28 Kasım 2014 Cuma

KOCA - DEAN KOONTZ



Dean Koontz ismi bana çok tanıdık gelmesine rağmen kendisini hangi kitabı ile hatırladığımı bir türlü bilemedim. Çok kitap okumanın da böyle bir sıkıntısı var işte. Bazen kitabı görüp okuyup okumadığıma bile emin olamıyorum. Ama o zaman da diyorum ki "Madem hatırlamıyorum, öyleyse çok da önemli bir kitap değilmiş." :)

1945 doğumlu Amerikalı Dean Koontz'un Türkçe'ye çevrilmiş bile 35 civarı kitabı bulunmakta. Okunması, takibi kolay bir yazar bu kitabından anladığım kadarıyla. Benim okurken bazen şöyle bir problemim oluyor, yüzler olmadığı için eğer çok kalabalık bir karakter kadrosu varsa kitapta bir yerden sonra inanılmaz bir şekilde kopuyorum, çünkü kim kimdi çözemiyorum veya hatırlayamıyorum. Buradan bütün yazar arkadaşlara da sesleneyim; senaryo yazmıyorsanız acıyın lütfen bize :)

Koca ilginç bir kitap. Yine öncelikle arka kapak yazısını paylaşayım;

"Aşk için neleri göze alırdınız? Uğrunda ölür ya da öldürür müydünüz?
Karın elimizde. 2 milyon dolar karşılığında ona kavuşabilirsin. Bahçıvan Mitchell RAFFERTY, kendisine kötü bir şaka yapıldığını düşünüyordu. Cep telefonu çaldığında bir müşterisinin bahçesine kına çiçeklerini dikmekle meşguldü. Ama şimdi pırıl pırıl bir yaz günü, o sıradan banliyö mahallesinde olduğu yerde kalakalmış, o güne dek hiç yaşamadığı kâbus dolu bir telefon konuşması yapıyordu. Hattın diğer ucundaki her kimse oldukça ciddiydi. Mitch’in karısı elindeydi ve ona sağ salim kavuşabilmesi için istediği bedeli söylüyordu. Mitch’in bu miktarda bir parayı denkleştiremeyeceği arayan kişinin umrunda değildi. Mitch ne yapıp edip o parayı bulmalıydı. Tabii eğer karısını seviyorsa... Gerilimli bir başlangıçtan, heyecanın zirveye tırmandığı bir finale dek “Koca”, sayfaları çevirdikçe ortaya çıkan gelişmeleri, şok edici her detayı, su yüzeyine çıkan gerçeklerle birlikte sizi avucunun içine alacak. Ta ki, sizi hayretler içinde bırakana dek...

Ne de olsa okuduğunuz bir Dean Koontz romanı ve hiçbir yerde edinemeyeceğiniz bir deneyim..."

Kahramanımız aslında beklediğimiz kahramanlardan değil. Hiç birimiz bir bahçıvandan bir kahraman çıkacağını tahmin etmeyiz. Ama aslında unutmamak gereken şey gerekli motivasyon sağlandığında her insan her şeyi yapabilir. Kanunlara hayata boyunca hiç karşı gelmemiş bir insanı neyle tehdit ederseniz edin sonuç alamayabilirsiniz, ama en sevdiği insanı hedef aldığınızda bütün dengeler değişir ve el yeniden dağıtılmış olur. Koca da bunu temel almış. Mitch sakin bir hayat yaşayan bir bahçıvan. Ancak ailesi gayet delice deneysel yöntemler ile büyütmüş çocuklarını. 

Çalışırken gelen bir telefon ile 2 milyon dolar karşılığında karısını geri alabileceğini öğrenir. Adamlar ne kadar ciddi olduğunu anlasınlar diye o sırada yolda yürümekte olan bir adamı da Mitch'e söyleyerek öldürürler. Polise ifade vermek zorunda kalır. 

Mitch eve vardığında ve ikinci telefon geldiğinde çok fena bir kumpasa düşürüldüğünü anlar. Herşey onun üzerine kalacak şekilde kurgulanmaktadır. Ve en büyük problemi her şeyini nakte çevirse bile istedikleri paranın onda birini ancak bulabiliyor olmasıdır. 

(Buradan sonra kitabın gelişmesi ve sonu ile ilgili bilgi var...)

Ancak gelen telefon ile bir şey daha öğrenir. Olay aslında tamamen abisi ile alakalıdır. Abisi bir iş yapmış ve birilerine ödemesi gereken payı vermemiştir. 

Bu arada ailenin bütün çocuklarını deneysel bir tarzda yetiştirdiğini öğreniyoruz. Ancak bu pek hoş bir tarz değil. Ve bunun etkilerini özellikle abide görüyoruz. 

Mitch abisine gittiği zaman onun sandığı gibi bir adam olmadığını öğrenir. İlk aşamada bu sadece zenginlik açısından tahminlerinin çok çok üstünde olmasıdır. Ancak daha sonra anlayacaktır abisi ne Mitch'i, ne de karısını harcamaktan çekinmeyecektir. Ama bu arada Mitch'in de ailesinden aldığı eğitimi nasıl olumlu yönde kullanarak kendini geliştirdiğini görüyoruz. 

Buradan sonrası bir kedi fare oyunu. Beni çok şaşırtan gelişmeler olmadı. Kitap mutlu son ile bitti. Ben biraz daha zeki kurgulanmış ve beynimi gıdıklayan kitapları sevdiğim için mutlaka okunması gerekiyor diyemeyeceğim. Kötü değil ancak ortalamayı da pek geçmememiş.

20 Kasım 2014 Perşembe

HANDAN - AYŞE KULİN



Biz ana kız çok okuruz. Annem de en az benim kadar sıkı takip eder yeni çıkanları. Handan'ı da ondan duydum ve alıp okudum. 

Ayşe Kulin Gizli Anların Yolcusu, Bora'nın Kitabı ve Dönüş isimleriyle 3 kitaptan oluşan bir seri yazmıştı. Evli bir adamın hiç öyle bir eğilimi yokken yanında çalışan bir erkekle yaşadığı aşkı anlatan bir seriydi. Üç kitap ile ilgili yorumlarıma aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz;

http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/12/gizli-anlarin-yolcusu-ayse-kulin.html 
http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/12/boranin-kitabi-ayse-kulin.html 
http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2013/12/donus-ayse-kulin.html

İlk kitap bu aşkı İlhami'nin gözünden, ikincisi İlhami'nin aşkı Bora'nın gözünden ve sonuncusu da İlhami'nin kızının gözünden anlatıyordu. İlk kitapta İlhami Bora'dan önce ortağı olan Handan ile de seks bazlı bir ilişki yaşamıştı. Bu son kitap işte o Handan'ın romanı. 

Öncelikle arka kapak yazısını paylaşmak istiyorum.
"
"Aşklarını kendileri yaratır, sonra da elleriyle yok mu ederdi bütün kadınlar, yoksa ben mi böyle tuhaftım? Yalnız bir kadın güçlü olabilir miydi? Mutlu olabilir miydi?"

Başına buyruk haliyle; hataları, sevapları, acıları, sakarlıkları, sonsuz içtenlikteki aşkları ve zaaflarıyla hepimizden bir şeyler taşıyan, ama aynı ölçüde özgün, benzersiz bir karakter, Handan… 70'lerin çocuğu Handan, hayatının son derece hassas bir noktasında (yaralı bereli orta yaşında), Halide Edib Adıvar'ın ölümsüz eseri Handan'ın eşliğinde bir keşif, bir hesaplaşma yolculuğuna çıkmaya zorlanır. Bu yolculuk ki aşklar, aldatmalar, aldanmalar, ölümler ve entrikalardan geçecek, dahası, İstanbul'un tarihinin en hareketli, en renkli ve en "gazlı" günlerini, hem de tam ortadan kat edecektir…

Ayşe Kulin her güçlüğe, her şarta göğüs geren ve "asla pes etmeyen" bir kadının, Handan'ın sıra dışı, şakrak ve capcanlı hayat mücadelesine davet ediyor okurları.
"

Handan'ın hayatı olabilirdi, İlhami ile Bora'nın aşkına dair gizli kalmış, bilmediğimiz noktalar olurdu... Ama Gezi Parkı ile ilgili bir kitap olmazdı bence ve olmamış da... 

Handan'ın hayatı öyle, kısaca üç beş sayfaya sığdırılmış ve geçilmiş. İlk aşkı, ilk evliliği ve boşanması elli sayfada geçmiş gitmiş. Bu arada Handan adını Halide Edip Adıvar'ın (Bundan sonra HEA diyeceğim) Handan isimli romanından almış ve HEA'nın Handan'ı bizim Handan'ımızı ziyarete geliyor. Birbirlerine karakter olarak yakın olan bu iki kadın hayatlarının analizini yapıyorlar. En başta kitap aslında bunun üzerine kurgulanmış diye düşündüm. Ancak bu da kırk sayfa civarında sürdü ve kendimizi Amerika'da bir hastane odasında bulduk, Handan'ın kardeşinin yanında. Acı bir şekilde Handan kardeşini kaybediyor ve onun kızını da yanına alarak gidişinden aşağı yukarı 1 sene sonra Türkiye'ye dönüyor. Döndüklerinde Taksim'de bir otele yerleşiyorlar ve Gezi Parkı olayları patlıyor o sırada. Üniversiteye gitmeye hazırlanan Defne'de bu olayların ortasında kalıyor. Yan hikayelerle desteklenmesine rağmen buradan sonrası aslında bir Gezi romanı olmuş. 

Bu kadarını anlattıktan sonra sonunu da anlatacağım, illa okuyacağım kitabı diyorsanız buradan sonrasını okumayın derim. 

Handan bir sürü hengamenin içinde 2-3 günlüğüne Urla'ya tek başına bir kaçamak yapmaya karar veriyor ve orada tabii ki İlhami'nin kızıyla karşılaşıyor. Bu karşılaşmaya kadar Handan aslında Bora ile İlhami'nin ilişkisinden haberdar değil. Çünkü Bora'yı Derya'nın (İlhami'nin kızı) erkek arkadaşı zannediyor. İlhami damadı mutlu etmek için ortak oldukları şirketteki Handan'ın hisselerini almak istiyor sanıyor. Derya bütün hikayeyi anlatıyor Handan'a ve sonra yemeğe davet ediyor. Handan ile İlhami sonunda yeniden arkadaş olmayı becerebiliyorlar. Ama bu kısım da böyle bir geçiştirilmiş havasında. Handan ve İlhami'nin bir araya geldiğini falan hiç görmüyoruz. 

Netice olarak bu kitap bana pek beklediğimi vermedi. Fazlasıyla çorba olmuş ve aceleye getirilmiş duygusu uyandırdı. Zaten 271 sayfa. Pazartesi sabah başladım, Salı akşamı bitmişti. Okuduğum tüm Ayşe Kulin romanları arasında en zayıf kalanıydı ve ne yazık ki tavsiye ederim diyemeyeceğim.


14 Kasım 2014 Cuma

Kurtlar İmparatorluğu - Jean Christophe Grange



Grange gerçekten büyük adam :) Bu aralar Fransız yazarlardan kurtulamıyorum ancak Grange okumak sahiden ayrı bir zevk. Tüm serisini tamamlamadan rahat edemeyeceğim.

Okuduğum bir önceki kitabı bana göre en az ilginç olanıydı. Ancak Türkiye'nin adının geçiyor olması çok hoşuma gitmişti. Ancak bu sefer olay çok daha ilginç tamamen Türkler'le ilgili yazmış. 

Kitap daha ilk sayfasından sarıp sarmalıyor. Elimden düşürmeyi istememekle, geç bitsin de tadını iyice çıkarayım diye ağır okumaya çalışmak arasında gidip geliyorum. Fransa'daki Küçük Türkiye'de geçiyor olay.

Kitap bir hastanede başlıyor. Beyninden tetkikler geçiren ve biyopsi yapılmasına karar verilen Anna ile... Kocası üst düzey polis. Ancak biyopsiye kesinlikle karşı çıkıyor. Beyninde bir takım gariplikler oluyor. Kocasının ve etrafındaki insanların yüzü dalgalanıyor, şekil değiştiriyor. Güvenebileceği bir doktor ararken bir psikolog ile tanışıyor. Olanlara mantıklı bir açıklama ararken kocasının belki de başka bir insan olabileceğini düşünüyor. Bunu anlamaya çalışırken aslında kendisinin sandığı insan olmadığını anlıyor. Estetik ameliyatı izleri buluyor yüzünde. Ve kocası da dahil olmak üzere bir sürü polisin arasından kaçarak psikoloğuna sığınıyor. 

Bu arada kadınları hedef alan seri cinayetler işleniyor. Üçüncü cinayetten başlıyoruz kitaba. Kurbanlar feci işkenceler neticesinde can vermiş Gaziantep kökenli, Fransa'da kaçak işçi olarak çalışan, kızıl saçlı Türk kadınlar. Polis Paul bunun hayatının davası olduğunu ve bu davayı çözebilirse kariyerinde büyük bir atlama gerçekleştirebileceğini düşünüyor. Bu amaçla emekli bir polis olan Schiffer'ı buluyor. Schiffer melek ve şeytanın karışımı bir polis. İnanılmaz başarılara imza atmış, hakkında bir çok soruşturma açılmış ancak hepsinden sıyrılmış bir efsane. Türk bir kadınla evlenecekken olmamış. Türkçe biliyor, Türkler'i iyi tanıyor. Türk Mahallesi'nde araştırma yapıyorlar. Schiffer gayet sakin, sevecen bir şekilde tanıdıklarını sorguya çekerken bir anda adamları neredeyse öldürecek duruma geliyor. Ama istedikleri bilgiyi alıyorlar. Ve karşılarına Bozkurt'lar çıkıyor. Yani bizim daha iyi bildiğimiz adıyla Ülkücüler. 

70'lerde ülkemizin geçirdiği kaos ortamı, tam bir iç savaş ortamı olduğu ve sonunda 80'de askerin yönetime el koyması ile olayların sakinleştiği anlatılıyor. Ülkücüler'in eli silah tutan eğitilmiş insanlar olması ancak iç savaşın bitmesi ile mafya ve devlet tarafından kullanılmalarına olanak sağlamış. Ali Ağca'nın da bir Bozkurt olduğundan bahsediliyor.  Hatta Tansu Çiller'den bile bahsediliyor. Kitabın daha ilerleyen sayfalarında yeniden MHP'ye dönüyor ve Alpaslan Türkeş'i anlatıyor. 

Bu arada aklıma gelen Grange'ın Taş Meclisi'nin aslında Türkler'i konu aldığı... Şamanizm'den bahsetmesi... Adam bizi sanıyorum oldukça mistik ve üzerinde yazmaya değer buluyor :) Tabii bir Türk olarak bunun hoşuma gitmemesi mümkün değil.

Kitabın konusu ile ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Grange kitap boyunca şaşırtıyor, her zaman karşılaştığımız sonlardan uzak duruyor. Bir kaç nokta daha belirteceğim aslında ama kitabı okuyacak olanların tadını kaçırmak istemiyorum. Bu arada kitabın filmi de çekilmiş, bu haftasonu izlemeyi planlıyorum. Ama Alacakaranlık Serisi haricinde kitabı aratmayan bir filme denk gelmedim pek. Alacakaranlık'ı neredeyse kitapla birebir çekmişlerdi. 

Kitabın arka kapak yazısı;

Seri cinayetlere, uyuşturucu kaçakçılığı, Strasbourg-Saint-Denis'deki küçük Türkiye, Fransız polisindeki iç hesaplaşmalar, tıbbın karanlık amaçları alet edilmesi.
Paris'i kana boyayan Türk mafyası. Kızıl Nehirler'in, Taş Meclisi'nin ve Leyleklerin Uçuşu'nun yazarı Grange'den yine çarpıcı, yine soluk soluğa bir roman.


Ve yorumlar;

Her şey korkuyla başladı. Ve yine korkuyla sona erecek.
"Gerçekten etkileyici bir yazar."
- The Guardian
"Grange güçlü bir kalem. Onu seviyorum."
- Anita Brookner, The Spectator
"Eleştirilere, mantığa, gerçeğe meydan okuyan bir kitap..."
- The Washington Post
"Paris'te sokak sokak, cadde cadde yaşanan bir kedi-fare oyunu... İstanbul'a kadar süren ve Nemrut Dağı'nda sona eren bir kaçma-kovalamaca... Jean-Chritophe Grance'ye yaraşır bir kitap."
- Le Monde


Bence kaçırılmaması gereken bir kitap.

10 Kasım 2014 Pazartesi

SENİ HER ŞEYİN MÜMKÜN OLDUĞU YERE GÖTÜRECEĞİM - LAURENT GOUNELLE



İlk kitabı Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer'i çok büyük bir keyifle okumuştum. Okuduğum en iyi kişisel gelişim kitabıydı ve en iyi romanlardan biriydi aynı zamanda. İnsanın gözüne sokmadan, didaktik olmadan anlatmak istediğini örtülü mesajlarla veren, okuyucunun kendisinin sonuca ulaşmasını sağlayan bir kitaptı. 

Mutlu Olmak İsteyen Adam çıktığında biraz mesafeli durdum ve almadım. Çünkü çocuk kitabı gibi olacağını düşündüm isminden dolayı. Ama çok sevgili sahaf arkadaşımın yanına gittiğimde (Ortaköy - Sahaf Volga) bu kitabını görünce dayanamadım. Keşke biraz daha düşünseymişim. Okuduğum en kötü kitaplardan biriydi diyebilirim. Vaktinize, paranıza, her şeyinize yazık. 

Hani çok tutulan filmler olur, sonra ikincisi, üçüncüsü çekilir ama ilkinin verdiği tadı asla vermez. Bu kitap da aynen öyle olmuş. Yazar ilk kitabı gerçekten içten gelen bir ilhamla ve çok güzel, heyecan uyandıran bir kurgu ile yazmış. İntihar etmek üzereyken birisi tarafından kurtarılan bir adamın öyküsüydü. Ancak satır aralarında iki psikolojik tedavi yöntemini karşı karşıya getiren ve aslında geçmişi kurcalayarak, acıları gün yüzüne çıkarmak (psikanaliz) yerine sadece yapılması gerekene odaklanan bir yöntemi gözler önüne seren, çözüm odaklı, çok keyifli bir kitaptı. Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer ile ilgili yorumlarıma bu linkten ulaşabilirsiniz;

http://ipeksiden.blogspot.com.tr/2012/11/laurentgounelle-katolik-anne-ve.html 

(Bu arada linkin son kısmında gözüken isim blogger'daki bir hata sanırım. "katolik-anne-ve" kısmı benim koyduğum bir başlık değil. Ancak oraya nasıl geldiğini bilemiyorum ve silemiyorum.)

Bu kitaba gelecek olursak... Öncelikle kitabın arka kapak yazısını paylaşayım.

"Gözlerinizi kapatın ve bir düşünün... Öyle bir yer var ki ırada kötü olan hiç bir şey yok! Nefret, intikam, kıskançlık, hırs, açgözlülük bilinmiyor...


Hayatının aşkının ölümünden sorumlu tuttuğu kabileden intikam almak için Amazon Ormanları'nın en derin ve en karanlık yerine giden filozofun karşı karşıya kaldığı tam da böyle bir dünyadır. Filozof, karısının ölümüne sebep olanların mutluluğunu elinden almak için onları kıskançlık, rekabet, haset ve hırs gibi hiç bilmedikleri kavramlarla tanıştırır. Modern dünyanın tüm olumsuz duygularını taşıyan bu adama engel olmak ve halkını korumak kabilenin şamanına düşer. Huzurlarınızda şamanın, filozofun ruhuna ulaşıp acısına deva olma ve kabilesini koruma çabasının okuru derinlemesine düşündürecek hikâyesi."

Bahsedilen yer ikinci paragrafta adı geçen Amazon Ormanları'ndaki yer. Yerlilerin yaşadığı, teknolojinin, sanayileşmenin girmediği, tamamen bakir bir alan. "Sahip olmak" diye bir kavramları bile yok neredeyse, mülkiyet hakkı gelişmemiş. 

Filozof diye bahsettiği ise bir felsefe hocası ki filozof olmakla felsefe hocası olmak arasında dağlar dağlar kadar fark vardır. Bir felsefe bölümü mezunu olarak bunu gayet net söyleyebilirim. Gerçi kitabın orjinal ismi "le philosophe qui n'était pas sage" Bilge Olmayan Filozof'muş ki çok daha mantıklı bir isim olurmuş. Pegasus Yayınları biraz uyanıklık yapmış ismi farklı çevirerek. Tutmamış değil gerçi, beni kitabı almaya sevk ettiğine göre doğru bir isim seçmişler. 

Bu adam eşinin bu yerlilerin arasında öldürülmesiyle onlara düşman oluyor ve onları mutsuzluğa sürüklemek için oraya doğru yola çıkıyor. Bir noktadan sonra orada rehberlik yapan adamlarla buluşuyor ve onlarla birlikte bu "iyi insanlar" olduklarının altı kalın kalemlerle çizilmiş olan yere varıyorlar. Bu noktadan sonra filozof (!) tüm işi birlikte gittiği ekibin başındaki kötü adama satıyor ve filozof kitabın sonlarına kadar neredeyse hiç ortaya çıkmıyor. 

Ekibin başında olduğunu sanan kötü adam ise hain planlarla oradaki iyi insanları birbirlerinden ve doğadan koparıyor, içlerine haset duyguları salıyor, kötü haberler yayıp duruyor. Ancak bu hain planlar neredeyse ilkokul çocuklarına yakışır seviyede. Ve tabii ki bu iyi insanlar o kadar saflar ki bu kötü adamın her türlü numarasını yutuyorlar. Burası biraz da Avatar'ı hatırlattı bana. Yapım yılına ve kitabın tarihine baktığımda bunun da mümkün olabileceğini gördüm. 

Kabilenin şamanı diye bahsettiği, kitabın başında ölen esas şamanın yerine bıraktığı çömez şaman. Henüz rüştünü ispat etmemiş, kabile tarafından şamanlığı kabul görmemiş genç bir kadın. Ki filozof (!) bu kadar derin bir aşk acısı ile yıkılmışken sadece uzaktan iki kere gördüğü bu genç kadına aşık oluyor. Kadın da ona neredeyse ilk görüşte aşık oluyor. 

Neticede adamın karısını öldürenin bu kötü rehber grubu olduğu ortaya çıkıyor. Kötü adam ölüyor. Köy eski haline dönüyor. Filozof ve şaman aşk içinde sonsuza kadar mutlu yaşıyorlar. 

Bu yazardan bir daha hiç bir şey okumayacağım diyerek bitireyim.