23 Aralık 2014 Salı

Kralyapanın Kızı - Philippa Gregory



Bu Philippa Gregory'nin okuduğum kaçıncı kitabı hatırlamıyorum. Boleyn Kızı ile başlayan seri, Kuzenler Savaşı, Kötü Beatrice vs derken durmaksızın devam ediyor ve biz (annemle ben) ışığa uçan böcükler gibi kadının kitaplarını okumadan duramıyoruz. Hatta şu anda Türkiye'de de Osmanlı zamanı sultanlarını yazan Demet Altınyeleklioğlu'nun adını ilk Boleyn Kızı'nın çevirisinde görmüştüm. O da aynı yolda en az Philippa kadar başarılı ilerliyor bence. 

Öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım;

Lanetler, Casuslar ve Zehirle Kuşatılmıştı. Kader Ona Düşmanken, Kime Güvenecekti?

New York Times çoksatarı, tarihi romanların kraliçesi Philippa Gregory, İngiltere Kralı IV. Edward'ın sarayındaki komplolara, aşk ve güç uğruna verilen ölümüne savaşlara dair nefes kesici bir romanla karşınızda. On beşinci yüzyıl İngiltere'sinin en güçlü adamı, "kralyapan" olarak da tanınan Warwick Kontu Richard Neville, bir erkek vârisi olmadığı için siyasi oyunlarında kızları Anne ve Isabel'i piyon olarak kullanıyordu. İki kız kardeş zamanla kraliyette önemli oyuncular hâline gelmişti. 

Anne, IV. Edward'ın ve güzel kraliçesi Elizabeth Woodville'in sarayında kardeşiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmişti. Ancak babaları, bir zamanlar dostu olan insanlara savaş açınca, korku dolu ve umutsuz günler, iki kız kardeşin mutluluğuna gölge düşürdü. On dört yaşında evlenen Anne, çok geçmeden en sevdiklerini kaybedecek, kendini düşmanlardan korumak için yaptığı tercihler, onu, kraliyetin en güçlüleriyle karşı karşıya getirecekti. Üstelik Anne, bu hayatta kalma savaşında tek başınaydı. Boleyn Kızı'ndan sonraki ilk kız kardeşler hikâyesi olan Kralyapanın Kızı'nda, Philippa Gregory iki etkileyici genç kadının hayatını keşfe çıkıyor. Bu muhteşem tarihi şölende, miras alınan günahların bedelini er ya da geç masum umutlar ödüyor.

Bu serinin tümünün en büyük sorunu isimlerin birbirinin neredeyse aynı olması. Elizabeth, Anne, Edward, Henry... O yüzden bir yerden sonra hepsi çorba oluyor bende. Bir de tabii mesela bu hikayeyi karşı tarafın gözünden Nehirlerin Kadını kitabında okumuştuk. Ancak o kadar uzun zaman geçti ki hatırlamak mümkün değil. Hatırlamamak güzel aslında ama sonuna en azından diğer hikaye ile örtüşen yerleri bir özet verseler mesela, her şey bir yerli yerine otursa çok güzel olurdu. 

En güçlü olanın aslında bir taraftan da en güçsüz olduğunu görüyorum bütün bu kitaplarda. En tepede olmak, bütün gücü elinde tutmana rağmen kimseye güvenemeyeceğin bir ortam da oluşturuyor. İşin daha da kötü tarafı güç ne kadar fazlaysa zayıflığın da o derece artıyor olması. Bu ne İngiltere'de, ne Osmanlı'da, ne tarihin tozlu sayfaları arasında, ne de bugün değişmemiş. 

Öyle zaman olmuş ki insanın annesine babasına bile güvenemeyeceği ortaya çıkmış. Kendi yetiştirdiği, tahta kendi elleriyle çıkardığı kralın bir yanlış kararı onun kuyusunu kazması için yeterli olmuş. Ezeli düşmanlar eller yeniden dağıtılınca bakıvermişsin dost olmuşlar, ortak çıkarlar için... Hayat zormuş, hem de çok zor. Her an düşmanlarından korunmaya çalışma, onların planlarını öğrenmek için uğraşma, en yakınındaki düşmanını bulamamak, kelle koltukta savaşmak, eğer kadınsan eşinin kaybetmesi ile bir hiç olmak, parasız, evsiz kalmak, bütün herşeyinin krallığa kalması... Bir çok kralı tahta senin çıkarmış olman bile yerini sağlamlaştırmıyor, kaybedilmiş bir savaş, bir kılıç darbesi, yanlış düşünülmüş bir plan her şeyi altüst etmeye yetiyor. 

Kısacası tarih okumayı seviyorsanız, özellikle roman şeklinde okumayı seviyorsanız Philippa Gregory ve Demet Altınyeleklioğlu bu işin piri. Düşünmeden tüm kitaplarını almalısınız. Philippa'nın yeni ve nasıl olduysa bu sefer tuğla kalınlığında olmayan bir kitabı çıkmış (sanırım Boleyn Mirası), çok yakında onu da paylaşacağım sizlerle. 

11 Aralık 2014 Perşembe

YARIN YENİDEN - SERTAP YAR




Geçenlerde Sertap'ın ilk kitabı ile ilgili fikirlerimi yazmıştım. Ancak fırsat bulup ikinci kitabını da yazabildim bugün. 

Yarın Yeniden ilk kitabına göre çok çok daha etkileyici bir kitap olmuş. İlk kitapta (bazı engellerden dolayı) veremediği duyguyu ben bu kitapta çok daha fazla yakaladım. Çok daha iyi bir hikaye. İlk kitapta neredeyse sıfıra yakın olan diyaloglar bu kitapta normale dönmüş ve bence can katmış.

Yine her zamanki gibi öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım;

Her aşkın sonu hayal kırıklığı olabilir,
Umutla atılan her adımın sonu hüsran, yeni bir sabaha uyanmanın bedeli kederin ağırlığıyla geçen karanlık geceler de olabilir.

Bir sabah yatağından yeni bir hayata başlamak için uyanmak ise tüm bunların üstesinden gelebilecek tek sebeptir.

Çaresizliği ve yalnızlığı gözlerinden okunan Özlen'in de tek isteği, sevginin varlığıyla nefes alabileceği yeni bir hayattı. Hüsrtanla biten evliliklerinin, çocukluğunun ve bir aileye sahip olamamanın yaralarını taşıyan, varoluş savaşı hep hüsranla sonuçlanan Özlen, yarın yeniden başlayabilecek gücü ve cesareti kendinde bulabilecek mi?

Yarın Yeniden, hepimizin acısını sırtlanıyor aslında. Sertap Yar bizi yeni bir hayat için yazılmış, duygu dolu bir hikâyeyle baş başa bırakıyor.

Aslında yine bir biyografi gibi kitap. Özlen çok zor bir çocukluk geçirir. Çoraplarının bile eski, karnının hep olduğu bir çocukluk. Annesi olmayan bir çocuk nasıl bir çocukluk geçirirse öyle bir çocukluk işte. Babasından da korkan bir çocuk.

Babası ile sorunları olan her kız çocuğu gibi erkeklerle ilişkilerinde sorunlar yaşıyor. Kayınvaldeden yana yüzü gülüyor ancak koca da iş olmayınca o da evliliği kurtarmaya yetmiyor bir yerden sonra. Kocası Emir birlikteyken kendisini el üstünde tutsa da sürekli geç gelmeleri ve neredeyse artık ayan beyan olan aldatmaları Özlen'i zorlar. Hangi kadını zorlamaz ki? En sonunda kocasının aldattığını bariz bir şekilde yakaladığında hamile haliyle bir de dayak yer. 

Kocası kendisini affettirmek için senelerdir kayıp olan, kendi hayallerinin peşinden koşan annesini bulmak için söz verir Özlen'e. Bilemez ki bu evliliklerinin sonunu getirecek darbedir. 

(Blogumu yeni takip edenler için bu notu her seferinde eklemek durumundayım; kitabın sonu ile ilgili bilgi var, okumayı planlayanlar ona göre okusunlar :)  )

Özlen'in annesi kızını daha sonra yanına aldıracağı düşüncesiyle istediği, özlediği hayatı yaşamak için kaçmış, bu arada bir kız sahibi daha olmuş ve yine aynı fikirle onu da terk etmiş. Baba tarafından terk edilmek de koyar tabii ama anne tarafından terk edilmek, annenden istediğin sevgiyi alamamak insanı çok daha kötü etkiler bence. Özlen kendi bebeğini bekleyen bir kadın olsa da terk edilmişliğin kinini üzerinden atamamış bir çocuktu hala. Ama yine de kıyamaz annesine. Belki de annesinden çok kendisine. Görüşmeye başlarlar. 

İyi kötü geçen yıllardan sonra Emir çapkınlıklarına devam etmektedir. Özlen İzmir'e annesinin yanına gidip bir süre kaldıktan sonra kocasına süpriz yapmak için habersiz döner. Aldatmayı hobi edilmiş bir kocaya yapılabilecek en kötü süpriz işte. Eve girdiğinde yatağında kuaförüyle basar kocasını. Emir bunca sene yakalana yakalana yüzsüzleşmiştir tabii. "İkinize de bakabilirim." der. Ama özlen bunu kabul etmez. 

Kendine yeni bir hayat kurmaya çalışır. Annesinin de telkinleriyle kendisine rahat bir hayat sunacak olan bir adamın metresi olmayı kabul eder. Bu sefer Özlen aldatan taraf olmuştur. Adam zaten evli olduğundan fazla müdahale edemez bunlara. Kalbini çarptıran bir adam gelir bir gün Özlen'in dükkanına. 

Ama hayat ne zaman planlandığı gibi gitmiş ki? Bir kaç görüşmeden sonra yine bir süpriz sonucu adamın bir kaç gün önce evlenip balayına gitmiş olduğunu öğrenir. 

Bu sefer kendinden çok daha genç birisi çıkar karşısına. Parasız pulsuz ama sevgi doludur. Bu arada Emir'den olan kızı Su ile bu evlilik yüzünden bir anlaşmazlık yaşa da annesi ile yaşadıklarını Su'ya yaşatmamak için elinden geleni yapar. 

Ve bütün olanlardan sonra Su'yu evlendirmeden önce bir iç hesaplaşma yaşar. Son kocasından, genç olandan henüz boşanmamıştır ama Özlen'in kazandığı her şeyi Melih'in yanlışları yüzünden kaybetmiş olmaları ilişkilerini bozmaya başlamıştır. Yeni günler Özlen'i beklemektedir. Yarın her şey yeniden başlayacaktır ne de olsa...


Şimdi son kitabı Sevgisiz'i okumak için sabırsızlanıyorum. Arkadaşım olmanın ötesinde hem Türk, hem de kadın bir yazar olması ve sadece bir kitapta bile bu kadar gelişme göstermiş olması okunmayı ve takip edilmeyi hak etmesi anlamına geliyor benim için. 

9 Aralık 2014 Salı

BUGÜN NELER OLDU? 9 Aralık 2014

GÜNÜN ARAŞTIRMASI
Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı en yakınları tarafından şiddete uğrar ve her gün 1-3 kadın kocası, eski kocası, boşanmak istediği kocası, sevgilisi vb tarafından öldürülürken, Hürriyet Aile İçi Şiddete Son! Kampanyası olarak, insanlarımızın gözlerinin önünde yaşanan bir aile içi şiddet olayına nasıl tepki verdiğini görmek istedik. Bu amaçla, bir alışveriş merkezinin iki asansöründe iki oyuncu çiftle gerçekleştirdiğimiz deneyde, 60 farklı olay kaydettik. Durumumuz aynı amaçla geçenlerde İsveç’te gerçekleştirilen sosyal deneyin sonuçlarından çok daha iyiydi ama şahane de değildi: 60 vakada sadece 11 kişi duruma müdahale etti, 6’sı olay yerini terk ettikten sonra güvenliğe gitti, kalan 43 tanık ise görmedi, duymadı, konuşmadı.


 Türkiye’de sadece kadınlar değil çocuklar da aile içi şiddete uğrar. Ve ne yazık ki kimsenin aklına çocuğunu döven birini durdurmak da gelmez!

GÜNÜN İKİNCİ ARAŞTIRMASI
Dünyada en çok insan öldüren canlıları bulmak üzere bir araştırma yapmışlar. İlk sırada taşıdıkları hastalıklar nedeniyle sinekler var. Aslan, kurt, timsah, köpek balıkları listenin en son sıralarında. Üçüncü sırada yılanlar var. İkinci sırada olan ise çok ilginç, insanlar! Başka canlıları öldürdüğümüz yetmiyor gibi kendi cinsimiz üzerinde de neredeyse bir soykırım yapıyoruz. Her yıl 750.000 civarında insan başka insanlarca (!) öldürülüyor!
Buna yorum yapmak yerine Kuran-ı Kerim’den bir ayet yazmak istiyorum;
“Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.” MAİDE 32

GÜNÜN YENİ TÜRKİYE ADALETİ
ESKİ MİLLETVEKİLİ FEYZİ İŞBAŞARAN TUTUKLANDI

Eski AK Parti milletvekili Feyzi İşbaşaran, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Twitter’dan hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklandı. Cezaevine gönderilen İşbaşaran yaptığı açıklamada, "Twitter’dan üç dört adet mesaj yazdım. Bunlar Adnan Oktar’a yöneliktir" dedi. Polis merkezinden çıkarılırken protestocu bir grubun yumurta yağdırdığı İşbaşaran, adliyeye girerken de iki kişinin yumruk ve tekmeli saldırısına uğradı. Gözaltına alınan 2 kişi daha sonra serbest bırakıldı. 

Hakaret etti diye hem saldırıya uğruyor, hem de tutuklanıyor. Ancak Feyzi İşbaşaran’a yumruk ve tekmeli saldıran 2 kişi serbest bırakılıyor. Demek ki neymiş? Yeni Türkiye’de hakaret edeceğine dövmen gerekiyormuş!

GÜNÜN BULUŞU
SPREY GÜNEŞ PANELİ

Kanada Toronto Üniversitesi’nin geliştirdiği yeni sistem sayesine güneş enerjisi elde etmenin çok daha ucuz ve pratik hale gelmesi umuluyor. Bu spreyle kaplanan otomobil tavanı genişliğindeki bir alandan, 3 adet 100 Watt’lık ampulü yakabilecek enerji toplanabiliyor.
Biz hala zorunlu din ve Osmanlıca eğitimi tartışalım!

GÜNÜN KAZANÇ HABERİ
BUNLARI YAPARAK DOĞALGAZ FATURANIZDAN %70’E VARAN TASARRUF SAĞLAYIN

Radyatörlerin arkalarına ısı yalıtım levhaları yerleştirmek.
Radyatörlerin üstünü ve önünü kapatmamak, perdeleri geceleri kapalı tutmak.
Binanın / Dairenin yalıtımlı olması. (Bina yalıtımı %40 tasarruf sağlar.)
Termostat kullanımı (Termostatı 1 derece düşüğe ayarlamak %6 tasarruf sağlıyor.)
PVC doğrama ve çift cam kullanmak. (%15 tasarruf)
Düzenli olarak senelik baca temizliği yaptırmak.

8 Aralık 2014 Pazartesi

BUGÜN NELER OLDU? 8 Aralık 2014


GÜNÜN FİYASKOSU
27 yaşındaki Rosolie ile 10 kişilik ekibi Amazon Nehri’nde 6 metre boyundaki anakondaya Rosolie’nin giydiği özel kostümle kendisini yılana yutturacağı iddia ediliyordu.

Programın başlarında ekibin anakondayı nasıl yakaladığı uzun uzun gösterildi. Daha sonra üzerine domuz kanı sürülen Rosolie giydiği kıyafetle anakondanın karşısına geçti. Kısa süre içinde yılan Rosolie’nin bedenini sardı ve bütün kuvvetiyle sıkmaya başladı. Kaskının içindeki mikrofon sayesinde ekibiyle sürekli konuşan Rosolie kısa bir süre içinde kurtarılmayı istedi.
Yılanın çok ağır olduğunu ve hareket edemediğini söyleyen Rosolie, yılan henüz kafasını yutmaya başlamışken yardım istedi. Ekip devreye girdi ve vaad edildiği gibi yılanın Rosolie’yi ‘canlı canlı yemesi’ yaşanamadan program sonra erdi.
E be arkadaş, madem bu kadar büyük bir işe kalkışmışsın anakondanın kaç kilo geldiğine bakmak hiç mi aklına gelmedi J Ayrıca sonra nasıl çıkacaktın o hayvanın içinden? Senin saçma sapan deneyin yüzünden koca hayvanı öldürecek miydiniz?

GÜNÜN DAHA BÜYÜK FİYASKOSU
ŞEHİR TİYATROLARI MÜDÜRLÜĞÜ'NE ŞEVKET DEMİRKAYA ATANDI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Müdürlüğü'ne güreş hakemliği ve zabıta müdürlüğü gibi görevlerde çalışan Şevket Demirkaya atandı.

Ne bekliyordunuz ki? Böyle başa, böyle tarak...


GÜNÜN SAÇMALIĞI

HADİSE KİLOLARINI GİZLEYEMİYOR


Bence Hadise balık etli haliyle çok daha güzel. Ayrıca bizlerin bedenleri üzerinden yapılan bu saçmalıklardan hiç hoşlanmıyorum. Bu haberi hazırlayanın ölçülerini merak ediyorum mesela. Hepimizi tek tip hale sokmaya çalışıyorlar. Bırakın herkes nasıl mutluysa öyle yaşasın.

GÜNÜN ZEKİSİ

William James Sidis

 

Dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olduğu iddia edilen William James Sidis'in IQ seviyesinin 250-300 arasında olduğu kabul ediliyor. Sidis, 6 aylıkken alfabeyi çözmüş, 2 yaşında Latince'yi, 3 yaşında Yunanca'yı öğrenmiş, anatomi üzerine denemeler yazdığında 4 yaşındaymış ve 8 yaşından önce İngilizce, Latince, Yunanca, Rusça, İbranice, Fransızca ve Almanca'yı öğrenmiş. 11 yaşında Harvard'a kabul edilen William, aynı sene profesörlerine 4 boyutlu objeler hakkında ders vermeye başlamış! 16 yaşında Harvard Hukuk Fakültesine geçen Sidis’in, bir günde bir dili öğrenebildiği ve ertesi gün bildiği diğer dillere tercüme yapabilir hale geldiği de iddialar arasında... 

( http://nediyor.com/galeri/birbucuk-kiloluk-sir-kupu-beynimiz-hakkinda-sasirtici-10-gercek )

 

Hani kendime zeki derdim, bu haberi okuyunca yorum yazmaya bile korktum J

 

GÜNÜN GELECEK HABERİ

İngiliz Vodafone Group tarafından 9 ülkede gerçekleştirilen araştırmaya göre Avrupa’da gelecekten en umutlu gençler Türkiye’den çıkarken, 4’ünden 3’ü dijital devrime yurtdışında girmek istiyor.

TÜRKİYELİ gençler dijital dönüşün konusunda Avrupalı akranlarından daha iyimser. Dijital devrim ile daha fazla iş fırsatı bulacağını düşünen Türkiye’deki gençlerin sayısı yüzde 28’e ulaşarak Avrupa’yı ikiye katladı. Ancak, 2008 krizinin genç işsizleri arttırdığı Avrupa’daki akranlarına göre daha iyimser olsa da halen 4 Türk gencinden 3’ü yurtdışında daha büyük iş fırsatları olduğunu düşünüyor. Gençler’in yüzde 60’ı ise yurtdışında yaşamayı hedefliyor.

AKP’nin 12 senede ülke gençliğini getirdiği nokta budur işte. Türkiye’de bütün düz liseleri imam hatip’e çevirmekle uğraş ancak matematikte, fende dünya sıralamasında kaçıncı olduğuna bakma. “Dindar, kindar gençlik” hedefle ama kendi çocuklarını yurtdışında okut. Değil 3, 13 çocuk da istesen sen böyle davrandığın sürece bu ülkeyi uçuruma sürüklüyorsun, hızla!

 

GÜNÜN KİTAP HABERİ

İstanbul Cehennem ile yeniden keşfedilecek

 

Dan Brown’ın 15 milyondan fazla satan son romanı Cehennem, resimli özel baskısı ile bir kez daha okurlarıyla buluşuyor.


Dan Brown kitapları bence resimli ve müzik cd’li çıkmalı. O kadar harika yerlerden, o kadar antik eserlerden bahsediyor ki görmeden geçmek çok büyük kayıp. Kitap ile ilgili yorumlarıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/07/cehennem.html

Aşk Seni Affettim - Sertap Yar



İnsanın yazarını tanıdığı bir kitap hakkında yorum yapması ne kadar zormuş. Anladım ki aslında magazin yazarları veya gazeteciler aslında çok zor bir iş yapıyorlar. Tanımadığın, hiç karşı karşıya gelmediğin birisi hakkında atıp tutmak ne kadar kolay, değil mi? Aslında tabii ki beğenip beğenmemek tamamen kişisel bir durum. Ancak yine de çalakalem yazmak zor olacak bu sefer J

Her zamanki gibi öncelikle yazarımız hakkında kendi ağzından biraz bilgi vereyim;

1969 İstanbul doğumluyum. Evliyim ve 19 yaşında Cemre adında bir oğlum var.Yazmaya ortaokulda başladım.Beşiktaş Kız Lisesi mezunuyum.Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde okudum.18 yıllık iş hayatım oldu.Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden Diksiyon ve Tiyatro Eğitimi, İstanbul Bilgi Üniversite’sinden Senaryo Eğitimi aldım.Ayrıca, Mario Levi’nin Yazı Yaratımı kurslarına katıldım.2009 Yılında, Tuzlu Fıstık isimli bir şiir kitabım yayımlandı.İlk romanım ise Aşk Seni Affettim… Okumayı, yazmayı, özellikle şiir yazmayı ve gezmeyi çok seviyorum…

Normalde ben çok betimlemeli, ağdalı, uzun cümleli kitapları sevmem. “Elbisesinin üzerindeki gülün dikeninin üzerine düşen gölgesinden teninin acımasıyla...” vs diye devam eden bir kitabı benim okuyabilmem çok zor. Ancak buna rağmen iyi bir roman okuyucusuyum, kısa romanları ve hikayeleri pek tercih etmem. Ama bu kadar kısa olunca da bir şeyleri tam yerine oturtamadım sanki. 

Sertap’ın kitabın Aşk Seni Affetim’e başladığımda arka kapak yazısı çok hoşuma gitti. Öncelikle onu paylaşayım;

Bu roman, Sertap Yar'ın kahramanlarının bir bulmacanın çözümü için ya sağdan sola, ya da aşağıdan yukarıya doğru cevaplanması gereken karelerin içinde umulmadık bir şekilde ilerlemeye çalışırken kayboluşunu anlatıyor. Bulmacanın soruları güçleştikçe cevapları bazen birden fazla oluyor, bazen de kareleri boş bırakmak onların işine geliyor. O zaman duygularına kapılıp doğruları onlarla yanıtlamak, aklıyla işbirliği yapmaktan daha kolay. Çünkü duygularının söyledikleri, tamamen onun duymak istedikleri. "Yaşayacaklarım ve yaşatacaklarımla bir sınavdaydım. Ben bir yıl önce annesini kaybeden çocuğa acımış ve daha sonra o çocuğun annelik sorumluluğunu seve seve üstlenmiştim. Bu bana Tanrı tarafından verilen kutsal bir görevdi. Tek yapmam gereken şey, Tanrı'ya güvenmek ve ona sığınmaktı..."

Bulmacalardan bahsetmesi çok ilgimi çekmişti. Çok çok daha ilginç bir kitap bekliyordum. Ancak bana göre çok düz bir hikayeydi. Aslında bir kadının hikayesi bu, biraz biyografi tadında. Çocukluğundan başlayarak aile hayatını, lise çağlarındaki aşklarını, evliliğini, eşinin ilk evliliğinden olan ama annesini zamansız kaybetmesiyle kahramanımızın gerçek bir anne şefkatiyle kucakladığı evladını, parayı sonradan bulan kocasının bir çok erkek gibi başka bir kadın için kendisini terk edişini, bu yüzden kendi evladı yerine koyduğu çocuktan ayrılışını, ancak hayata küsmeyip yeni aşklara yelken açışını ve sonunda da tüm olanlara rağmen bir iç hesaplaşma neticesinde her şeyin sorumlusu aşkı affedişi. Ancak hikaye çok bilindik bir kadın hikayesi, bir türlü tam bir derinlik yakalayamamış gibi geldi bana. Ancak sonrasında Sertap ile konuştuğumda aslında bazı kısımlarının hocası (ki kendisi aynı zamanda benim de hocamdı) Mario Levi tarafından çıkarıldığını söyledi. Diğer versiyonunu okuma fırsatım olmadı ancak bu halinden çok daha hoş olduğunu kesinlikle tahmin ediyorum.

Ve ikinci kitabını da okuduktan sonra Aşk Seni Affettim’e çok daha sıcak bakabildim. Çünkü o Sertap’ın ilk romanı. Yazmayı seven birisi olarak, ancak 500-600 sayfa yazacak cesareti kendinde bulamayan da biri olarak “ben de yazabilirim.” hissi yarattı bende. Ayrıca bir konuda USTA sayılabilmek için o konu üzerinde 10.000 saat çalışmış olmamız gerektiğini unutmamak lazım. İkinci romanda Sertap bu konuda gerçekten yetenkli olduğunu çok daha net bir şekilde ortaya koymuş.