27 Ağustos 2014 Çarşamba

BİR HIZLI TREN MACERASI

İstanbul – Ankara hızlı trenimiz açıldı malum. Teyzem de Eskişehir’de ve rahatsız olduğu için annemle gidelim dedik. Buyrun maceramıza...

İlk problemi biletleri alırken yaşadık. Pazartesi günü Cuma’ya gidiş bileti almak için internet sitelerine girmemle başladı. Çünkü Cuma gidebiliyorduk ama Cumartesi dönemiyorduk, sefer yok gözüküyordu. Bir iki uğraştım sonra call center’ı aramaya karar verdim. O biletler henüz satışa çıkmadı dediler. Çarşamba’ya geldik biletler hala satışa çıkmadı. Ve haliyle o hafta gidemedik.
Bir sonraki hafta Pazartesi, yine aynı senaryo. Gidişiniz olsun, dönüşünüz olmasın diyor hızlı tren bize. Çarşamba – Perşembe gibi satışa çıkıyormuş dönüş biletleri. Neden??? Sistem böyle. Hani ING Bankası’nın reklamı var ya “Mantık yok, sistem var...” diye, hahhh aynen öyle. Dedim ki bari yer ayırtayım Cuma için, dönüş de satışa çıktığında alırım.

O kadar kolay sanıyorsunuz dimiii... Aslaaa... Gidişleri rezerve ettim, Çarşamba öğleden sonra dönüş biletleri de açıldı, süper. Aradım hemen call center’ı, rezervasyonlu biletleri internet üzerinden alamıyormuşuz, gişeden almamız lazımmış. Gişe nerede? Pendik. Ben neredeyim? Sarıyer!!!

O biletin iptal olmasını bekledim. Bu arada 4 farklı bilet tipi var, ekonomi, ekonomi +, business, business +. Ama hangisinin neleri içerdiğine dair internette bir bilgi yok. Bu noktaya kadar yaşadıklarımı da göz önünde bulundurarak call center’dan tek seferde alayım bileti dedim. Perşembe sabah ofise geldim ve aradım, rezervasyonu yapıyoruz, görevli tam beni kredi kartı numaramı girmek üzere sisteme aktarıyor, hooop “Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’na hoşgeldiniz, rezervasyon için bire...” başa dönüyoruz. Tam 3 kere. Ve her seferinde bütün rezervasyonu baştan yaptırmam gerekiyor. Üçüncüden sonra sistemde bir arıza olduğuna ve bileti bu şekilde alamayacağıma yada bu yolda kafayı sıyıracağıma karar verip vazgeçtim. Döndüm yine internete. Neyse, uzatmayacağım, 2 seferde alabildim bileti.

Bakın sayfanın yarısını geçtik, biletleri daha yeni alabildim.

Neyse olay günü annemi aldık, Pendik’e vardık. İstasyon neresi? Hiç bir ibare yok ki... 1-2 kişiye sorduk, güç bela bir giriş bulabildik. Metrolarda daha çok ibare var, salak olsan kaçıramazsın. Trende saldım çayıra, Mevlam kayıra olmuş. İndik aşağı yine sora sora, el yardımı ile bir yere geldik. Biraz bekledik, geçiş açıldı. Bir merdivenler inmiştik, diğer taraftan da yukarı rayların oraya çıktık. Ama nerede duracağımıza dair en ufak bir işaret yok. Bizimki 7.vagon. Eski tren istasyonları daha düzgündü vallahi.

Tam o sırada tren geldi, pardon hızlı tren geldi. Görüntü güzel. Vagon sayılarını takip ettik, bizimki 7 ya, 6’da vagonlar bitti. Haydaaaa... Meğerse 7.vagon sonradan eklenmiş. Onu da en öne eklemişler, aslında 1. vagonmuşuz yani.

İçi falan gayet düzgün. Koltuklar büyük, baba koltuklarına benziyor, ama çok rahat ettiğimi söyleyemeyeceğim. Koltuklarda ekran da var, o iyiydi, ancak seyredecek bir şey bulamadım ben 4 kanal arasında.

Bu arada arkamızda 3 tane AKP’li birileri oturuyorlardı. Bütün yol boyunca iş takibi yaptılar. Bir de bakan aradı, tabii trendeyiz sürekli kesiliyor telefon. Birisinin sınav sonucuna müdahale etmeye çalışıyorlardı sanırım. Bu adamlar öğretim üyesi falandı. Bütün yol boyunca arkamızda AKP seçim bürosu gibi çalışıp bizim kısımda oturan herkesi deli ettiler.

Hız kısmına gelince, ekranlarda sürekli kaç kilometre hızla gittiğimiz yazdığından rahatlıkla takip edebildik. Eskişehir’e yaklaşırken 2 kere 255km’ye çıktı tren. Onun dışında 80-100km civarı gidiyordu. Gerçi Türkiye’de çok da hızlı olmasına gerek yok bence, insanın başına ne gelir belli değil çünkü.

İndikten sonra da nereden çıkacağımıza dair herhangi bir işaret bulamadık, aynı şekilde dönerken de herkes birbirine soruyordu. Bir kaybolmuşluk haliydi ki sormayın. Dönüşte tabii bir de şu handikap vardı; İstanbul’dan binerken trenin ilk durağı olduğu için kısa sürede binmek zorunda değildik. Ancak Eskişehir’de Ankara’dan gelecek olan trene bineceğimiz için çok hızlı olmak zorundaydık. Ki koşmak zorunda kaldık, çünkü yine olmayan 7. Vagonu arıyorduk.

İnerken, pusette bir bebeği, elinde bir çocuğu ve bir de bavulu olan genç bir kadına yardım ettik. Asansörü kapatmışlar, halbuki çalışıyor. Oradaki görevlilere rica minnet açtırdık asansörü. Ancak daha binmeye çalışırken kapıları kapatmaya kalktı asansör. Durduk. Annem, kadın ve çocukları bindi, kapılar kapandı ve gitti asansör... Ben kaldım orada. Neyse geldiler tekrar, bindim. Bu seferde aşağı indik açılmadı.


Yani kısacası, cumhurbaşkanlığı seçimine yetiştirmek üzere kalan küçük tefek işleri tamamlamadan açmışlar. Okyanusu aşıp, çayda boğulmuşlar. 2 haftada değişen bir şey olmuş mudur bilemiyorum. Sinir sisteminiz sağlamsa rahat bir yolculuk yapabilirsiniz :)

25 Ağustos 2014 Pazartesi

DÜĞÜMLERE ÜFLEYEN KADINLAR – ECE TEMELKURAN



Çok çok çok ama çok sevdimmmm...

Öncelikle şimdiye kadar sadece ismine aşinalığım olan Ece Temelkuran hakkında bilgi vermek istiyorum. 1973 İzmir doğumlu ve Hukuk Fakültesi mezunu. Mesleğini yapmayan bir çok Türk gibi o da. 1993 yılında Cumhuriyet gibi baba bir gazetede çalışmaya başlamış. CNN Turk’te muhabirlik yapmış. Bazı kitapları İngilizce’ye, bir tanesi de Arapça’ya çevrilmiş. Kendisi hakkında daha derin bilgi sahibi olmak isteyenler aşağıdaki linki kullanabilir.


Kitap bana bir arkadaşım aracılığıyla geldi. O sıkılmış, okuyamamış. “Ver bir de ben deneyim.” dedim. Neden bilmiyorum, ilk 50 sayfa kadarı bir zor aktı. Ama ondan sonra öyle bir açıldı ki... Hızlı okusam bir türlü, ağırlaşsam başka türlü J

Düğümlere Üfleyen Kadınlar adından da anlaşılacağı gibi bir kadın romanı. Bir yol hikayesi. Bir Thelma & Louise. Kimi yerde masal, kimi yerde destan... Normalde düz anlatım severim ben, çok şiirsel, çok betimlemeli anlatımlar bana fazla edebi ve gereksiz gelir. Ece Temelkuran öyle güzel betimlemeler bulmuş ki, o kadar yakıştımış ki... Bayıldımmm...

4 kadının hikayesi Düğümlere Üfleyen Kadınlar. 3 genç kadın ve bir olgun kadın (Madam Lilla’ya yaşlı demek toto ister valla). Tunuslu Amira, Mısırlı Maryam, kitabı onun gözünden okuduğumuz  ve adını bize hiç bahşetmeyen Türk kadın gazeteci (Ece Temelkuran) ve Madam Lilla...

Tunuslu Amira bu coğrafyada bir yaşayan bir dansöz, çok güzel, çok çocuk ve çok saf. Sevmiş ve sevip de terk edilen her kadın gibi yaralanmış.

Mısırlı Maryam’ın herkesten sakladığı bir sırrı, bir sıkıntısı var. Amira’ya kimi zaman çocuğu gibi bakıyor, kimi zaman bir erkek gibi. İşin aslı kitabın sonuna kadar bunlar yakınlaşacaklar herhalde sonunda diye bekleyip durdum. Maryam’ın öyle bir sahipleniliciliği var Amira’ya karşı.

Ve Madam Lilla, Thirina, Samira veya Esma... Onu nasıl çağırmak isterseniz. Ben Lilla ve Thirina’yı sevdim en çok. Thirina aşk demekmiş bu arada. Çok güzel bir kadınmış gençliğinde. Bu üçlüyü çekirge olarak eğitime alan kadın, bir hayat gurusu. Tüm hareketleri ölçülü, planlı. Seyirciye oynuyor. Ancak seyircinin bu oyunlar karşısında büyülenmekten başka seçeneği yok, öyle güzel oynuyor. Çok aşklar yaşamış. Çok sevilmiş, çok sevişmiş ama bir kere sevmiş. “Aşk yoklukla oynanan bir oyundur. Yokluğunun derinden hissedileceğine ne kadar güven duyuyorsan o kadar iyi bir oyuncu olabilirsin. Tereddüt ettiğin anda düşersin oyundan.” diyen aşk erbabı bu kadın bir kere tereddüt etmiş işte. En tereddüt etmemesi gereken anda, en tereddüt etmemesi gereken kişide. Aşk acısı çekip de yaralanmamış insan var mıdır? Madam Lilla da çok acı çekmiş, ama hiç göstermemiş.

Tesadüfen bir araya gelen bu dört kadın bazı sebeplerle birlikte yola düşerler. Hepsinin yaraları ve korkuları da onlarla birlikte olunca bayağı bir kalabalıklaşırlar tabii... İçlerinde saklı Amazon kadınlarının ortaya çıkması için gereklidir bu yol. Üstelik gittikleri coğrafya da 4 kadını kabul etmeye hazır da değildir pek. Mısır, Tunus, Libya ve Beyrut... İnsanın pek kadın olarak bulunmak isteyeceği yerler değil bence.

Kitaptaki erkekler neredeyse yardımcı oyuncu bile olamamışlar. Konu mankeni olarak kullanılıp atılmışlar bir kenara. En esas kadının en esas sevgilisi olan Jezim bile bir konu mankeni. Madam’ın hikayesine acı kırmızı bir renk katan kenar süsü. Sonu da pek hayırlı olmadı zaten. Ama Thirina’yı üzmenin bedeli ağır olmalı ;)

Bu arada unutulmaması gereken bir nokta var; biz %98’imiz Müslüman’ın diye çok övünmemize rağmen dinle ilişkimiz hep garip bir eksende seyreder. “Oku” diye başlayan bir kitabın mensuplarının bu kadar az okuması gibi mesela... Zaten bir de fobilerimiz var, aslında çok da haksız olmayan... Ama bu kitabın adı Felak suresinin 4. ayetinden alınmış.

Kitapla ilgili daha fazla detay vermek istemiyorum. İçindeki Amazon kadınını uyandırmak isteyen her kadının okuması gerek bence.

Aşağıda kitaptan bazı alıntılar bulacaksınız. Ben çok sevdim, umarım siz de en az benim kadar seversiniz.



Seninle ilgili bir fikre sahip olduğunu sanan o aptallara kulak asma. Ancak sevgisini esirgemeyenlerdir Müslümanlar. Dinin geri kalanı, uzmanların kendi arasındaki sıkıcı mülahazalar.
********
İslami kurallar tatlıcık, kimilerimiz için şapşallığı ve sersemliği düzene koymak için bir yasaklar silsilesi, senin gibi nadide tipler için ise kalpteki iyi olma arzusuna çeki düzen veren bir dizginleme müessesesidir.

********

Sık sık seni delirtmeye çalıştıklarını söylüyorsun. Bir tımarhaneyi kısa bir süreliğine ziyaret ederken aniden “Bunlar beni delirtmeye çalışıyorlar.” Diye öfkelenen bir kadın gibi görünmek zarafetine yakışmıyor. Onlar akıllıca bir söz sarf edebilmeye mezun değilse, bu sana garezlerinden değil. Bu kadarını becerebiliyorlar.

********

Benim gibi, üzerine entariler geçirip sandaletlerinin içine çorap giyenler bu kreasyonla Peygamber’in yolunu bulabileceklerine inanıyorlar. Yeterince garip görünürsek bir gönlümüz olacağına dair bir inancımız var sanırım. Oysa çocuğuyla, sokak kedisiyle, sevgilisiyle, hatta yaban kazlarıyla dertleşmeyi beceremeyenler Allah’ın kelamını nasıl duysun!

********

Aşk, kadınlar yorulunca biter. Kadınlar bir adamı değil, bir mezarlığı terk eder.

********

Aşk yoklukla oynanan bir oyundur. Yokluğunun derinden hissedileceğine ne kadar güven duyuyorsan o kadar iyi bir oyuncu olabilirsin. Tereddüt ettiğin anda düşersin oyundan.

********

İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi.

********

Ben bir kraliçeyim, bir kalpsizin tuzağına düşebilirim ama kendime yenilemem. Savaşı kaybedebilirim ama acıya boyun eğemem. Kendi nefesimle var ettiğim bir ölümlünün hayali önünde diz çökemem. Kendi gözümden düşersem bir daha ayağa kalkamam. Şimdi yürümeliyim. Durursam nefes alamam.

********


Olmaması gereken bir adam olduğu için iç gıcıklayıcıydı. 

21 Ağustos 2014 Perşembe

AKLINDAKİNİ OKUYABİLİRİM – DR. DAVID J. LIEBERMAN


Bir daha asla aldatılmayın, kullanılmayın, yalana kanmayın!

Bu tür kitaplar ortada o kadar çok ki... Hangisinin doğru taktik verdiğini, hangisinin saçmaladığına karar verebilmek çok zor. Ancak kitabın kapağında “Yazarın bu kitabı, FBI, ABD Ordusu ve 25’ten fazla ülkede profesyoneller ve hükümet yetkilileri tarafından kullanılmaktadır.” İbaresini görünce anında atladım tabii ki...

Aslında çok kolay kandırılabilir bir insan olduğumu sanmıyorum. İnsanları oldukça hızlı ve doğru analiz edebiliyorum. Aklındakini o an için okuyamasam da karşımdakini ZARFLAYARAK (risk almadan bilgi almak veya karşısındakinin gerçek duygu ve düşüncelerini öğrenmek için kasıtlı olarak uygun sözler söylemek veya bazı davranışlarda bulunmak) ne düşündüğü hakkında oldukça bilgi sahibi olabilirim.

Tabii bunlar için iyi derecede psikoloji bilmek gerekiyor, insanlar aslında ne derken ne demek istiyorlar’ı görmek istemek gerekiyor. Kitap bununla ilgili çok ciddi bilgiler veriyor. İnsanların neyi neden yaptığını, davranışlarının arkasında neler olabileceğini önünüze koyuyor. Kitaptan aklımda kalan ufak tefek ipuçları vereyim size.

Mesela birini herhangi bir şeyle suçlamadan bir şey sorduğunuzda kendi üzerine alınıp köpürüyorsa muhtemelen suçludur. Çünkü suçsuz olsa o konu ile ilgili size akıl vermeye, yardımcı olmaya çalışır ;)

Bizde güzel bir söz vardır; kişi karşısındakini kendi gibi zannedermiş. Bunu hiç unutmayın. Mesela kız/erkek arkadaşınız veya eşiniz sizi hiç anlamsız şekilde sürekli aldatmakla suçluyorsa biraz araştırmanızda fayda olabilir. Kişinin dünyayı nasıl gördüğü de size nasıl bir insan olduğu hakkında çok bilgi verecektir.

Bugüne kadar kız arkadaşlarıma hep dedim ki “Bir erkekle yemeğe çıktığınızda garsona olan davranışlarına çok dikkat edin. Çünkü ileride, evlendiğinizde size de aynı şekilde davranacaktır.” Kitapta da bu benzer bir şekilde yazıyor.

Unutmayın ki pokerde blöf yapan kişi eli çok güçlüymüş gibi davranır, eli güçlü olan ise kararsızmış gibi gözükür.

Birisinden büyük bir şey isteyecekseniz önce reddedemeyeceği küçük bir şeyle başlayın. Onu kabul ediyorsa diğer isteğinize geçebilirsiniz.

Göz ardı ettiğimiz bir çok küçük ipucu ile karşılaşırız aslında. Bilinçaltımız bizi bir yerlerde uyarmaya çalışır ancak kimi zaman fark edemeyebiliriz. Bu küçük ipuçlarını her zaman aklımızın bir kenarına yazmamız gerekiyor aslında. Ve kendi isteklerimiz nedeniyle insanların tepkilerini yanlış anlamaktan uzaklaşarak objektif bir değerlendirme yapmak işin çok büyük bir kısmını çözer.

Netice olarak, eğer insanları çözmek istiyorsanız, insan psikolojisinin çok derinliklerine dalmadan daha kestirmeden bu işi halledeyim diyorsanız, kazık yemek veya kandırılmak istemiyorsanız bu kitabı en az bir kere okumakta çok ciddi fayda var. Bir de tabii ki bu işler kitabı bir kere okumanız sizi bu konuda bir profesyonel haline getirmeyecek. Kitabı dönem dönem tekrar okumanız, el altında bulundurmanız, kimi taktikleri ailenizin ve arkadaşlarınızın üzerinde denemeniz gerekecek. Bence en unutulmaması gereken şu, insanlar her zaman yalan söyleyebilir ;) 

14 Ağustos 2014 Perşembe

ŞEYTANIN SAĞ ELİ - JOHN SAUL



Bu kitap o kadar uzun zamandır evde ki... Ne zaman aldığımı bile hatırlamıyorum. Ama daha da kötüsü okuyup okumadığımı da hatırlamıyordum. Ehh, normaldir... Haftada 1 kitap bitiriyorum genelde. Bu da senede 52 kitap demektir. Hepsini hatırlayabilmem mümkün değil.

Sonunda kitabı yeniden okumaya başladım. Bir yere kadar okuyup oradan sonra bırakmışım. Hayaletli, lanetli ev hikayelerini sevenler için iyi bir hikaye ile karşılaştığımı söyleyebilirim. 

Öncelikle John Saul hakkında kısaca bilgi vereyim. Yazarın resmini gördüğünüz zaman tanıdığınız ama adını hiç bir zaman bilmediğiniz Amerikalı oyunculardan biriyle karşı karşıya kaldığınızı sanıyorsunuz. 1942 doğumlu korku kitapları yazarı NewYork Times Best Seller'ın gediklilerinden. 60 milyondan fazla basılı kitabı var. Gay olduğunu saklamıyor ve 32 senelik bir hayat arkadaşı var. Bu kitabı ise 1999 senesinde yazmış. Filme çevrilmiştir diye düşündüm ben ancak öyle bir bilgiye denk gelmedim. 

Ted ve Janet ikiz çocukları Kim ve Jared ile birlikte yaşamaktadırlar. Ted bir alkoliktir ve Janet'in artık bu yükü taşıyabilecek gücü kalmamıştır. Kendi ayakları üzerinde durup duramayacağını tarttığı günlerden birinde Ted yine eve sarhoş ve işten kovulmuş olarak gelir. 

Bu sırada Ted'in halasından St. Albans'da Victoria tarzı bir malikane ve yüklü bir para miras kalır. 

Janet kocasının son bir şansı hak ettiğini düşünerek taşınmaya karar verir. Ted bu güzel ancak bakımsız, üzerinde ne olduğu belirsiz bir karanlık taşıyan bu evi otele çevirmek ister. 

Küçük bir kasabaya yeni taşınan insanlar olmak zaten zorken, bu kasabada bir çok karanlık olaya sebep olmuş bir aileye mensup birileri olarak geri dönmek daha da zordur. Neredeyse tüm kasaba onlara karşıdır. 

Ted taşınmalarından çok kısa bir süre sonra evdeki bütün içkileri dökerek olması gerektiği gibi bir kocaya ve babaya dönüşür. Ama bu arada oğulları da dönüşmektedir. İkizi Kim ile aralarındaki birbirini hissedebilme olayı bile neredeyse ortadan kalkmıştır. 

Ve daha sonra ev onları garip şekillerde etkilemeye başlar. 

Kara büyü olarak da bilinen vodoo büyüleri, lanetler, şeytan, kazalar ve ölümler, rahipler, akıl hastanesi, geçmişten kalan bir aile günlüğü, Cadılar Bayramı... Aslında korku gerilime ait neredeyse her şey var bu kitapta.

Ama bu tür ev hikayelerini çok seven birisi olarak çok daha iyilerini okuduğumu belirtmek isterim. Sanki biraz Stephen King'in The Shining'inden esinlenilmiş gibi geldi. Ortada yine bir otel mevzusu var. Ama pek yanından geçemez. Tabii bir de Jack Nicholson'ın hafızalarımıza kazıdığı oyunculuğu ile Şeytanın Sağ Eli şansını oldukça kaybediyor. 

Okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz. Fena değil ancak iyi de değil. İlk 100 sayfa oldukça zorlayıcı. Orayı atlatırsanız gerisi daha kolay geliyor. 

6 Ağustos 2014 Çarşamba

İÇİNDE YAŞADIĞIM DERİ – THE SKIN I LIVE IN



Uzun zamandır pek film izlemiyorum, izleyemiyorum. Neden? Çünkü daha isminden sonu belli olan filmleri sevmiyorum. Bilmem Ne Fırtına, Canavar Timsahlar vs gibi... Bütün dünya büyük bir X tehdidi ile karşı karşıyadır, birileri (%99 Amerikalılar) insanlığı kurtarmak üzere çalışır, çabalar veeee mutlu sooonnnn... Çok bilim kurgu da sarmıyor beni, gerçek olması mümkün olmayan şeyler... Korku filmi çok severim. Ama orada da artık o kadar çok teknoloji kullanıyorlar ki bütün heyecanı kaçıyor. Ama neyse ki son yıllarda Türk korku filmlerini oldukça başarılı buluyorum.

Seyredeceğim film beni şaşırtmalı, söylenmemiş, tahmin edilemez bir şeyler söylemeli.

İçinde Yaşadığım Ten’i aslında geçen sene seyretmeye niyetlenmiştim ancak ilk beş dakikasından sonra bir şeyler oldu ve o gün seyredemedim. Sonra da unuttum.

Ne büyük hata yapmışımmmm...

Geçen akşam seyrettim sonunda. Şaşırdım, etkilendim, hatta şoke oldum.
Filmin bir bütünlüğü var ancak flash back’lerle, hangi zamanda olduğunu sana biraz unutturarak kurgulanmış. Cinsellik rahatça kullanılmış. Avrupa filmlerine özgü hafif bir karanlık ve garip aile ilişkileri hikayeyi sarmış. Ancak ilk on dakikadan sonra hiç sıkılmadan izleniyor.

IMBD notu 7,6 ancak bence çok daha fazlasını hak ediyor. (  http://www.imdb.com/title/tt1189073/ )
Öncelikle size fragmanının linkini vereyim;  http://www.youtube.com/watch?v=EolQSTTTpI4  

Eğer seyretmeyi düşünüyorsanız yazının bundan sonrasını okumayın çünkü şimdi seyretmeyecek olanlar için filmi anlatmaya başlıyorum, sonu dahil :)

Bir araba kazasında yanarak ölmekten son anda kurtulan eşini yanıklardan oluşan görüntüden kurtarmak için yeni bir deri yaratmak üzerine çalışmalar yapan estetik cerrahı Dr Robert Ledgard (Antonio Banderas) on iki yıl boyunca evindeki laboratuvarında çalışmaya devam eder ve domuz-insan kanı karışımıyla elde ettiği bir deri üretir. Ancak bilim dünyası insanoğlu hariç herşeyin dna’sı ile oynamakta ancak etik olarak insanınki ile oynanmasına karşı çıkmaktadır.

Doktor evinde bazı hastalara bakmakta ve gizli ameliyatlar da yapar. Senelerdir kendisi ile birlikte çalışan Marilla adında bir kadın var. Bu kadının oğlu şehirdeki bir festival nedeniyle kaplan kılığında eve gelir. Annesi içeri almak istemez, çünkü oğlu manyağın tekidir ve aranmaktadır. Ancak adam yine de içeri girer ve izleme ekranlarından evde bakılan hastalardan Vera’yı görür. Vera çok güzel bir kadın bu arada. Annesini esir alıp, Vera’ya tecevüz ederken doktor gelip adamı öldürür ve cesedi yok eder.

Marilla hikayeyi Vera’ya anlatır. Aslında Doktor ve manyak oğlu kardeştir. Marilla hizmetçilik yaptığı evin beyinden doktor olan oğlunu doğurur, aile çocuğu kadının elinden alır ancak bakıcısı olarak yanında kalmasına izin verir. Diğer oğlu ise öylesine bir ilişkiden dünyaya gelir ve çoğu zamanını annesinden uzakta geçirir. Seneler sonra bir araya geldiklerinde doktorun eşi bu manyak adamla ilişki yaşamaya başlar. Birlikte kaçmaya karar verirler. Ancak bu sırada bir kaza geçirirler ve kadın feci şekilde yanar.

Doktor eşine olan sevgisinden herşeyi içine gömer ve kadını iyileştirmek için çalışmalar yapar. Evdeki bütün aynaları kaldırırlar. Ancak karısı bir gün pencerenin camında kendi yansımasını görür ve camdan atlayarak intihar eder. Küçük kızları da buna şahit olur ve psikolojisi bozulur.

Daha sonra doktor kızıyla bir partiye katılıyor. Orada kızı Vicente isimli bir gençten hoşlanıyor ve birlikte bahçeye çıkıyorlar. Vicente uyuşturucu hapların etkisindeyken kızla bahçede biraz sevişiyorlar. Ancak kız vazgeçiyor, bağırmaya çalışırken çocuk kıza bir tokat atıyor, kız bayılınca da kaçıyor. Ancak kaçarken doktor onu görüyor.

Evdeki hasta kadın ise doktora ilgili davranır ama tam bir karşılık görememesine rağmen doktorun kameralardan kendisini izlediğini bilir.
Bu arada doktorun kızı yaşamış olduğu bu taciz olayını atlatamaz ve annesi gibi intihar edince doktor Vicente’yi kaçırır ve sığınak gibi bir yerde tutar. İşkence yapmaz ama gitmesine de izin vermez. Derken Vicente’yi ameliyat masasına yatırır ve Vicente kalktığında erkek değil, vajinası olan bir kadındır artık.

Olay flashback’lerle geliştiği için her şey tam yerli yerine oturmuyor bir türlü diye düşünürken anlıyoruz ki evdeki hasta kadın aslında Vicente.
Sonunda doktorla da birlikte olur ancak onu ve annesini öldürerek kaçar ve eski hayatına geri döner, ne kadar kendisi olabilecekse...

Filmin karışık yapısı olayların oldukça geç çözülmesine sebep oluyor ancak çok daha etkileyici bir hale getirmiş tabii ki. Evdeki kadının Vicente olduğunu anlamak çok büyük bir şoktu. İntikam soğuk yenen bir yemektir lafını severim ancak sanırım şunu da unutmamak lazım her intikam sonunda dönüp sahibini bir şekilde vuruyor sanırım. Yine de seyrettiğim en garip, şoke edici ve etkileyici filmlerden biriydi.


Almodovar’ın diğer filmlerini de seyredeceğim. Bu kadar şoke edici olan olursa haberiniz olur :)

3 Ağustos 2014 Pazar

CARİYENİN KIZI MİHRİMAH - DEMET ALTINYELEKLİOĞLU



Daha önce Lamia kitabı ile Demet Altınyeleklioğlu'ndan kısacık bahsetmiştim. ( http://ipeksi-kitaplarveseyler.blogspot.com.tr/2013/04/lamia.html ) Bu okuduğum dördüncü veya beşinci kitabı yazarın. Kolay ve akıcı yazımı, özellikle tarihi ortamları o dönemdeymiş gibi yaşatması, karakterlerin ruhsal durumlarını çok iyi yansıtması, yazdığı tuğla kalınlığındaki kitapların su gibi okunmasını sağlıyor. Mihrimah 763 sayfa ve sadece beş günde bitirdim :)

Demet Altınyeleklioğlu'nu ilk Boleyn Kızı serisinin çevirisi ile tanımıştım. Kurgu yerine tarihi roman okumak artık çok daha keyifli geliyor bana. Ancak detaylarda boğulmamak veya çok ders verir gibi anlatmamak şartıyla tabii.

Demet Altınyeleklioğlu ile ilgili daha detaylı bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Demet_Alt%C4%B1nyeleklio%C4%9Flu 

Mihrimah'a gelirsek, öncelikle kitabın kapağından başlamak istiyorum. Peri kızı gibi tasvir edilen Mihrimah'ın kapaktaki karşılığı korku filmlerinden kaçmış bir zombi. Ben Muhteşem Yüzyıl'daki Mihrimah'ı düşünerek okumayı tercih ettim, mümkün olduğu kadar kapağa bakmadım. 

Mihrimah dünyanın en güçlü liderlerinden biri olan Kanuni Sultan Süleyman ve yine inanılmaz güçlü, perde arkasında iktidarı elinde tutan, çok zeki bir kadının, Hürrem Sultan'ın kızı. 

Bu kadar güçlü iki karakterin arasında insan ya ezilir yada en az onlar kadar güçlü olmayı öğrenir. Mihrimah da annesi kadar zeki ve güçlü oluyor, hatta kimi zaman görüyoruz ki boynuz kulağı geçiyor. 

Annesinin ezber bozan tutumu Mihrimah'ı da o güne kadar ki sultanlardan daha farklı bir noktaya getiriyor. Osmanlı'da pek bir değeri olmayan kız evlatlar gibi olmuyor Mihrimah. Tatlı dili, güleryüzü ile babası Sultan Süleyman'ın güneşi ve ayı haline geliyor. Annesi ile ters düştüğü durumlar olmasına rağmen bir süre sonra yersiz sandığı annesinin korkularının ne kadar gerçek olduğunu görüyor ve en büyük destekçisi ve dava arkadaşı oluyor.

Osmanlı'da haremdeki kadınlarla ilgili hiç bir evrak tutulmamış olması yazılanların ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğu ile ilgili net bilgilere ulaşabilmemizi engelliyor. Bırakın cariyeleri, çalışanları, sultanlar ile ilgili bile doğru düzgün bir şey yok. Ancak ben bu tarihi roman yazanların kitaplarının sonuna aslında yola çıktıkları ve doğru olan asıl kılavuz çizgilerini paylaşmalarını isterim. Hangi noktaların kesinlikle doğru olduğunu belirtmeleri yeterli olacaktır bence. 

Mihrimah 2 büyük aşk yaşıyor, bir de annesinin planları doğrultusunda kendilerinin tetikçisi olacak, aslında hiç bir şey olmayan bir adamla, Rüstem Paşa ile evlilik. İlk aşkı Barbaros Hayrettin Paşa'nın kadırgalarında gördüğü "baldırı çıplak" ama yakışıklı bir denizci. Diğeri ise saraydan kaçtığı bir gece Ayasofya'da karşılaştığı, kendinden yaşça çok büyük olan Mimar Sinan.

Denizci ile olan aşkı, bugünün aşkları gibi düşünmeyin tabii, birbirlerini toplam gördükleri süre belki beş dakikayı bile bulmamıştır. Mihrimah onu düşünmekten vazgeçemese bile yapabileceği hiç bir şey yoktur. Bu aşk sanıyorum ki kurmaca. Ancak Mimar Sinan ile olan durum çok daha farklı. Bir kaç yerde daha karşılaştım bu bilgi ile. Gençliğinde bu durumu hiç anlamamış Mihrimah ancak daha fazla detaya girip kitabı okumamış olanların keyfini kaçırmak istemem. 


Bunun dışında kitap bence kadınlar tarafından bir kişisel gelişim kitabı olarak da okunmalı. Sıradan bir kadının dünyayı yöneten, önünde diz çöktüren, bir buyruğu ile kelleler uçuran, önünde titrenen bir adamı nasıl yönetebildiğini görmek lazım. O kadar ince bir ip üzerinde yürümek ki bu, dengeyi kaybettiğin anda bunu hayatınla ödeyeceksin. Ancak Hürrem saltanatı boyunca bu dengeyi neredeyse hep korumayı bilmiş. Kendi fikirlerini o kadar güzel Padişah'ın fikirleriymiş gibi sunmuş veya Mihrimah'a sundurmuş ki koca Sultan Süleyman bile fark edememiş. 

Haa, kötü mü olmuş derseniz... 

Bir de bu açıdan bakıp öyle değerlendirin;

Saray hayatı tüm debdebesine ve ihtişamına rağmen çok zor. Her an ölümle burun burunasın. Padişah veya kral dahi olsan. Herkes tahtın peşinde. Tahtı ele geçiren kendisinin ve ailesinin hayatını güvenceye almak için erkek kardeşlerini yok etmekte tamamen serbest, hatta yasal olarak bunu yapması gerekiyor. Boleyn Kızı İngiltere Kralı VIII. Henry'i anlatır. İngiltere'de durum bence çok daha kötü, çünkü bir de kuzenler de taht için her an devreye girebilir durumda. Gerçi bizimkiler bu riskin önüne tüm kardeşleri öldürerek, ortada kuzen falan bırakmayarak geçmişler. Bizde asıl olan en büyük erkek çocuğun tahta geçmesi, kızların hiç şansı yok. Kadının gerçekten adı yok Osmanlı'da. İngiltere ise tarih boyunca defalarca kadınlar tarafından yönetilmiş. Şu anda da Kraliçe Elizabeth var hala. En güçlü para birimine sahipler. Aslında kadınlar yönetseymiş ülkeleri bence çok daha iyi olurmuş, işte kanıtı İngiltere. 

Konuya geri dönecek olursak, aslında Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra Mahidevran'dan olan oğlu Şehzade Mustafa'nın tahta geçmesi gerekiyordu. Herkes tarafından çok sevilen ve okuduklarımdan anladığım kadarıyla tahtı gerçekten hak eden de Mustafa'ymış. Ancak Hürrem Sultan Süleyman'a 6 çocuk verir ve Şehzade Mustafa'nın padişah olması demek hepsinin sonu demek olacağından canını dişine takar, can almayı göze alır. Şehzade Mustafa babası tarafından boğdurulur. Böylece taht sırası Hürrem'in çocuklarına geçer. Ancak onun çocukları arasında en padişah olmaması gereken Şehzade Selim padişah olur. Ve belki de Osmanlı'nın kaderi orada değişir. Eğer ki kadınlar padişah olabiliyor olsaydı Mihrimah sanırım Selim'i elli kere sollardı. 

Yani benim fikrim o ki; Hürrem kendisini ve ailesini, çocuklarını kurtarmış ancak Osmanlı'yı sona doğru sürükleyen yolu açmıştır.

Son olarak Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultan için yaptığı Mihrimah Sultan Camiisini paylaşmak istiyorum.

Mihrimah Sultan Külliyesi ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Mihrimah_Sultan_K%C3%BClliyesi_(%C3%9Csk%C3%BCdar) ) 


Mihrimah Sultan için yapılan çeşme (Dilruba Çeşmesi);



Mimar Sinan'ın tüm eserleri ile ilgili bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mimar_Sinan'%C4%B1n_eserleri_listesi

Mihrimah Sultan ve Mimar Sinan arasındaki aşk ile ilgili bir haber;

http://galeri.haberturk.com/yasam/galeri/424799-mihrimah-sultan-camiinde-gizlenen-buyuk-sir 

Ve son olarak Mihrimah Sultan hakkında bilgi;

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mihrimah_Sultan