22 Ağustos 2013 Perşembe

ÇOCUKLAR NEDEN HER ŞEYE AĞLAR VE İLK AŞK, İLK ÖPÜCÜK NEDEN UNUTULMAZ?


Kısa bir süreliğine dışarı çıkacaksınız ama çocuğunuz sizden ayrılmak istemiyor ve ağlıyor.
Evinize gelen misafirler gidecekler, çocuğunuz gitmesinler diye ağlıyor.
Kardeşi / arkadaşı oyuncağını almaya kalktığında vermek istemiyor ve ağlıyor.
İstediği her şey anında olsun diye bekliyor, olmadığında ağlıyor.

Eminim çocuğu olan tüm aileler bu zor dönemden geçmiştir. Hatta, büyüdüğümüzde çocukken ne kadar kolay ve her şeye ne kadar çok ağlayabildiğimizi düşünüp şaşırdığımız da olmuştur. Çocukken her şey ÇOK’tur zaten. Çok gülersin, çok ağlarsın, çok seversin...

Aslında bütün bunların sebebi çok basittir; BEYİN ve tecrübe.

Öncelikle; beyin aslında bizim sandığımız kadar zeki bir organ değil. Kendi ürettiği hormonlara ve kimyasallara bağımlı yaşayan bir organ beyin. Korkuları, yoksunluk krizleri, kendini koruma gibi sebeplerle çoğu zaman bizi yanlış yönlendiren ve bu yanlış yönlendirmelerine de harika sebepler üreterek bizi kandıran bir organ.

Çocukken insanın çok fazla tecrübesi yoktur. Bu tecrübesizlik hali yaşanan şeyin olabilecek en kötü şey olduğunu düşündürür. Annen 15 dakikalığına komşuya gidecekse, bu senin için dünyanın sonu olabilir. Çünkü hem 15 dakika senin için anlamlı bir zaman dilimi değildir, hem de annenden ayrılmak ile ilgili beynin de bir veri yoktur. Bu nedenle yoksunluk olacağı korkusuyla beyin tüm duyuları harekete geçirip annenin gitmesini engellemek için elinden geleni yapar. Çocuk ancak bir kaç sefer sonra buna alışır. Kimi zaman alışması daha da uzun sürebilir. Eğer annenin evden ilk gidişinde çocuk kötü bir olay yaşadıysa beyin bunların hepsini kayıt altına alırken annenin gidişi ile acıyı/korkuyu eşleştirir ve her seferinde aynı sıkıntıyı yaşayacağını düşünerek krizler geçirebilir.

Buradan başlıktaki diğer konuya dönmek istiyorum. İlk aşk, ilk öpücük neden unutulmaz. Yine çok basit, çok bilimsel ve beyinle ilgili bir sebepten dolayı.

Beynin çalışma sistemine göre, beyin bir şeyi sadece ilk kez yaparken bütün duyuları, duyguları ve dikkati ile yoğunlaşarak takip ediyor. Aynı şey karşısına ikinci kez geldiğinde ise “Bunu biliyorum, geç” şeklinde bir yaklaşımda bulunuyor. Kimi zaman başınıza gelmiştir, bir yere ilk kez yemeğe gidersiniz ve gelen yemeğin tadı muhteşemdir, sizi kendinizden alır. Ancak ondan sonra oraya ne zaman giderseniz gidin ilk seferindeki tadı bir daha asla yakalayamazsınız. Sebebi restoranın kullandığı malzemeyi veya ahçısını değiştirmiş olması değil, sizin beyninizdir aslında. İlk seferinde tüm varlığıyla orada hazır kıta olan beyin, aynı olayı ikinci kez yaşayacağı zaman o kadar dikkat etmez.

Bu sebeple ilk aşk çok can acıtıcıdır genelde. Beyin hem olumlu, hem de olumsuz hislerin hepsini pür dikkat olduğu zamanda yaşamaktadır. İlk aşk acısını atlattıktan sonra insan büyür, olgunlaşır, tecrübe kazanır. Çünkü artık bilir ki aşk acısından ölünmez. Aynı sebeple ilk öpücük de pek unutulmaz.

Sonuç olarak; bebekler ve çocuklar her zaman çok ağlayacaklar, ancak böyle tecrübe kazanacaklar. Ne yazık ki tecrübe kazandıkça o eski duyarlı halleri kaybolacak ve büyüyecekler. Bugün dönüp arkama bakıyorum, ne kadar gereksiz şeylere, kişilere ağlamışım eskiden, ne gereksiz insanları taşımışım aklımda... Siz siz olun beyninizin nasıl çalıştığını iyi öğrenmeye bakın. “Ben böyleyim” dediğiniz her şeyin aslında beyninizin size bir oyunu olduğunu unutmayın. Antidepresanlar nasıl insanları mutlu ediyorsa aslında doğru ilaçlarla sizi bir ruh hastasına, bir dahiye, bir sapığa, bir katile, çok dindar birine döndürebilmek de mümkün. O yüzden beyninizi iyi tanıyarak kendinize çok daha konforlu ve huzurlu bir hayat yaratabilmeniz mümkün. Eskiye çok takılıp kalmayın, yeniliklerden korkmayın ama rüzgarına da kapılıp gitmeyin. 

15 Ağustos 2013 Perşembe

BANA SIRTINI DÖNME



Sinan Akyüz'ün okuduğum ilk kitabı bu.

1972 doğumlu yazar İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Gazetecilik hayatına uzun bir süre devam ettikten sonra Almanya'ya gidip dönen Sinan Akyüz daha sonra fotoğrafçılıkla tanışmış, moda ve portre fotoğrafları çekmiş. 2001'den sonra ağılıklı olarak kitap yazmış, ancak 2006'da yine gazeteciliğe dönmüş. Halen Takvim Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapıyor.

Kitapları; Etekli İktidar (2003), Bana Sırtını Dönme (2005), İki Kişilik Yalnızlık (2007), Yatağımdaki Yabancı (2008), Sevmek Zorunda Değilsin Beni (2009), Aşk Meclisi (2010), Piruze: Şamda Bir Türk Gelin (2011), İncir Kuşlari (2012)

Öncelikle şunu söylemek istiyorum, özellikle erkek okurlara, kadınlardan korkmak, nefret etmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun :) Kitap birbiriyle bağlantılı olmayan ancak özünde birbirine benzer kadınların kötülüğünü anlatan kısa öykülerden oluşuyor. Kocasını aldatan, sevgilisini kandıran, yalan söyleyen, boynuzlayan, arkadaşının elinden sevgilisini alan... Kadın olarak ben bile kendimden korktum ne yalan söyleyim :) 

Bölüm başları da ünlülerin, yazarların, düşünürlerin kadınlar hakkında söylediği en özlü (!) sözlerle süslenmiş. Sigmund Freud'dan bir söz ile açılışı yapmış zaten; Otuz yılımı kadın psikolojisini incelemeye ayırmama rağmen, hala şu büyük sorunun cevabını bulamadım: "Kadınlar gerçekten ne istiyorlar?" Sanki erkeklerin ne istediği çok belliymiş gibi. Belki de iki cinsin de birbirini çözme yolundaki bu girişiminde anlamsızlık. İNSANOĞLUnun ne istediği belli midir ki? En çok barış yanlısı olduğunu söyleyen devletlere bakın en büyük ordulara sahipler. İnsan bir makine değil ki her olaya aynı tepkiyi versin. Üstelik de biz kadınların hormonları siz erkeklerinden çok daha fazla oynakken... 

Kadınların erkeklere yaptıkları numaraları anlatıyor kitap. "Her şeyi yaşa ama inkar et. Kendini bir erkeğe özel hissettirmek için diğer kadınları kötüle.". Ancak erkek de bir durup düşünsün kadınlar neden bu şekilde davranmaya başladı diye. Erkekler tarafından kulağına aşk sözcükleri, evlilik vaatleri fısıldanan nice genç kız orospu damgası yemiştir bir düşünün. En temiz duygularıyla yaklaştığı, güvendiği erkeğin alacağını aldıktan sonra arkasına bile bakmadan gidişine inanamayan genç kızlar tanımışızdır illa. Erkeklerin sicili pek temiz de biz mi kaçırdık bilemiyorum. 

Kısa kısa hikayeler okumak hoşunuza gidiyorsa, kadınların en kötü yönlerini görmek istiyorsanız veya bir hayatınızda bir daha kadınlara güvenememek istiyorsanız okuyun bu kitabı hemen. Ama yok, evliyseniz, karınızla ilgili anlamsız şüpheler zaman zaman sizi esir alıyorsa, delirecekmişsiniz gibi hissediyorsanız aman bu kitaptan uzak durun arkadaşım, kimsenin başı belaya gitmesin. Çünkü bundan sonra kadınlara iyi gözle bakabilmek senin için pek mümkün olmayacak. 


KAHPERENGİ



Yine bir Hande Altaylı romanı ile karşı karşıyayız. Bu kadının romanlarını seviyorum. 500-600 sayfa yerine 300 sayfada derdini anlatabilen, üstelik de bunu gayet vurucu şekilde yapan, okuyucusunu sarsmayı becerebilen bir yazar Hande Altaylı.

Pek çoğunuz biliyorsunuzdur ancak ben yine de kendisi hakkında bir özet geçeyim. O çok eğitimli, kültürlü bir kadın. Ama biz onu öncelikle Fatih Altaylı'nın eşi olarak tanıdık. (Daha sonra da eşinden çok daha omurgalı duruşuyla :) bilenler ne demek istediğimi anlamışlardır.) Bir çoğumuzun anca hayallerinde görebileceği bir okul hayatı olmuş. Önce Galatasaray Lisesi, sonrasında ise Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi. Sanıyorum mesleğini hiç yapmamış. Reklam yazarlığı ve şarkı sözü yazmak ona çok daha cazip gelmiş. Belki de kitaplarının bu kadar çarpıcı olabilmesini reklam yazarlığından gelen hinliğe borçludur. Şarkı sözü yazarlığı ile ilgili ise çok fazla bilgi bulamadım. Seferad'a "Ne Fark Eder"i yazmış, sonraki albümlerine de 2 şarkı sözü yazmış. "Tut şunun ucunu döşeyelim abi" sloganı da kendisine ait.

Gelelim kitaba. Yine bir günden kısa sürdü kitabı bitirmek. Hızlı ve kolay okunabilen bir kitap. Bildiğimiz en acı reçeteleri önümüze ajitasyon yapmadan, saf ve duru bir halde koyabilen bir yazar Hande Altaylı. İçinde biraz da çok bildik bir hikaye var aslında, eski Türk filmlerinden çok iyi biliriz; fakir kız zengin oğlan... Aaa, bu arada fazla ilerlemeden hatırlatmak isterim ki; kitap 2013 sezonunda dizi olarak çekildi, Merhamet. Özgü Namal ve İbrahim Çelikkol başrollerini paylaşıyorlardı. Yeni sezonda devam ediyor mu bilemiyorum. Başrol karakterimiz Narin. Çocukluğu zorluklar içinde ve şiddet görerek geçmiş, zekasına rağmen okumak için izni ancak erkek kardeşininin takıma girmesi için şart koşulması ile kazanabilmiş bir kız. Babası Moskof Recep karısı ile hiç sevmeden, biraz varlıklı diye evlenmiş ama miras olarak da pek bir şey kalmayınca bütün nefreti iyice ortaya çıkmış. En başta bütün çocuklarını sevmiş belki. Taa ki annelerinden de bir parça taşıdıklarını görene kadar. Eskilerin bir lafı vardır, "kendi sevilmeyenin dölü hiç sevilmez" diye, adam bunun canlı bir örneği. Narin'in annesi silik bir kadın, cahil, çirkin. Hayattaki tek başarısı kocası. Oraların en yakışıklı adamını kapmış. Çok seviyor kocasını. Dayak da yese, çocuklarını da dövse, sövse de fark etmiyor... Narin'in bir kız, bir de erkek kardeşi var. Ve görebildiğim kadarıyla televizyona da pek yansıtılmamış bir hikayeleri var kitapta.

Narin Aşık oluyor bir de. Yaslıhan'ın en varlıklı ailesinin oğluna. O da seviyor Narin'i ama ikisi de çok küçükler. Hayat yollarını ayırıyor.

Çok fazla uzatmayım. Böyle zorlu bir çocukluktan sonra Narin İstanbul'da üniversite kazanıyor, Hukuk Fakültesi hem de. Parası olmamasına rağmen hem çalışıp, hem okuyacağını planlayarak geliyor İstanbul'a. Korkuyor bu koca şehirde tek başına. Ama hayat bazen güzel şeyler de çıkarıyor karşısına. Deniz araba ile çarpıyor ona ve ondan sonra bu zengin, partisever kız Narin'e kol kanat geriyor. Hem hayatı öğretiyor, hem İstanbul'u, hem de evine alıyor. Kardeş oluyorlar bir nevi. Ama Deniz'in de bir kız kardeşi var, Irmak. Ve bir akşam eve nişanlanmak üzere olduğu erkek arkadaşı ile geliyor. Dünya küçük. Bazen sandığımızdan, olması gerektiğinden daha da küçük. Irmak Fırat'la geliyor.

Hikaye buradan sonra iyice kopuyor zaten. Fırat'ın ve Narin'in geçmişleri ile yüzleşmelerini, bugünlerini kurmaya çalışmalarını okuyoruz heyecanla. Tam ayrıldılar derken tekrar birleşiyorlar. Tam kavuştular derken yeniden ayrılıyorlar. Güzel bir kedi fare oyunu var. Deniz ve Irmak'tan geçmişini ve Fırat'ı saklamaya çalışan Narin'in eli ayağı birbirine dolaşıyor.

Kitapta olmayan karakter Sermet dizi de çıkıyor karşımıza. Yaslıhan'dan beri Narin'e aşık Sermet. Peşinden İstanbul'a kadar gelen, o arada kirli işlere bulaşık mafya babası olan ve Narin'i kendine avukat tutan Sermet. Aslında kitaptaki karşılığı bambaşka bir karakter; bir zengin çocuğu.

Narin'in seneler sonra babası ile bir karşılaşma sahnesi var ki... Beni en çok etkileyen sahnelerden biri oldu kitapta. İç acıtıcı, sarsıcı.

Benim çok beğendiğim romanlardan biri oldu Kahperengi. Yaz günleri için de hızla tüketilebilecek bir kitap. Kaçırmayın olur benim tavsiyem. Hatta Hande Altaylı sezonu yapın bu seneyi ve okumadıysanız tüm kitaplarını okuyun.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

KUPA VALESİ


New York Times Best Seller kontenjanından kollarıma düşmüş bir kitap bu. Almamın ikinci sebebi ise yaşanmış bir olaydan esinlenilmiş olması. 

Yazarımız Andrew Gross 1952 doğumludur ve bir çok kitabı Yılın En İyi Polisiye Romanı Ödülü'ne layık görülmüştür. Bir çok romanını James Patterson ile birlikte yazmış. Patterson'ın bilgilerine baktığımda ise keşfetmem gereken bir yazar daha olduğu hissi içimi sardı. Bizim yazarımız ile ilgili olarak ise bir polisiye roman yazarından çok polisiyelerde oynayabilecek kadar yakışıklı bir adam olduğunu söylemem gerek. 

Doktor Jay Erlich eşi ile mutlu bir kutlama yaparken abisinin eşinden bir telefon alır. Yeğeni Evan kendini kayalıklardan aşağı atarak intihar etmiştir. Kahramanımız ve abisi Charlie Yin ve Yang gibidirler. Jay ne kadar iyi bir kariyere ve düzgün bir hayata sahipse, Charlie o kadar kötü durumdadır. Charlie ruhsal sorunlar yaşamaktadır uzun süredir. Hayatının bir kısmı uyuşturucu ve müzikle geçmiştir. Eşi Gabby'de kendisinden daha iyi durumda değildir ne yazık ki. Devlet yardımı ile ancak yaşayabilmektedirler. Ve sahip oldukları tüm hastalıklar oğulları Evan'a da geçmiştir. Bir kaç gün ailesine şiddet gösterdiği için polise şikayet edilen, neden silah almaya çalıştığı sorulduğunda "kendini vurmak için" olduğunu söyleyen manik depresif Evan'ın intiharı kimseyi şaşırtmadığı gibi polis tarafından araştırılmasına da gerek görülmemiştir. Halbuki korunaklı bir hastanede olması gerekirken 2-3 önce yeni bir yere nakledilmiş ve dolaşmaya çıkacağını söyleyerek klinikten ayrılmıştır. Charlie oğluna ne olduğunu bulması için kendisinden çok daha fazla itibar gören Jay'den yardım ister ve hikaye başlar. 

Jay kurcaladıkça yollar Charlie'nin geçmişine çıkmaktadır. Hiç farkında bile olmadıkları bir çok şey aslında Charlie ile bağlantılıdır. Charlie ise her şeyi geride bırakarak hayatına devam ettiğini sanmıştır. 

Dozunda bir gerilim, bolca dedektiflik ve araştırma, uyuşturucu ve müzikten yolu geçen sapkın bir tarikat, cinayetler... Ancak çok şaşırtıcı bir son değil. Özellikle katilin kim olduğu kitabın ortalarında ortaya çıktıktan sonra. Bazı noktalarda ters köşe yapılmaya çalışılmış ama her şey fazlasıyla aleni. Kitabın adının neden Kupa Valesi olduğunu ancak kitabın sonunda anlayabileceksiniz. Biraz şaşırtıcı ama yeteri kadar değil. Konu güzel seçilmiş aslında ama çok daha güzel kurgulanabilirmiş. Tabii bu arada ben özellikle tarikat kısmının gerçek bir olay olduğunu sanmıştım. Ama kitabın sonunda  nelerin gerçek hayattan esinlenildiğini yazarken tarikat ile ilgili hiç bir bilgi verilmemiş. Okumazsanız çok fazla bir şey kaybetmiş olmazsınız. 

AÇLIK OYUNLARI



Açlık Oyunları'nı okumaya çok heveslenmiştim. Çok büyük bir zevkle aldım, okumaya başladım. Bir de seri kitapları ayrıca seviyorum ben. Hedefim tüm kitapları okumaktı. Ancak ilk kitapta soluğum tükendi. Diğerlerini okumak için pek fazla istek duyamadım.

Yine de öncelikle yazardan başlayalım; Suzanne Collins. Romancılığının yanı sıra aynı zamanda televizyon senaristidir. En tanınmış kitabı Açlık Oyunları serisidir. Seri Açlık Oyunları (2008), Ateşi Yakalamak (2009) ve Alaycı Kuş (2010) kitaplarından oluşur. 2003 - 2007 yılları arasında Yeraltı Günlükleri isimli 5 kitaptan oluşan seriyi yazmış.

Suzanne Collins kitabı yazarken Antik Yunan Felsefesi'ndeki Theseus ve Minotaur'dan etkilendiğini belirtmiş. Hikayeyi bilmeyenler için; Girit kralı Minos'a yenilen Atinalılar, barış anlaşması gereğince dokuz yılda bir, Minotor adlı öküz başlı canavara yedi genç kız ve erkeği kurban etmek zorundadır. Theseus, canavarla savaşmaya gönüllü olur.

Serinin ilk kitabı sadece Kuzey Amerika'da 14 ayda 1.4 milyon kopya satmış. New York Times Best Seller'da 60 hafta boyunca aralıksız bir numarada kalmış. Kitap aynı zamanda filme de uyarlanmış ve 2012'de vizyona girmiştir. 

Kitabı okuyalı oldukça uzun zaman oldu, sanıyorum bir yıldan fazla. Ve haftada 1 kitap bitirdiğim düşünülürse detaylar konusunda size çok yardımcı olamayacağımı anlarsınız herhalde :) O nedenle çok uzun bir yazı yazabileceğimi sanmıyorum. 

Konuyu kısaca özet geçmek gerekirse; Şimdiki Kuzey Amerika'nın olduğu yerde yaşayan Panem'ler, Capitol'ün etrafında yaşayan 12 bölge halkından birisidir. Capitol her sene Açlık Oyunları düzenlemektedir. Bu oyunlara her bölge 12-18 yaş arasında bir kız ve bir erkek çocukla bu oyunlara katılmak zorundadır. Bu oyunların en kötü tarafı sadece 1 kazanan olabilmesidir. Oyunlar televizyondan canlı olarak yayınlanmaktadır. Özellikle bu kısmı ile bana fazlasıyla Total Recall filmini anımsattı. 

Katniss Everdeen küçük kız kardeşi yerine yarışmaya katılmaya karar verir. Ona eşlik eden ise en sevdiği arkadaşıdır. Önceleri birlikte başarılı olan bu çift, oyunun sonlarına doğru zorlanmaya başlar. Çünkü artık yaşadıkları ve hissettikleri arkadaşlığın ötesine geçmiştir. Ancak oyunun sadece tek bir kazananı olabilir. 

Bilim kurgu - fantastik romanlarlardan ve vahşetten hoşlanıyorsanız zevk alacağınız kesin diyebilirim. Yok benim gibi 40'lı yaşlarına ulaşmış, gerçeklerden bile çok etkilenmeyen bir insansanız, beyninizi gıdıklayacak tarzda bir şeyler arıyorsanız filmini seyrederek de idare edebilirsiniz diyeceğim ancak önce kitabını okuyan ve inanılmaz seven, sonra filmini izleyen bir arkadaşım filmi hiç beğenmediğini söylemişti. Karar sizin. 

AŞKIN KOLLARINDA



Okuduğum kitapların artık arkadaşlarımı ürkütmeye başladığını fark ettikten sonra biraz normalleşme süreci yaşamak için aldım aslında bu kitabı. Beni cezbeden tarafı John Malkovich'in oynadığı Tehlikeli İlişkiler (Dangerous Liaisons) filmini andırır bir atmosferde geçmesi ve benzer oyunların oynanmasıydı.

Yazarı kısaca tanıtmak gerekirse Julianne MacLean (niyeyse isim bana Barbara Cartland ile fonetik bir benzerliğe sahip gibi geldi, sanki aşk romanları yazmak için seçilmiş bir isim gibi) üniversitede İngiliz Edebiyatı okumuş, kamuda denetmen olarak çalışmış ancak sonunda romans türünde yazmaya başlamıştır. Romantic Times Magazine Reviewers Choice Award, Colorado Romance Writers Award of Excellence ve Greater Detroit Romance Writers Booksellers' Best Award gibi pek çok ödül kazanmış. Bir çok kitabı var, ancak sanıyorum ki bunların sadece 2 tanesi Türkçe'ye çevrilmiş. Benim okuduğum Aşkın Kollarında kitabı ise aslında bir serinin ikinci kitabı. Sophia, Clara ve Adel isimli Amerikalı üç kız kardeşin evlilik hikayeleri. Ben ikinci kitaptan başlamış oldum bu durumda ancak bir şey kaybettiğimi pek düşünmüyorum.

Kitabın kurgusu klasik Beyaz Dizi veya Barbara Cartland romanı diye tabir edebileceğimiz kurgudan. Çok yanlış bir adam ve çok güzel, masum bir genç kız/kadın. Tanışırlar, aralarında engellenemez, vazgeçilemez bir elektrik vardır. Tam her şey yoluna girdi derken bir takım aksiler çıkar ancak final her zaman mutlu sondur. Burada çok eskiden okuduğum bir söz geliyor aklıma "Tüm aşk romanları mutlu biter, çünkü mutlu aşkın anlatılacak bir tarafı kalmamıştır."

Clara tipik bir genç kız. Şehvetli oyunları seven, en olmayacak adama tutulan ve bu adamdan harika bir koca çıkartmayı başaran. Üstelik bu adamla bir Cakras Balosu'nda tanışır. Cakras balosu evli çiftlerin ve bekar erkeklerin katıldığı o dönemin bir nevi swingers balosudur. Tanıştığı Rawdon Markisi Seger Wolfe ise taşımakta olduğu ünvana rağmen başından geçenler nedeniyle toplumdan oldukça dışlanmış ve kendini dışlamış yaşamaktadır. Marki'nin peşini bırakmayan evli kadınlar sürüsü, geçmişi ve acı biten ilk aşkı nedeniyle evlilikten tamamen uzak bir karakterdir. Genelde bu tür romans kitaplarında zaten ben evliliğe hazır erkek pek görmedim :) Kadın hep erkekten aşkını ispatlaması için evlenmesini bekler. Ama hiç bir erkek de çıkıp demez ki "Madem sen beni bu kadar seviyorsun, sen toplumun normlarına karşı gel ve bırak nereye kadar giderse gitsin ilişkimiz." Hep aşkını ispat zorunda kalan erkektir ne yazık ki. Kitabı okurken bu noktaları fark ettiğimde bir yazı yazmadan duramadım, aşağıdaki linkten bu yazıya ulaşabilirsiniz; (hatta kitapla ilgili biraz daha bilgi orada da var.)

http://ipeksi-ordanburdan.blogspot.com/2013/08/kadin.html

Konumuza geri dönecek olursak; eğer vaktiniz bol ise, kafanızı dağıtmak ve biraz heyecan yaşamak istiyorsanız güzel bir seçim olabilir. Gri'nin Elli Tonu serisinden (Fifty Shades of Grey) çok daha başarılı olduğu bir gerçek.

Bu kitaptan ne öğrendim? Kitapları okurken eğer geri dönüp bakmam gereken bir şey varsa o sayfanın alt kenarını kıvırırım. Bazı kitapların neredeyse her sayfasını kıvırasım gelirken 374 sayfalık bu kitapta sanıyorum en fazla 3 sayfayı kıvırabildim. İlk öğrendiğim şey Cakras Balosu oldu, ki bunun için sayfa kıvırmaya gerek yoktu zaten. Diğeri ise yukarıdaki yazıyı yazmama sebep olan sayfaydı. Şimdi tekrar bir gözden geçirdim, başka da sayfa yokmuş işaretlediğim :)

1 Ağustos 2013 Perşembe

ŞEYTANI UYANDIRMA



Aklından Bir Sayı Tut ile gönlümü fetheden, Gözlerini Sımsıkı Kapat ile yerini sağlamlaştıran John Verdon’ın son kitabı Şeytanı Uyandırma.

İsim diğerlerinden çok daha çarpıcı. Ancak ben kitapta, daha doğrusu kitabın sonunda aradığımı bulamadım. Dave Gurney yine katilin peşinde. Olay yerine baktığında başkalarının göremediği bi rçok şeyi gören emekli dedektif aynı bakışı eşi Madeline’den görüyor. Madeleine kitaba spiritüel bir hava katıyor. Dave ile ilişkileri bu kitapta biraz daha düzelmiş. Hatta Dave geçirmiş olduğu kaza nedeniyle depresyona girmiş olmasına rağmen oğluyla bile ilişkisini düzeltmiş bu kitapta.

Dave çok iyi bir dedektif. Bunu ilk kitaptan beri görüyoruz. Özel hayatı ise profesyonel hayatı kadar başarılı değil. Galip Derviş’in o kadar derin sorunları olmayan hali gibi. Bulmaca çözmeyi seviyor. Olay yerine geldiğinde her şeyi gözünde canlandırabiliyor. Hiç görmediği katilin ruhunu okuyabiliyor. Ancak etrafındakilerin hislerini veya ihtiyaçlarını anlamak onun için çok zor.

Seri katiller üzerine bir belgesel hazırlayan arkadaşının kızı kendisinden yardım istiyor. Good Shepherd cinayetleri olarak anılan bu olayda tüm kurbanlar siyah bir Mercedes araba sürerken öldürülüyorlar. Olayların üzerinden 10 yıl geçmiş ve katil hiç bulunamamış. Ancak katil 10 yıl sonra birilerini bu konuyu araştırmasından, hatta buradan bir belgesel çıkarmaya çalışmasından tabii ki rahatsızlık duyuyor. Bir kedi fare oyunu başlıyor, zaman zaman roller değişiyor, kim kimi kovalıyor karışıyor.

Yazarın daha önceki 2 kitabını okuyanlar bilirler, katil genelde hikayenin en başından beri neredeyse burnunuzun ucunda duran kişi çıkar. Grange’ın kitaplarında da durum buna çok benzerdir. Katili başından beri birlikte aradığın insan bile katil çıkabilir. Ancak bu sefer sonuç öyle değil. Sanıyorum bu beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Çünkü hiç tanımadığın, adını bile hatırlamadığın katil sana o büyük süpriz duygusunu yaşatmıyor. Olayın tüm kurgusu çok iyi. Akış çok iyi. Ama dediğim gibi son bu sefer beni şaşırtmadı ve mutlu etmedi.

Bu kitaptan neler öğrendim peki;
-     
  •      Her zaman söylediğim bir şeyi tekrar gördüm; birine karşı içinizde önüne geçemediğiniz bir öfke duyuyorsanız, bu kendi içsel nedenlerinizi gizlemek için kullandığınız bahanelerdir.
  •     Duygular kendi mantıklarını oluştururlar. Asla yapmamamız gereken şeyler için beynimiz harika bahaneler üretebilir. “Tutkularımızın bizi en çok yoldan çıkardığı anlarda her şeyi tüm açıklığıyla görebildiğimize ilişkin yargılarımıza bütünüyle inanıyor oluşumuz insan doğasının en büyük çelişkilerinden biridir.”
  •   Ters insanların herkesten daha büyük zayıflıkları vardır. Çevresine son derece sert savunam mekanizmaları inşaa edenler bunu zayıf yönlerini kapatmak için yaparlar.
  •     Bize karşı iyi olan insanları iyi görme eğilimindeyizdir. Bir beklentileri olduğu için bize iyi davranıyor olabilecekleri pek aklımıza gelmez genelde.
  •    İnsan her sabah uykudan önceki günün geçip gittiğini, önünde taptaze bir başlangıç olduğunu, tatsız şeylerin geride kaldığını düşünerek uyanır. Geçmişin sıkıntılarını geride bıraktığını düşünerek. İnsanlar günlük yaşamak üzere dizayn edilmişlerdir. Fasılasız bir bilinç insanın paramparça olmasına yol açabilir. CIA 72 saatlik uykusuzluğu bir işkence olarak uygular. Bu yaşamaya ara vermeme durumu kişide ölme isteği yaratır.