11 Haziran 2014 Çarşamba

GÖLGELERİN RESSAMI – ESTEBAN MARTIN


Hmmm... Arkadaşımın başlayıp yarım bıraktığı bir kitaptı. Okudum, zevkle olmasa bile inatla okudum. Aslında konu oldukça ilginç gibiydi. Ama ben bu filmi daha önce de görmüştüm Şeytan ve Şair kitabında. Tarihin gizemli köşelerinde gezinmek çok keyifli aslında ama bunu Dan Brown kadar başarı ile uygulayabileni bulmak çok zor. Öyle bir püf noktası, öyle bir denge, öyle bir büyülü ve bilmediğim bir şey ki aradığım... O olmayınca bir türlü sürüklenip gidemiyorsun. Bunda da aynı şey oldu.

Estaban Martin 1956 doğumlu bir senarist ve yazar. Daha önce de Gaudi Şifresi kitabını yazmış.

Gölgelerin Ressamı kitabı Sherlock Holmes, Karındeşen Jack ve Pablo Picasso’nun başrolde olduğu bir kitap. Bir noktaya kadar sanki Picasso’nun hayatını okuyacakmışız gibi gidiyor. Bir ütücü kız giriyor hayatına. Daha ergenliğe bile varmadığı yaşta aşık oluyor ona. Ama kız aralarındaki kültürel uçurumun farkında ve kaçıyor. Tekrar karşılaşmaları ise hem fiziksel, hem ruhani acılarla dolu. Kitabın en hoş kısmı bu aşktı bence.
Picasso Barselona’ya cebinde beş kuruş para olmadan taşındığı zaman ona bir genelev patroniçesi yardım ediyor. Gözümün önüne esmer bir Neriman Köksal geliyor. Ancak bir denizci bütün herşeyi alt üst ediyor. Bu adamı daha öncede gören Picasso bir kaç resminde ona da yer vermiş. Genelevde çalışan kadınlar birer birer ölmeye başlarken polis eli kolu bağlı oturuyor. (Neden hiç şaşırtıcı olmadığını kitabın sonunda göreceğiz.) Ve aklı çalışan birisi polisin bu işi kıvıramayacağını anlayıp Sherlock Holmes’ün İngiltere’den davet edilmesi gerektiği fikrini öne sürüyor.

Buradan sonrası Sherlock Holmes’ün her şeyi gören gözleri ile cinayetleri incelemeye alması ile klasik bir polisiye kitaba dönüşüyor. Zaten suçlu olarak tahmin edilebilecek az kişi var ve onlardan biri katil çıkıyor. Yo, yo, yooo... Uşak yok bu kitapta neyse ki J

Okunması çok gerekli olmayan, çok bol vaktiniz varsa, hayatımda bir de böyle bir gereksiz kitap okumak istedim derseniz size hitap edebilir. (Yine de emin olamıyorum gördüğünüz gibi J ) Netice olarak fazla tanımadığım yazarların ünlü isimler çevresinde döndürdüğü kitaplardan uzak durmaya karar verdim. Ha, tabii bir de işin şöyle bir yanı var; daha önce okuduğum kitap da Shakespeare ile ilgiliydi ve onun kitaplarını da okumuş değil, Picasso da çok sevdiğim bir ressam değildir. Eserlerine hakim olmak belki (ufak bir ihtimal olsa dahi) kitapları daha ilginç hale getirebilir. Ancak yine de eksik olanın benim bilgisizliği olduğunu sanmıyorum. Çünkü Dan Brown kitapları da çok ciddi tarihi eser bilgisi gerektirir. Ama su gibi okunur kendisi.

Bu arada kitabın sonu ile ilgili ufak bir not; o tarihten bu yana insanlıkta değişen bir şey olmamış. Adalet herkes için değil sadece fakirler için aslında. Zenginsen, para sahibiysen her şeyden yırtman mümkün oluyor. Belki de onların taa o zaman geçtiği yoldan biz daha yeni geçebiliyoruz. 


Kitabın tanıtım yazısı;


Bir tablo, içinde ne kadar sır saklayabilir?

Ruhunun kaybolan parçasını sanatında arayan bir ressam... Pablo Picasso.

Tüm zamanların en ünlü canisi ile tarihe damgasını vurmuş bir dâhinin karşı karşıya geldiği bir yer... Barselona.

Ressamı ve sanatını sonsuza dek değiştirecek olan gizemli bir denizci...

Picasso günün birinde babasının onun için kurduğu hayallere sırt çevirerek evi terk eder. Barselona sokaklarında beş parasız kalan ressama kucak açansa genelev patroniçesi Benigna'dır. Ancak kısa süre sonra, genelevdeki hayat kadınları, polise gönderdiği mektupları Jack adıyla imzalayan esrarengiz bir katil tarafından teker teker vahşice öldürülmeye başlar. Barselona polisinin tek şüpheli olarak değerlendirdiği Picasso'nun kendini hapiste bulmasıysa uzun sürmez. 

Karındeşen Jack olduğu iddiasıyla özgürlüğü de elinden alınan genç ressamı kurtarabilecek tek bir kişi kalmıştır artık... Jack'i yakalamaya ant içmiş bir İngiliz, Steven Arrow. Yani başka bir deyişle gelmiş geçmiş en ünlü dedektif, Sherlock Holmes...

Onları hiç böyle görmediniz... Gölgelerin Ressamı, üç güçlü ismi bir araya getiren kurgusuyla daha ilk sayfasından itibaren sizi içine hapsedecek.

10 Haziran 2014 Salı

Sır tutabilir misiniz?

Sır Tutabilir Misin?



Sophie Kinsella ile tanışmam Pasaklı Tanrıça ile olmuştu. Çok eğlenceli bir kitaptı. Daha sonra arkadaşımda başka bir kitabına denk gelince okumak istedim. Yine gayet eğlenceli, kolay okunabilen, zamanın nasıl geçtiğini pek anlamadığım bir kitap çıktı.

Sophie Kinsella 1969 doğumlu İngiliz bir yazar. Chick lit’in (Chicken literature - piliç veya çıtır edebiyatı) kraliçesi sayılmakta. Alışverişkolik serisi ile ünlenmiş. Türkçe’ye çevrilmiş 16 tane kitabı bulunmakta. Okuduğum iki kitabından çıkarabildiğim iyi eğitim almış, çalışan şehirli çıtırların mutsuzluklarını, handikaplarını, bunalımlarını, aileleri ve sevgilileri ile olan ilişkilerini en eğlenceli şekli ile anlatıyor. İstanbul’da yaşayan biraz eskimiş bir çıtır olarak çok yabancısı olduğum şeyler olduğunu söyleyemeyeceğim tabii J Başımıza ne gelirse gelsin dağılmamak için uğraşmamız, kuyruğu hep dik tutmaya çalışmamız, zayıflıklarımızı törpüleme çabalarımız, poker face (duygularını yüzüne yansıtmayan, pokerci yüzü) olmak için kendimizi kasışlarımız... Çabalarımız iyi niyetli ama dışardan bakınca da çok komik olduğumuz bir gerçek sanırım J

Kahramanımız Emma müdür olacağı ümidi ile yeni bir işe girmiştir ama bir çok şeyi eline yüzüne bulaştırmaktadır. Son ümidi yurtdışında sadece müşteri ile el sıkışmak için katılacağı toplantıdır. Bu kadarını da becerebilir, öyle değil mi? Ama aksilikler Emma’nın yakasını bırakmamakta çok kararlıdır. Ve toplantıda ters gidebilecek her şey ters gider. İş suya düşer. Emma geri dönmek üzere havaalanına gittiğinde biraz içer, evet belki de biraz fazla içer. Uçakta yanında oturan tanımadığı adama hayatının bütün garip sırlarını döker. (Hepimizin sırları var ve kimi zaman hiç tanımadığın bir yabancıya bütün bunları anlatmak tanıdığın birine anlatmaktan çok daha kolaydır. Belki de insanlar sırf bunun için psikologlara gidiyorlar. Bütün gizli kalmış sırları paylaşabilmek ve yine de her şeye rağmen normal bir insan olduğunu yetkili bir ağızdan duymak ve onay almak için.) Burada en çok güldüğüm kısım ise Emma’nın bu yabancı ile daha sonra karşılaştığında aklından geçen; “annem yabancılarla konuşma demişti.” J Murphy kuralıdır ki işlerin ters gitme ihtimali varsa, ters gidecektir. Emma’nın şaşırtıcı bir şekilde güzel giden bir ilişkisi de var. Aynı iş yerinde çalışıyorlar. Üzerine titreyen, yakışıklı bir adam. Üstelik de kendisine artık birlikte yaşama zamanlarının geldiğini söylüyor. Ev bakma aşamasındalar hatta. Ama ah işte o uçaktaki yabancı Emma’nın bütün hayatını alt üst edecek. Üstelik saklanabileceği bir yer de yok, çünkü hiç bir şeyini bilmediği bu yabancının karşısında bütün sırlarını ortaya dökmüş ve çırılçıplak bir durumda kalmış.

Çok keyifli, çok eğlenceli, kimi zaman sesli gülmenize neden olabilecek bir kitap. Yaz için çok uygun. Tatilde, şemsiyenin altında güneşlenirken güzel gider.

Kitabın arka kapak yazısı ile bitiriyorum.


Şişşşt! Sakın kimse duymasın. 

Çok Satar Yazar Sophie Kinsela;`dan Bir Sırlar Kitabı!... Yine Çok Satacak!!! 

Emma`nın diğer kızlardan hiçbir farkı yok. Yani, onun da sırları var! Annemden sakladığım sırlar Bekaretimi annemle babam alt katta Ben Hur izlerken, misafir yatak odasında Danny Nussbaum`a bahşettim. 

Erkek arkadaşımdan sakladıklarım, Kırk bedenim. Connor`ın sandığı gibi otuz altı değil. Ayrıca Connor`ın gereğinden fazla yakışıklı olduğunu düşünüyorum. Kendisini hep Ken`e benzetmişimdir. Hani şu Barbie ve Ken`deki Ken`e.

İş arkadaşlarımdan sakladıklarım İş arkadaşım Artemis beni cidden sinir ettiğinde, yani hemen hemen her gün, masasındaki saksı çiçeğini portakal suyumla besliyorum. Fotokopi makinesini de bozan bendim. İşin aslı, bozulan ne varsa marifet benim! 

Hiç kimseyle paylaşmayacağım sırlar... Tanga popomu ısırıyor. CV`mdeki matematik notum gerçeği yansıtmıyor. 

NATO`nun açılımını bilmiyorum. Hatta ne işe yaradığını da! 

Bunlar benim sırlarımdı. Ta ki hepsini uçakta bir yabancıya yumurtlayana kadar. En azından o sırada yabancı olduğunu sanıyordum! 

9 Haziran 2014 Pazartesi

HER GÜN BİRAZ DAHA YAKIN - IRVIN YALOM



Irvin Yalom ile tanışmam aslında biraz komik. Çünkü bir arkadaşım bana bir psikiyatristin kitaplarını önermişti. Ancak ben ismi unuttum. Vamık Volkan’ı ararken Irvin Yalom çıktı karşıma. Böylece oldukça severek okuduğum bir yazar kazandım. Ancak kötü olan tarafı şu, hala Vamık Volkan okuyamadım. Ancak çok değerli bir pskiyatrist ve Kıbrıs Türkü olan Vamık Volkan’a da acilen zaman ayıracağım.

Irvin Yalom hakkında kısa bir bilgi vereyim öncelikle. 1931 yılında Washington D.C.'de doğdu. George Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okudu. Rus kökenli Yahudi asıllı ABD'li psikiyatrist, varoluşçu, psikoterapist, yazar ve eğitimci. Birçok popüler esere imza atmış olan Yalom ünlü bir psikoterapisttir. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri Profesörlüğü ünvanını sürdüren Yalom'un dünya çapında milyonlarca okura ulaşan ve Türkçeye de çevrilen kitaplarından bazıları şunlardır: Grup Terapisinin Teori ve Pratiği, Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri, Divan, Varoluşçu Psikoterapi, Nietzche Ağladığında, Bugünü Yaşama Arzusu: Schopenhauer Tedavisi, Her Gün Biraz Daha Yakın, Annem ve Hayatın Anlamı. Irvin Yalom halen Kaliforniya Palo Alto'da eşi Marilyn Yalom'la yaşamaktadırlar.

Her Gün Biraz Daha Yakın bir psikoterapi öyküsü aslında. Ancak sadece tek taraflı yazılmamış bir öykü. Psikiyatristimiz yazma yeteneği çok gelişmiş danışanını (biraz da çalışma disiplini kazanması için) seanslar hakkında yazması karşılığında ücretsiz terapi görebileceğini söylüyor. Aynı zamanda kendisi de seanslar ile ilgili notlar tutuyor ve belli aralıklarla bu notları değişiyorlar.

Daha önce de buna benzer bir kitap okumuştum. Notları değiştikten sonra psikiyatrist bazı noktalarda o kadar şaşırıyordu ki... Kendisi için çok başarılı geçen bir seansın danışanı açısından hiç öyle görülmediğini görüyor. Psikiyatrist kendince hastasına çok iyi ipuçları verdiğini, hastasının gelişimine çok katkıda bulunacak şeyler söylediğini düşünürken bunların hiç birinin notlara yansımadığını görmek onu çok şaşırtıyor.

Bu tip kitapları da okuduktan sonra şuna kanaat getirdim ki; insan beyni aslında kendine odaklı. Kendi söyledikleri onun için önemli. Ve bence bütün terapilerde aslında bu yapılmalı. Her iki taraf da karşılıklı olarak notlar tutmalı veya görüşmeyi daha sonra bir kez daha dinlemek üzere kaydetmeli. Çok daha kısa sürede çok daha fazla mesafe kat edilmesi mümkün olacaktır.
Kitap aslında biraz ağır ilerliyor. Irvin Yalom’un notları da geçen konuşmalar üzerine, sadece kitabın sonunda bir bölüm ayırmış ve çok daha tıbbi bilgi vermiş. Bunları keşke her bölümün sonunda görebilseydim.

Bu arada şunu çok net görüyoruz ki; aslında insanın önündeki tek engel kendisi. Mutsuzluk yaratacak durumları çoğu zaman kendi ellerimizle üretiyoruz ve kimi zamanda ortadan kalkmamaları için elimizden geleni yapıyoruz. Aslında hepsi bugüne kadar gereğinden fazla değer verildiğini düşündüğüm beynimizin bize bir oyunu. Sevdiğim güzel iki sözü paylaşmak isterim sizinle.

BEYİN ÇOK İYİ BİR KÖLE, ÇOK KÖTÜ BİR EFENDİDİR.   

MESELELERİ MESELE ETMEZSENİZ ORTADA MESELE KALMAZ. (SÜLEYMAN DEMİREL)

Bazen o kadar gereksiz yerlere takılıp kalıyoruz ki bir psikiyatrist bile bizi zor çekip çıkarabiliyor o kuyudan. Ancak bu kadar psikoloji okumuş bir insan olarak doktorun bazı yerlerde daha iyi yönlendirmeler yapmasını beklerdim. En son olarak Ginny’nin erkek arkadaşı da son bir kaç seansa katılıyor. Ve kendisinden istenmemiş olmasına rağmen o da görüşlerini yazıyor.


Netice olarak psikoloji ile çok ilgili değilseniz büyük bir ihtimalle kitap size sıkıcı gelecektir. Kitabın yazısında bile zorlayıcı olduğu yazıyor, gerisini siz düşünün J Ancak psikoloji ile ilgiliyseniz bu seanslar çok ilgi çekici. Psikiyatristin bile zaman zaman nasıl el yordamı ile ilerlemek zorunda kaldığını görmek ilginçti.