29 Kasım 2012 Perşembe

Beyninizi Değiştirin Hayatınız Değişsin



İşte, bir kitap okudum hayatım değişti diyebileceğim kitaplardan biri. Tamamen tesadüf eseri D&R'ın indirimli kitaplar standında elime geçen bu kitap Amerikalı bir nöropsikiyatrist tarafından yazılmış. 

Dr. Daniel G. Amen hem nöropsikiyatrist, hem yazar, hem  Amerika'daki Amen Clinics’in sahibi ve hem de profesördür. SPECT isimli bir cihazla beyin taramaları yapmakta ve insanların hayatta karşılaştığı sorunların beyindeki etkilerini veya beyindeki sorunların hayatlarımızdaki etkilerini incelemektedir.

Kitap beynin bölümlerini, görevlerini, fazla veya az çalışması halinde karşılaşabileceğimiz sorunları ve bunların çözümlerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çok fazla vaka incelemesine yer vermiş olması anlattıklarını çok daha somut bir hale getirmektedir. Sanırım hepimizin bildiği bir laf vardır; beyin çok iyi bir köle, çok kötü bir efendidir. Bu kitap aslında beynimizin kendi salgıladığı kimyasallara bağımlı olduğunu, aslında sevdiğimiz/sevmediğimiz bir çok şeyin beğenimize değil bu kimyasallara bağlı olduğunu gayet net bir şekilde ortaya koyuyor. Ancak bütün bunları yaparken bir taraftan da, özellikle ülkemizde çok görülen bazı fikirlerin de (Psikiyatriste mi gidelim? Niye, deli miyim ben?) aslında ne kadar temelsiz olduğunu, beyinde görülen rahatsızlıkların da tansiyon gibi, grip gibi rahatsızlıklar olduğunu ve tedavi ile büyük bir rahatlıkla atlatılabileceğini gösteriyor. En ağır bildiğimiz şizofreni gibi hastalıkların bile tedavisinin mümkün olduğunu görmek ise bir çok insana ümit olacaktır.

Kitap benim üzerimde o kadar etkili oldu ki, sırf bu kitabın bana öğrettiklerinin bir kısmını paylaşabilmek için ayrıca bir blog bile açtım. Kitap ile ilgili daha detaylı bilgi almak isterseniz veya kitaptaki kontrol listeleri aracılığıyla kendinizi ufak bir teste tabii tutmak isterseniz hepsine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Tanrı Daima Tebdil- i Kıyafet Gezer







Laurent Gounelle Katolik anne ve Protestan babadan 10 Ağustos 1966′ da doğmuş. Sorbonne mezunu. Clermont-Ferrand Üniversitesi'nde öğretim görevlisidir. Aynı zamanda psikiyatrist olan yazarın şu ana kadar Türkçe'ye çevrilmiş 2 kitabı vardır. Tanrı Daima Tebdil- i Kıyafet Gezer ve Mutlu Olmak İsteyen Adam. Son kitabı "Les dieux voyagent toujours incognito" (Akıllıca Değildi Filozof) Ekim 2012'de Fransa'da piyasaya sürülmüş, ancak henüz Türkçe'ye çevrilmemiştir.

Bu kısa girişten sonra gelelim kitaba; Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer. Yorulmadan, rahatlıkla okunan, zaman zaman heyecanlandıran bir kitap. Roman olmakla birlikte aslında bir kişisel gelişim kitabı. Hani biraz “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” gibi de düşünebilirsiniz.

Hayatta karşımıza çıkan zorlukları aşmak için aslında sorundan çok çözüme ve harekete odaklanmamız gerektiğini çok şık bir şekilde anlatıyor. Bu anlamda bir nevi psikanaliz ile de bir yüzleşme yaşıyoruz. Çünkü kitapta iki psikiyatristten bahsediliyor. Bir tanesi psikanaliz yoluyla tedavi ediyor, hastalar çözüme ulaşamadan senelerce sürebilecek seanslar görebiliyorlar. Diğeri ise çok daha çözüm odaklı. Sorunu bir kere tespit ettikten sonra nedenleri, nasılları üzerinde durmaktansa, sorunu aşmaya yönelik görevler vererek hem değişimin dünyanın sonu olmadığını yaşatarak gösteriyor, hem de aslında önümüzdeki tek engelin aslında kendimiz olduğunu çırılçıplak ortaya koyuyor.

Ayrıca; çatışma yaşadığımız kişileri dışlayarak değil, o kişiyi kabullenerek, gerçekten olayları onun bakış açısı ile kavrayarak ancak bu esnada  kendimizi ortaya koymaktan kaçınmadan, yargılayarak veya suçlayarak değil, sorular sorarak bu çatışmaları aşabileceğimizi de gösteriyor.

Hayatınızda değiştirmek istediğiniz noktalar varsa, nasıl değişebileceğinizi bilmiyorsanız veya değişmek size “artık ben olmayacağım o zaman” demek gibi geliyorsa bu kitabı kesinlikle kaçırmamalısınız. 

6 Kasım 2012 Salı

Sodom'un 120 günü / Justine - Erdemin Felaketleri







Marquis De Sade'nin yazdığı 2 kitaptan bahsetmek istiyorum; Sodom'un 120 Günü ve Justine - Erdemin Felaketleri. 

Marquis De Sade, Sadizm’in adından türediği kişidir. Fransız aristokrat ve felsefe yazarıdır. Yazmış olduğu kitaplar ise okuyanı iliklerine kadar zorlayan sert pornografik (ve bir çok yerde iğrenç) sahnelerle doludur.


1740 yılında Fransa'da Paris’te Condé Sarayı'nda doğmuş. Hayatı da eserlerindeki kadar çalkantılı geçmiş. Çocukluğunda rahip amcasının yanında eğitim görmüş olması (bence) kuvvetle muhtemel ki; kitaplarında başrol oynayan rahiplerin temelini oluşturmuş. Yedi Yıl Savaşları’nda süvari komutanı olarak bulunması da içindeki hükmetme ve ele geçirme duygularını iyice açığa dökmüş sanırım. 1763’ten itibaren dönem dönem tutuklanmıştır. Evinde çalışan kadın ve erkek hizmetliler, birlikte olduğu fahişeler kendilerine kötü muamelelerde bulunduğundan hakkında sürekli şikayetçi olmuşlar. Bastille dahil bir çok hapishanede 29 yılını ve akıl hastanesinde 13 yılını geçirmiş ve zamanına göre oldukça uzun yaşayarak 74 yaşında (1814 yılında) ölmüştür. 
Böyle bir girişten sonra nasıl bir yazarın kitapları hakkında bilgi vereceğimi anlamışsınızdır sanırım. Öncelikle neden böyle bir adamı okumak istediğimi açıklamak istiyorum. Çünkü karısı ile ilgili bir kitap yazılmış, böyle bir adamın eşi olmak ile ilgili. Adını çok uzun zamandır duyduğum Marquis De Sade’ı karısı hakkındaki MARKİZ isimli kitap vesilesiyle okumaya başladım.

Sodom’un 120 Günü ve Justine – Erdemin Felaketleri isimli iki kitabını aldım. Hangi kitabını önce yazdığı ile ilgili fazla bir bilgi bulamadım açıkçası, Justine’in çok daha yumuşak bir dille ve bazı noktalarda Sodom’un 120 Günü’ndeki kadar ileriye gitmeden yazılmış olmasından dolayı daha önce kaleme alınmış olduğunu tahmin ediyorum. İlk kitabı bitiremediğimi de eklemeden geçemeyeceğim. Justine ise erdem timsali bir genç kızın kaçmaya çalıştıkça karşılaştığı felaketleri, her iyi niyetinin suistimal edilmesini “bu kadar da olmaz” dedirtecek şekilde yazıyor. Okuduğum 2 roman da bir anlatıcının ağzından yazılarak ilerliyor. Mekanların kasveti ve ulaşılmaz yerlerde oluşu kitabın içeriğini daha da güçlendiriyor. 

Sayfalarca süren monoloğa yakın konuşmalar kötülüğün, acımasızlığın, muhtaç olanın ezilmesinin hiç bir sakıncası olmamasının, doğanın da en az bu düşüncede olanlar kadar acımasız olduğunu gözler önüne serdiğini düşünerek felsefi bir şekilde devam ediyor. Tanrı’nın kötülükler karşısındaki umursamazlığını örnek göstererek zayıf olanın, kaçırılanın, esir edilenin, kadının, erkeğin ve ergenliğe anca ermiş çocukların bile kendi zevkleri için hiç acımadan kullanılmasının kapısını açtığını sanıyor. Kadını kümesindeki tavukla eş değer tutarken, pornografinin de ötesinde sadizmin en derinlerine kadar açık seçik bir şekilde inmekten çekinmiyor. Gerçek hayatında bu derece ileri gitmiş midir bilemiyorum ancak (nasıl olduğunu anlamasam da) hala bunları yaşamaktan hoşlananlar olduğuna göre ve Sade’ın yaşadığı dönemde insanın en büyük öneminin taşımakta olduğu unvandan kaynaklandığını bilince okuduklarım daha da korkunç geliyor.

Okuyup okumama konusundaki fikrime gelince... Kesinlikle tavsiye etmediğimi söyleyebilirim. Markiz’i de okuyup, en kısa sürede yazacağım.