23 Temmuz 2013 Salı

CEHENNEM



Dan Brown roman yazmanın şifresini çok iyi çözmüş bir yazar. Şifrelere olan merakını bizim önümüze de dökerek hepimizi birer bulmaca meraklısı haline getirdi. İlk kitabı Dijital Kale’yi (1998), ikinci kitabı Melekler ve Şeytanlar (2000) ve üçüncü kitabı İhanet Noktası’nı (2001)bizler Da Vinci şifresinden sonra keşfettik. Hatta İhanet Noktası’nı ben az önce öğrendim desem J Kaçırmışım bu kitabı. Daha sonraki kitapları ise sırasıyla Da Vinci Şifresi (2003), Kayıp Sembol (2009) ve son olarak da Cehennem (2013) kitabı yayınlandı. Yazar ile ilgili pek bilmediğimiz nokta ise bir kaç albümünün de olması. İki tane çocuk şarkıları albümünün yanı sıra Melekler ve Şeytanlar kitabı ile aynı adı taşıyan bir albümü de dahil olmak üzere toplam 5 albümü var.

Dijital Kale ve İhanet Noktası daha teknolojik romanlar olmasına rağmen Da Vinci Şifresi ve sonrası bizleri tarih, din, macera ve aksiyonun çok orantılı bir karışımı ile karşı karşıya bırakıyor. Cinsellik ise neredeyse hiç yok bu kitaplarda. Belki hafif bir platonik hoşlanma. Bir de Cehennem’i okurken Google’ın başında olmam gerekiyor gibi hissettim. Çünkü kitap o kadar fazla sanat eserinden ve şarkılardan bahsediyor ki aslında bence kitapla birlikte bir de cd verselermiş çok iyi olurmuş. Kimi resimleri belki biliyoruz ama onları tam olarak gözümüzün önünde canlandırmak ve tüm konuya hakim olabilmek için anca bir sanat tarihçisi olmak lazım.

Ayrıca bilmediğimiz bir nokta da; Brown'ın Cehennem romanı için Tapınakçı Cehennemi: İsyanın Şövalyeleri ve Haziran 2013'te basılan Cehennem Deşifre Edildi isimli iki yardımcı kitabı var. Bunlar benim gördüğüm kadarıyla Türkçe’ye çevrilmemiş, en azından henüz. (wikipedia)

Harvard Üniversitesi Simgebilim profesörü Robert Langdon artık neredeyse ailemizden biri gibi oldu. Okurken muhtemelen sizin de gözünüzün önünde Tom Hanks beliriyordur. Konusuna en ince detaylarına kadar hakim, cool bir duruşa sahip, sempatik bir adam. Başı pek beladan kurtulmuyor ama o her seferinde beladan kurtulmayı zor da olsa, hem de olayı çözerek başarabiliyor.

Robert Langdon’ın bu seferki yol arkadaşı başından vurulmuş halde hastanede uyandığı hastanede tanıştığı Dr. Sienna Brooks. Sienna kendi ile ilgili gerçekleri saklamak isterken aynı zamanda Langdon’a tüm macera boyunca yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. İleri derecede zeki olan bu kadın aynı zamanda onları sıkıntılı durumlardan kurtaracak rol yapma yeteneğine de sahip.

Kitap 3 ayrı şehirde geçiyor; Floransa, Sienna ve İstanbul. İşin içinde İstanbul olması kitabın hepimizin gönlünü kazanması için ayrı bir artı puan veriyor tabii ki. Özellikle son bölümde İstanbul’a geldikleri için çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Umarım çekilecek olan filmde sahneler gerçekten İstanbul’da çekilir ve tüm dünyaya ne kadar güzel bir şehirde yaşadığımızı bir kez daha gösterme fırsatı bulabiliriz. İstanbul’da geçtiğini duyduğumda biraz korkmadım da değil aslında, çünkü nasıl tasvir edildiğimizi çok merak ettim. Ama bence gayet başarılı bir betimleme olmuş, anlattığı yerleri iyi bilen birisi olarak gözümde canlandırmam hiç zor olmadı.

Dünya Sağlık Örgütü, kendini kimden saklamaya çalıştığını son dakikaya kadar anlayamadığımız, insanlığı kurtarmaya çalışan ama ne zarar vereceği tahmin edilemeyen çılgın bir bilim adamı, bitmeyen bir kovalamaca, Robert Langdon’ın kayıp hafızası ve ne olduğunu çözemediği hayalleri, hemen yanında onunla birlikte seyahat eden kişinin yalanları, müzelerde, inanılmaz sanat eserleriyle çevrelenmiş bir atmosfer, Langdon’ı öldürmeye çalışan Amerikalılar... Aradığınızdan çok daha fazlasını bulacaksınız bu kitapta. Bitirmek için acele edeceksiniz ama benim size tavsiyem elinizin altından Google’ı eksik etmeyin ve benim yapamadığımı siz yapın, tüm tabloları görerek ve müzikleri dinleyerek ilerleyin. Eminim çok daha keyifli olacaktır. Ayrıca her kitaptan öğrendiğim bir çok şey oluyor benim. Mesela Göksel Gülensoy isimli bir belgesel yapımcımız varmış ve Ayasofya’nın altıda isimli bir belgesel çekmiş. Bir dalgıç ekibi ile birlikte Ayasofya’nın metrelerce altına dalarak havzalar bulmuşlar. Göksel Gülensoy Dan Brown belgeseli izlerse buradan bir kitap daha çıkarabilir diyecek kadar Ayasofya’nın altını ilginç bulmuş. Belgesele aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz;

http://www.beneaththehagiasophia.com/

Tabii Dan Brown taa Amerikalar’dan bizim bir belgeselcimizi ve çektiği filmi biliyorken, bizim (en azından benim) bu konuda hiç bir fikrimizin olmaması ne kadar kötü diye düşünmeden de geçemedim.
Yine benim bilmediğim bir bilgi daha; Disney World’deki Cinderella şatosunun Sultanahmet Camii’nden esinlenerek yapıldığını biliyor musunuz mesela?

Kitapta Robert Landon’ın İslam Dünyasındaki Hristiyan Sembolleri isimli bir kitap yazdığından bahsediliyor. Biraz araştırdım ama böyle bir kitap bulamadım tabii ki. Ancak Dan Brown’ın dinler ve tarih hakkındaki bilgisini göz önünde bulundurduğumda bunun çok araştırmaya değer bir konu olduğunu düşünüyorum. Aslında tüm dinler benzer ortak özelliklerin yanı sıra benzer ritüellere de sahipler. Müslümanlık dünyaya gelen en son hak din olduğundan kendinden önce gelmiş bütün dinlerden izler taşıyor. Bir çoğumuz denk gelmişizdir yeni tip başörtülerinin aslında rahibelerden esinlenildiğine dair yazılara veya Şamanizm’den kalma ritüellere sahip olduğumuza dair bilgilere. Bu konuyu daha derince araştırarak sizlerle paylaşmayı planlıyorum. Ama oldukça uzun bir zaman alacaktır diye tahmin ediyorum.

19 Temmuz 2013 Cuma

OLAĞAN PSİKOPATLAR


Beni takip eden arkadaşlar bilirler psikolojiye ve beyine olan ilgimi. Psikopatlar da bu konunun en üst noktası bence. O yüzden bu kitabı gördüğümde acilen almam gerektiğini düşündüm.

Yazarımız 1967 doğumlu Kevin Dutton Oxford Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olarak görev yapmakta. Kitabın yazım şeklinden ve sonrasında sitesini incelediğimde oldukça eğlenceli bir insan olduğuna karar verdim. Takip etmekte fayda var sanıyorum :)

Gelelim kitaba. Kapakta "ermişler, casuslar ve seri katillerden hayat dersleri" yazıyor ve insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor "Casuslar ve seri katiller tamam da ermişlerin ne alakası olabilir ki psikopatlıkla?". Halbuki var. Hatta aslında sandığımızdan çok mesleğin psikopatlıkla alakası var. Ve hatta, hepimiz aslında biraz psikopatız. Ancak bu tür dürtülerimizi engelleyebiliyor veya daha olumlu bir şekilde kullanabileceğimiz alanlara kanalize edebiliyoruz. Kendi psikopatlık testinizi almak isterseniz http://www.wisdomofpsychopaths.com/ adresini kullabilirsiniz. Ben testi yaptım, 33 üzerinden 21 aldım, gerisini siz düşünün :)

Bu tür kitapların en güzel tarafı hem çok ilginç araştırmalar hakkında bilgi alıyor, hem kendini ve beynini daha iyi tanır hale geliyorsun. Haliyle etrafındakilere bakarken de daha net anlayıp, analiz edebiliyorsun. Mesela CEO'ların ve yöneticilerin aslında psikopatlara çok yakın özellikler sergilediğini biliyor musunuz? Psikopatların sırf yürüyüşlerine bakarak daha önce saldırıya uğramış kurbanları seçebildiğini biliyor muydunuz? Bu iki bilgiyi bir araya getirdiğinizde ise iş hayatınızda kullanabileceğiniz bir bilgi elde ediyorsunuz, psikopat yöneticinize zayıf olduğunuzu hissettirdiğiniz zaman sizi kurban yerine koymakta bir an bile tereddüt etmeyecektir.

Psikopatlar bence kesinlikle ayrı bir yazının konusu olmalı. bu kitaptan edindiğim bilgileri sizlerle paylaşacağım en yakın zamanda. Bu kitabı kaçırmayın demem lazım ama.

Son bir not; başarı genelde takınılan aydınlık yüzle olduğu kadar acımasız ve karanlık yüzle birlikte geliyor(muş).

18 Temmuz 2013 Perşembe

OTOPSİ

Keith Ablow'un okuduğum ilk kitabı Otopsi. Ama beni benden aldı götürdü.

Öncelikle yazar hakkında biraz bilgi vereyim. 1961 doğumlu Keith Ablow, "insan ruhunda otopsi yapabilen bir psikiyatrist" yazısı ile sunduğu Otopsi kitabını bu kadar derinlikli ve ruhunuza işleyebilecek şekilde yazabilmesinin bir sebebi var; o bir psikiyatrist. Yazarın diğer kitapları İntahar ve Cinayet, Psikopat, Dürtü, İzdüşüm, İnkar, ve Mimar'dır.

Otopsi gerçekten psikolojik bir derinliğe sahip. Keith Ablow sanıyorum ki çok iyi bir psikiyatristmiş. Konu; kitabın başında sadece 2 sayfada canlı görebildiğimiz dahi bilim adamı John Snow'un katilini bulmaya çalışmak. Epilepsinin nadir bir türüne yakalanmış olan John Snow kendine göre büyük bir kusur olan bu epilepsiden kurtulmak için belki de her şeyi, ailesini ve çocuklarını bile unutmasına sebep olabilecek bir ameliyatı olmaya karar vermiştir. Ameliyattan bir kaç saat önce intihar mı cinayet mi olduğuna çok karar verilemeyen bir ölüm neticesinde John Snow bu dünyadan göçer. Polisler olayı tek başlarına çözemeyeceklerini düşünerek psikiyatrist Frank Clevenger'ı soruşturmaya dahil ederler.



Süpriz gelişmeler, mikroskop altına alınan eş, dost ve iş çevresinin yanı sıra metresi ve bu kişilere ilişkin psikanalizler... Hepsi gayet dozunda. Neyi öğreneceksiniz bu heyecanlı kitaptan, kısa kısa beni etkileyen kısımlarını aşağıda maddeler halinde bulabilirsiniz.

- Eğer bencil biriyle (a) seneler geçiren birisini (b) tanıyorsanız; bilin ki b psikolojik olarak daha derin bir ilişkiye hazır olmadığından bu ilişki ile mutludur.

- Aşk eşi : Yapılan bir araştırma ile birinci ve ikinci sınıflardaki bin kişi kadar kız ve erkek çocuklara karşı cinsten birilerinin resimlerini göstermişler ve hangisini daha hoş/şirin bulduklarına ve neden olduğuna dair sorular sormuşlar. Bütün bilgiler bir veri tabanına kaydedilmiş. Bu kişiler 30 yıl boyunca takip edilmiş. Yedi sekiz yaşlarındaki beğenilerin aradan geçen 30 yılda pek değişmediği ortaya çıkmış. Çarpık gülümseyişli oğlanı beğenen küçük kızın aynı şekilde gülümseyen bir adamla evlendiğini görmüşler. Bazıları ise aradıklarını hiç bulamamışlar ve ilişkileriyle hiç mutlu olamamışlar.

- Ergen psikolojisi, aynı evin içindeki çocuklarımızı nasıl yaraladığımız, kimi zaman göz bebeğimiz olana bile istemeden nasıl psikolojik yaralar açabileceğimiz, Oedipus kompleksinin ne kadar zor olabileceğini göreceksiniz.

- Eğer hayatınızda kendinizi kurtaramadığınız sorunlar yaşıyorsanız bu kitap sizi ciddi bir düşünmeye, kendi içinizde uzun bir yolculuğa itebilir. İstemediğiniz durumlardan kurtulmak için her şeyi unutma şansınız olsa... Her şey sıfırlanacak olsa... Birincisi, bu göze alınabilir mi? İkincisi, özellikle ailesi, çocukları ve eşi olanlar için bu bir hak mıdır, değil midir?

4 Temmuz 2013 Perşembe

Kırk7

Kırk7 



Ertuğrul Özkök'ün yeni kitabı Kırk7'yi kırkına yeni basmış bir kadın olarak sevmemek mümkün değil. Erasmus'un Deliliğe Övgü'sü gibi bu kitap da kırk yaşını geçmiş kadına özgüvenini tavan yaptıracak, mutlu edecek, belki kendinden genç erkeklere bile kendinden emin bir şekilde bakmasını sağlayacak bir kitap.

Ertuğrul Özkök kendi de yazmış gerçi; 66 yaşında bir adamın bunu yazması  ne kadar muteberdir ki? 25 yaşlarında birisi yazmış olsaydı bu yazıyı, biz kadınlara çok daha fazla mutluluk verebilirdi muhtemelen. Ancak kadınların üzerinde bu konuda öyle bir yaş baskısı var ki, 66 yaşında bile olsa bir erkeğin bunları yazmış olması hepimizin çok hoşuna gidiyor. Özellikle de güzelliğin ve gençliğin idol haline getirildiği bu zamanda.

Özkök'ün 4 kitabından sonuncusu Kırk7. Bir Hürriyet okuru olarak uzun zamandan beri okurum kendisini. Genel yayın yönetmenliği döneminde hayatıma girmiştir. Bizlere Ayşe Arman, Pakize Suda gibi okunması çok zevkli bir çok  kadın yazar kazandırmış, siyaset harici yazıları hayatımıza sokmuştur. Bazen her devrin adamı ve çoğunlukla iktidar yanlısı bir tutum içinde gördüysem de kendisini, özellikle Pazar yazılarını büyük keyifle okumuşumdur. Bundan önce Tuhaf isimli kitabını okumuştum. Ve gerçekten hayatının farklı zamanlarında karşısına tuhaf öykülerle süslenmiş bir kitaptı.

Kırk7 de bende benzer bir izlenim oluşturdu. Kırklı yaşlardaki kadınlara yönelik farklı öykülere, hikayelere kendi bakış açısını da ekleyerek bir kitap yazmış. Resim ve müzik ile oldukça yakın ilişkisi olan Özkök'ü okurken kitabın hafifliğine ve naifliğine bakarak deniz kenarında okunmalı diye düşünebilirsiniz, ancak bence (ki ben yapamadım) google'ın başında okumak lazım bu kitabı, Dan Brown'un son kitabı Cehennem gibi... Neden derseniz, o kadar fazla ünlü resimden, o kadar fazla dinlenmesi gereken müzikten bahsediyor ki... O resmi görmeden, o parçanın içinde kaybolmadan okuduğunuz zaman hep eksik kalıyor.

Peki kırklı yaşlardaki kadını bu kadar muhteşem yapan nedir? Aslında bence kırklı yaşlardaki erkeği de muhteşem yapan aynı sebepler... Tabii bu noktada Özkök için üzgünüm. Ben de isterdim ki 60'lı yaşlar erkeğin en harika zamanıdır diye yazayım :) Kırklı yaşlar aslında hayatla hesaplaşmamızı yaptığımız, kendimizi ispatlamakla uğraşmadığımız, medya veya gelenekler tarafından önümüze konulan kadına/erkeğe dair kalıpların ne kadar boş olduğunu gördüğümüz, kendimizle dalga geçebildiğimiz, kendimize yakışanı öğrendiğimiz, hayatla savaşmak yerine kendimizi akışa bırakarak da var olmayı başarabildiğimiz ve hala enerjimiz olan zamanlar... Sanıyorum gerçekten en güzel zamanlarımız. Ancak ben yine de 33-35 yaşlarımı tercih ederdim. Biraz daha gençlik hiç fena olmazdı :)

Dediğim gibi, kırklı yaşlardaysanız ve özellikle de kadınsanız bu kitaba bayılacaksınız.

Felidae

Felidae - Akif Pirinçci



Kedili köpekli bir kitap bulup da benim okumamam mümkün mü? Değil tabii ki :) Hürriyet'in hafta sonu ekinde gördüğüm kitap bizim pek tanımadığımız ancak romanı 17 dile ve en son Türkçe'ye çevrilen Türk asıllı Alman yazar Akif Pirinçci tarafından yazılmış.

Öncelikle Akif Pirinçci'yi biraz tanıyalım. 1959 doğumlu yazarın ilk kitabı Tränen sind immer das Ende (Sonunda hep gözyaşı var)'dır. Bugüne kadar toplam 11 kitabı olan Akif Pirinçci bizim yeni keşfetmiş olduğumuz Felidae'yi aslında 1989 yılında yazmış, Almanya'da yılın en iyi dedektif kitabı seçilmiş ve Avrupa'nın en pahalı animasyonuna konu olmuş. 1989'dan bu yana Felidae serisinin tam 4 kitabı daha çıkmış, serinin devamı da Türkçe'ye çevrilmiş. 

Felidae büyük şehirde sahibi ile birlikte yeni bir eve taşınan Francis isimli kedinin karşılaştığı kedi cinayetlerini aydınlatmaya çalışmasını konu ediyor. Seri cinayetlere kurban giden kedileri merak eden Francis kimi yerde canı pahasına da olsa araştırmaktan vazgeçmiyor. Merak kediyi öldürürmüş :) Ama merak etmeyin bu kitapta ağlamak yok. Hele bir tarikat ayini sahnesi var ki... Çok güleceksiniz.

Bu arada kediler ile ilgili çeşitli bilgiler de paylaşıyor okuyucusu ile. Bunca senedir bir kedi ile birlikte yaşayan, kediler ile ilgili bir çok şey okuyan ben bile bilmediğim bazı bilgiler öğrendim. Sonlara doğru insanlarla ilgili öyle bir analiz var ki, kendimizi nasıl yüce ve yeryüzünün hakimi gördüğümüz ama aslında ne kadar zulmedici, acı verici ve yok etmeyi seven bir tür olduğumuz ile ilgili... Kendinizi bir böcek gibi hissedebilirsiniz.

Kısacası farklı bir dedektiflik romanı okumak istiyorsanız ve hayvanları seviyorsanız, bu kitap tam size göre. 

Ve bitirmeden önce çok sevdiğim bu hayvanlar ile ilgili çok sevdiğim bir söz;

Kedilere eski Mısır'da Tanrı muamelesi yapıldı ve kediler bunu asla unutmadılar.