliyor bence. 

Öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım;

Lanetler, Casuslar ve Zehirle Kuşatılmıştı. Kader Ona Düşmanken, Kime Güvenecekti?

New York Times çoksatarı, tarihi romanların kraliçesi Philippa Gregory, İngiltere Kralı IV. Edward'ın sarayındaki komplolara, aşk ve güç uğruna verilen ölümüne savaşlara dair nefes kesici bir romanla karşınızda. On beşinci yüzyıl İngiltere'sinin en güçlü adamı, "kralyapan" olarak da tanınan Warwick Kontu Richard Neville, bir erkek vârisi olmadığı için siyasi oyunlarında kızları Anne ve Isabel'i piyon olarak kullanıyordu. İki kız kardeş zamanla kraliyette önemli oyuncular hâline gelmişti. 

Anne, IV. Edward'ın ve güzel kraliçesi Elizabeth Woodville'in sarayında kardeşiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmişti. Ancak babaları, bir zamanlar dostu olan insanlara savaş açınca, korku dolu ve umutsuz günler, iki kız kardeşin mutluluğuna gölge düşürdü. On dört yaşında evlenen Anne, çok geçmeden en sevdiklerini kaybedecek, kendini düşmanlardan korumak için yaptığı tercihler, onu, kraliyetin en güçlüleriyle karşı karşıya getirecekti. Üstelik Anne, bu hayatta kalma savaşında tek başınaydı. Boleyn Kızı'ndan sonraki ilk kız kardeşler hikâyesi olan Kralyapanın Kızı'nda, Philippa Gregory iki etkileyici genç kadının hayatını keşfe çıkıyor. Bu muhteşem tarihi şölende, miras alınan günahların bedelini er ya da geç masum umutlar ödüyor.

Bu serinin tümünün en büyük sorunu isimlerin birbirinin neredeyse aynı olması. Elizabeth, Anne, Edward, Henry... O yüzden bir yerden sonra hepsi çorba oluyor bende. Bir de tabii mesela bu hikayeyi karşı tarafın gözünden Nehirlerin Kadını kitabında okumuştuk. Ancak o kadar uzun zaman geçti ki hatırlamak mümkün değil. Hatırlamamak güzel aslında ama sonuna en azından diğer hikaye ile örtüşen yerleri bir özet verseler mesela, her şey bir yerli yerine otursa çok güzel olurdu. 

En güçlü olanın aslında bir taraftan da en güçsüz olduğunu görüyorum bütün bu kitaplarda. En tepede olmak, bütün gücü elinde tutmana rağmen kimseye güvenemeyeceğin bir ortam da oluşturuyor. İşin daha da kötü tarafı güç ne kadar fazlaysa zayıflığın da o derece artıyor olması. Bu ne İngiltere'de, ne Osmanlı'da, ne tarihin tozlu sayfaları arasında, ne de bugün değişmemiş. 

Öyle zaman olmuş ki insanın annesine babasına bile güvenemeyeceği ortaya çıkmış. Kendi yetiştirdiği, tahta kendi elleriyle çıkardığı kralın bir yanlış kararı onun kuyusunu kazması için yeterli olmuş. Ezeli düşmanlar eller yeniden dağıtılınca bakıvermişsin dost olmuşlar, ortak çıkarlar için... Hayat zormuş, hem de çok zor. Her an düşmanlarından korunmaya çalışma, onların planlarını öğrenmek için uğraşma, en yakınındaki düşmanını bulamamak, kelle koltukta savaşmak, eğer kadınsan eşinin kaybetmesi ile bir hiç olmak, parasız, evsiz kalmak, bütün herşeyinin krallığa kalması... Bir çok kralı tahta senin çıkarmış olman bile yerini sağlamlaştırmıyor, kaybedilmiş bir savaş, bir kılıç darbesi, yanlış düşünülmüş bir plan her şeyi altüst etmeye yetiyor. 

Kısacası tarih okumayı seviyorsanız, özellikle roman şeklinde okumayı seviyorsanız Philippa Gregory ve Demet Altınyeleklioğlu bu işin piri. Düşünmeden tüm kitaplarını almalısınız. Philippa'nın yeni ve nasıl olduysa bu sefer tuğla kalınlığında olmayan bir kitabı çıkmış (sanırım Boleyn Mirası), çok yakında onu da paylaşacağım sizlerle. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder