Arkadaşımın
hiç beğenmediğini söyleyerek bana verdiği kitap. Yazarın adı Asude. Başta bir
dikkatimi çekti ama sonra unuttum. Kitap bir kaç ay dolapta sıra bekledi
okunmak için ve sonunda elime aldım. Bir kaç sayfa okuduktan sonra kitabın
arkasındaki yazar ile ilgili bilgiyi gördüğümde ise çok şaşırdım. Kitabın
kahramanları Evelyn Rosa Drummond ve Harewood Dükü Julian Benedict Wharton’ken
kitabın yazarı gayet bizden birisiydi.
Öncelikle
şunu söylemeliyim ki yabancı yazarlardan bu tür romanları çok okumuş birisi
olarak hiç bir eksiğini fark etmedim. Biraz fazlası var ancak sanki. Biraz daha
kısa olabilirmiş.
Hikaye
aslında çok klasik bir aşk hikayesi. Kadınla erkek tanışırlar, bir takım
olaylar neticesinde tam “hah oldu bu iş” dediğimiz noktada korkunç bir yanlış
anlaşılma sonucu ayrılırlar ve netice elbette mutlu son. Tüm aşk romanları
mutlu sonla biter zaten, çünkü mutlu aşkın anlatılacak bir yanı bulunamamıştır J Şimdikiler belki pek bilmezler ama
biz Barbara Cartland romanları ve Beyaz Diziler ile büyüdük. Olaylar, kişiler
değişebilir ama akış hep aynıdır, eski Türk filmleri gibi.
Asude
karakterleri çok başarılı bir şekilde oturtmuş. Rosa’nın masumiyeti, gerçek
aşkı hissettiği andaki teslimiyetçiliği, herşeye rağmen başkaldırmaktan
çekinmemesi, sevecenliği ve gittiği yere huzur getirmesi gibi. Diğer taraftan
Julian röportajında anlattığı gibi sadece Asude’nin hayallerini süsleyecek
değil, hepimizin hayal dünyasını gökkuşağına çevirecek bir adam. Yakışıklı,
iri, kuvvetli, zengin. Ama tabii okurken aklıma şunlar geldi, ne yazık ki hiç
bir aşk romanı çirkinleri, güçsüzleri konu almaz. Sanki çirkinsen sevmeye
hakkın olamazmış gibi. Tabii bu arada biz kadınların ne kadar Hindu ruhlu
olduğunu da görüyoruz, öküze tapmaya ne kadar meraklıyız J Aşağılandıkça sevgimiz artar,
karşımızdaki adam bize inanmadıkça daha da çok kapılıp gideriz. Tabii bu arada
kendi geçmişlerine hiç bakmadan kadınları nasıl iffetsizlikle, namussuzlukla
yargılayabildikleri de inanılmazdır. Gerçi bu tarih boyunca hep böyle olmuş
sanırım. Özellikle ataerkil sisteme geçildikten sonra. Erkek cinsel gücüyle
övünmeye bayılırken, bunda hiç bir sıkıntı, hiç bir namussuzluk görmezken
cinsel yönden güçlü kadınlar bugün bile nelerle suçlanıyorlar hepimiz
biliyoruz. Ki bunun bence tek bir sebebi var, erkeğin kadının bitmek
bilmeyebilecek cinsel gücü karşısındaki ezikliği. Şöyle düşünün bir kadın isterse
bir günde yüz erkekle bile birlikte olabilir, herhangi bir performans sorunu
yaşamaz. Ama erkeğin ne tür performans sorunları yaşayabileceğini hepimiz
biliyoruz. O yüzden kadınlar için genelev yok mesela J
Bu
arada tekrar yazarımız Asude’ye dönmek istiyorum. Kitapta isimlerin de yabancı
olmasıyla bir yabancı yazardan hiç bir farkı olmadan yazmış. Başta da
belirttiğim gibi biraz daha kısa yazabilirmiş aslında. Kitap 462 sayfa. Ama 350
– 400 civarında toparlayabilirmiş. Gerçi Gri’nin Elli Tonu’nu okuduktan sonra
Asude’yi yemin ederim öpüp başıma koyarım J En
sevdiğim arkadaşım hediye etti diye 3 kitabı da okudum (ki kendisi bitirmedi
kitapları). Sürekli tekrar eden “Dudaklarımı ısırdım. Dudaklarını ısırma dedi.
Elini saçlarının arasından geçirdi. Ellerimi dizlerime koydum.” gibi cümleleri
atarsak 3kitap yerine 1.5 kitapta biterdi iş. Çok fazla detaylara girmese de
tahrik edici, cesur cinsellik dolu bölümler de vardı.
Bu
arada tabii bir merak sardı beni, Asude’yi araştırmak istedim. 1986 doğumlu
Asude sosyal medeyada romanlar yazmış. Daha da ilginç olanı başörtülü olması
geldi bana. Birbirimizi ne gereksiz sınıflandırmalara soktuğumuzu düşündüm.
Sezen Aksu’ya hak verdim, Beni Kategorize Etme dediği için. Ve gördüm ki aslında
kadın olarak hepimiz ne kadar birbirimize benziyoruz. Kendisini çok tebrik
ediyorum.
Aşağıda
Asude ile yapılmış bir röportajın linki var.

